Haziran 1990 · s. 211 · 7 dakikalık okuma
İslâm'ın Getirdiği Medeniyet Anlayışı ve Asrımızın Buna Duyduğu İhtiyaç
Ahmet Akgündüz · Doç. Dr. · Edebiyat

Bütün "izm"lerin iflas ettiği günümüzde, beşeriyetin saadetini temin edecek medeniyet nizamı olarak İslâmiyet'ten başka ciddi bir alternatif bulunmamaktadır. Bu dediğimizin müşahhas bir misâli Roma'da papazların yaptığı gizli bir toplantıda alınan kararlardır. Bu gizli toplantıda, komünizmden dönen gençliğin, geri dönüp muharref olan Hıristiyanlığın esaslarına inanmadığını ve belki beşeriyetin fıtri dini olan hak dini aradıklarını, bundan korkan Batılılar İslâm'a yönelişi kendi akıllarınca durdurmak için, İslâm'ı kendi nesillerine yanlış olarak takdim etme gayreti içindedirler. Hemen belirtelim ki, dinsiz millet yaşayamaz ve komünizm rüzgarına tutulmuş ve akideleri sarsılmış olan Hıristiyan cemiyetleri geri dönüp Hıristiyan da olamazlar. Varacakları yer, İslâmiyet'tir. Bizim vazifemiz de Kur'ân'ın bir çok âyetinde belirtildiği gibi, hakkı ve hakikati en güzel bir tarzda tebliğ etmektir. Bu yazımızda İslâm'ın beşeriyete getirdiği medeniyet nizamı ile diğer medeniyetlerin temel esaslarını mukayese üzerinde duracak ve fikir-ideoloji fetreti içinde mütehayyir bulunan beşeriyetin kurtuluş çaresinin İslâmiyet olduğunu anlatmaya çalışacağım.
İSLAM MEDENİYETİNİN ESASLARIYLA DİĞER MEDENİYETLERİN MUKAYESESİ
Bu başlık altında İslâmın getirdiği medeniyet ile diğer medeniyetlerin kısa bir mukayesesini yapmak istiyoruz. Bilindiği gibi her şey zıddıyla bilinir. Soğuk olmazsa sıcağın kıymeti bilinmez; açlık olmazsa nimetlerin lezzetleri anlaşılmaz. Bugün beşeriyet komünizm soğuğunda üşüdüğü ve manevi açıdan aç kaldığı için, İslamcın iki dünya saadetine vesile olan manevi sıcaklığını ve âb-ı hayat hükmünde olan ulvi esaslarını daha çok takdir etmeye başlamıştır. Elli sene ve hatta on beş sene önce bu hakikati anlatmak belki de zordu. Ancak bugün bunu ifade edebilmek daha kolaydır. Çünkü îslâm medeniyeti dışındakiler tecrübe edilmiştir; tecrübenin sonuçlan ise ortadadır. Ondört asrı medeniyeti ile ışıklandıran islâmiyet ise, bütün ulvi düsturları ile güneşler gibi parlamaktadır. Ne getirdiğinin en güzel misâli, İslâm'dan önce Ömer ile İslâm'dan sonraki Ömer'in halidir.
Islamın beşeriyete getirdiği medeniyet ile diğer medeniyetlerin temel farklılıklarını kısaca şöyle özetleyebiliriz:
1) Mevcut medeniyetler ve özellikle Avrupa medeniyeti, beşeriyetin sosyal hayatında dayanak noktası olarak kuvveti kabul eder. İslamiyet ise, içtimai hayatta nokta-i istinad olarak kuvvet yerine hakkı kabul eder. Dayanak noktası kuvvet kabul edilen medeniyetin yaşandığı toplumlarda görülecek olan en önemli netice hakka ve hukuka tecavüzdür. Yani kuvvetlinin zayıfın haklarına tecavüz etmesidir. Bu tecavüzün en acı misâlleri en son Azerbeycan'da ve Panama'da yaşanmıştır. Kuvvetli olduğunu iddia eden İsrail Devletinin saldırılarına ABD ve hatta Rusya'nın kıs kıs gülmeleri ve buna karşılık aynı dinin ve vatanın mensupları olan Anadolu insanının arasında azınlık gibi tarihe ve dine muhalif kavramlarla anarşi çıkaran eşkıyaya basan dileklerini iletmeleri, bu düstûrun acı meyveleridir. Ancak hemen ifade edelim ki, mimsiz medeniyetin bu silahı geri tepmiştir. Türkiye'de de geri tepmeye başlamıştır. Buna karşılık dayanak noktasının kuvvette değil, hakk'ta olduğunu müdafaa eden İslâm medeniyetinin kabul ettiği mezkur düsturun neticesi, tarih boyu hakkı kabul edenlerin hakda ittifakı olmuştur. Güneydoğu ve Doğu Anadolu'yu Osmanlı Devleti'ne bir ay gibi kısa bir zamanda kazandıran ve 340 küsur sene isyansız itaat ettiren sır nedir bilir misiniz? Elbetteki hakkın nokta-i istinad olarak kabul dilmesi ve Osmanlı teb'a ve idarecilerinin hak olan İslâm'da ittifak etmeleridir. Umumi mânâdaki bu misâle, her çeşit hakdaki ittifakı da eklerseniz ve bunu açıklayan Hz. Ebubekir'in halife olduktan sonra irad ettiği ilk nutukda söylediği "Benim katımda en kuvvetliniz, hakkını zâlimden alıncaya kadar mazlum ve haklı olanınızdır. En zayıfınız ise, mazlumun hakkını kendisinden alıncaya kadar zâlim ve haksız olanınızdır" (1) sözünü de hatırlarsanız, iki medeniyet arasındaki farkı daha iyi anlarsınız. Bugünün Türkiye'sinde de en çok ihtiyaç duyduğumuz esas kanunun kuvvette değil, kuvvetin kanunda olmasıdır. Tatbikatta tersini müşahede etmemizin sebebi, zikrettiğimiz temel farktan neşet etmektedir.
2) îflas eden medeniyetlerde en büyük hedef, menfaattir. İslâm
medeniyeti iİse, hedefte menfaat yerine fazilet ve rızây-ı ilâhiyi esas kabul
eder. Şu dünyadaki nimetler ve menfaatler, bütün insanlığın her arzusuna kâfi
gelmediğinden, menfaati hedef kabul eden medeniyetlerde, menfaat üzerinde
boğuşmaktan başka bir hareket göremezsiniz. Türkiye dahil olmak üzere, İslâm'dan
mahrum cemiyetlerde, bunun müşahhas misâllerini her zaman görmek mümkündür.
Almanya'da lisan öğrenimi yapan bir arkadaşım, ev taşıdıklarından dolayı gün
boyu yoruldukları ve aynı zamanda acıktıkları bir anda, kapı komşuları olan
yaşlı bayanın kapıyı çaldığını ve açınca içinde taze çilekler bulunan tabağı
gördüğünde heyecanlandığını ifade ettikden sonra, Avrupa medeniyetinin insanlara
yerleştirdiği menfaat esasını yansıtan kadına ait şu cümleyle şok olduğunu yana
yakıla anlatmıştı: Kadın içinde beş çilek bulunan tabağı uzattıktan sonra dedi
ki: "Ali Bey, yoruldunuz, bu çileği alınız yiyiniz; çarşıya çıkınca alıp iade
edersiniz." Buna karşılık, hedefi fazilet ve rızay-ı ilâhi olarak kabul eden
İslâm medeniyetinin bu düsturunun neticesinde, insanlar arasında tesânüd, yani
karşılıklı
dayanışma meydana geldiğini
kimse inkâr edemez; İnkâr edenlerin başta asrı saadet olmak üzere İslâm tarihini
gözlerinin önüne sereriz. Kur'ân bu düstura "Zaruri ihtiyaçları bulunsa bile,
kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih ederler" buyurarak dikkat
çekmekte ve sahabelerin bu mânâyı yaşatan "i-sâr" hasletleri de dilden dile
dolaşmaktadır (2).
3) Kur'ân nurundan mahrum olan medeniyet, hayatın sırrını ve esasını "hayat bir mücadeledir" diye özetler. Mücadeleyi hayatın düsturu ve yaşamanın bir sırrı imiş gibi görür. Kur'ân'ın medeniyeti ise, hayatta mücadele düsturu yerine teâvünü, yani karşılıklı yardımlaşmayı esas alır. Hayat bir mücadeledir diyen anlayışın neticesi, o mücadeleyi kazanabilmek için, durmadan boğuşmak ve çarpışmaktır. Bugün bu hakikati yaşamayan veya yaşandığını görmeyen var mı? Bu düsturdandır ki, büyüklük, küçüklük, âlimlik, fâzıllık, annelik ve ablalık gibi ulvi duygular yok olup gitmiştir. Yolculuk yaptığım ve bir gözünün çıktığını gördüğüm bir ihtiyara sebebini sorduğumda "evlâdım, bir kaç parça fıstıklığım vardı. Oğlum bana tapula dedi. Bir kaçını tapuladım. Geriye bir tane kaldı. Israrlarına rağmen tapulamayınca, sopayıvurdu ve gözümü çıkardı" cevabım verdi. Halbuki İslâm medeniyetinin esas kabul ettiği teâvün esasının neticesi, fertlerin ve cemiyetlerin birbirinin imdadına koşmak olduğunu, az da olsa günümüzde İslâmi hayatı yaşayanlardan ve tarihden öğrenebilirsiniz. Bırakınız insanları, şuradan buradan atılan kedilere dahi ciğer vakfeden müslüman ecdadımızın geride bıraktığı binlerce vakıfları görüp de bir türlü izahını yapamayan Avrupalıların bu düsturu gözlerine sokuyoruz.
4) Mevcut beşerî medeniyetler, cemiyeti teşkil eden fertler arasındaki bağı ırkçılık ve menfi milliyet olarak görür. İslâm'ın getirdiği medeniyette İse, cemiyet fertlerini birbirine bağlayan bağlar, din ve vatan birliğidir. Menfi milliyet ve ırkçılığın neticesi, başkasını yutmakla beslenmek olduğun¬dan tecavüz ve zulümdür. Amerika'da Kızılderili ve zencilere, Güney Afrika'da zencilere reva görülen zulümler, bunun en bariz ve çirkin misalleridir. İslâm medeniyeti, fertleri kaynaştıracak ve birleştirecek en sağlam bağın din bağı olduğunu ilân ettiğinden dolayı, İslâm kardeşliği gündeme gelmiş ve on dört asırdır yaşanan olaylar da bu kardeşliğin bütün dünya müslümanlarını bir milletin efradı gibi aynı çatı altında topladığını is-bat etmiştir. Geçen sene hac münasebetiyle görüşme fırsatını bulduğum Sudan Şeyhülislâmı ile aramızda geçen şu muhavere, İslâm kardeşliğinin hâlâ bizler için en mühim bir tesânüd sebebi olduğunu açıkça göstermektedir. Bana sordu:Yeni Cumhurbaşkanınız ne zaman seçi- lecek? Ekim sonunda cevabını verince, şu soruyu yöneltti: Acaba seçilmesini istediğiniz birisi var mı? Varsa ismini verebilirmisiniz? Bu sorular karşısında şaşkınlıkla sordum; neden bu kadar ısrarla soruyorsunuz? Neden? Cevap çok manidar: Gece namazlarında ve sabah namazlarından sonra dua edelim diye soruyorum; zira bu mesele sizin kadar bizi de ilgilendiriyor. Siz bin senedir 'âlem-i Islâmın bayraktarı ve bizim ağabeyimiz idiniz. Şu anda 60 senedir biz sahipsiz kaldık. Bu hâdise tarihde yaşanan binlercesinden bir tanesidir. Tarih boyu, ne zaman Avrupa devletleri bize iğne batırsa, âlemi İslâm bağrında hançer saplanmış gibi tepki göstermiştir. Bazı istisnai olaylarla bu mânâyı inkâr etmek mümkün değildir. Kur’ ân buyurmuyor mu: "Elbette bütün müminler kardeştir" (3)diye

5) Mimsiz medeniyetin gayesi, nefsin meşru, gayr-ı meşru ayırımı yapmadan heveslerini tatmin ve insanların ihtiyaçlarını arttırmak için bazı lehviyâtı teşviktir. Hâlbuki İslam’ın getirdiği medeniyetin gayesi, nefsin arzu ve heveslerinin gayr-ı meşru olanlarına sed çekmek ve ruhu yüce şeylere teşvik ederek onun ulvi hislerini tatmin etmektir. Kısaca insanı insan yapacak kemâlâta sevketmektir. Nefsin gayr-ı meşru heveslerini tatmini gaye edinen medeniyetin en acı neticesini görmek isteyenler, uyuşturucu mübtelası Avrupa ve Amerikan gençliğine; alkolik olan Rus gençliği ve ordusuna; başta AİDS olmak üzere meydana gelen maddi ve manevi hastalıklara; Türkiye'de ise Moda, Suadiye ve Bağdat caddesi gençliğine bakabilirler. Nefsin gayr-ı meşru arzularını gemleyerek bağlayan ve ruhu kemâlâta kamçılamakla huzura erdiren Kur'ân medeniyetinin nesiller üzerindeki tesirini görmek isti-yenlere ise, bu Ramazan'da binlerce camide toplanan nurlu ve imanlı gençliği seyretmelerini tavsiye ediyorum. Süleymaniye'de ve Sultanahmed'de bunlardan onbinlercesi bir araya geldi; soruyoruz devlet yetkililerine, kaç tane adlî vak'a meydana gelmiştir, kaç tane güvenlik görevlisi tavzif edilmiştir? Ya sayılan 3000'i bulmayan 1 Mayıs gençliğinin serlerini defetmek için 18.000 tane sadece polis görevlendirilmesine ne dersiniz? Neticeleri göre göre hâlâ devletin güvenliği için müslümanları tehlike gösteren örümcek kafalıların kulakları çınlasın!(4).
Yapılan bu mukayeseler göstermektedir ki, beşeri medeniyetler, geçmiş ilahi dinlerden aldıkları bir kısım güzelliklere rağmen, Kur'ân'ın medeniyeti karşısında mağlup düşmüş ve iflas etmiştir. Başta Romanya, Doğu Almanya ve Rusya olmak üzere yıkılan doğu bloku ülkelerindeki buhranların asıl sebebi maneviyatsızlıktır, dinsizliktir ve zikredilen esaslarındaki çürüklerdir. Bunu komünizmin iflası, ama sosyal demokrasinin zaferi gibi göstermek, rüyasında iken rüya gören hayalperestin haline benzer. Doğu Almanya'da kilise'nin iktidarı ele geçirmek üzere olması, sosyal demokrasi taraf dan olanların hezimete mahkum edilmesi ve benzeri gelişmeler, dediklerimizi teyid eden o hâdiselerdir. Tekrar ediyorum; İslâmın dışındaki medeniyetler iflas masasına gelmiştir; bir gün mutlaka tasfiye edilecektir. Bu tasfiye masasından Türkiye'de payını alacaktır. Bu sebeple devlet yetkililerimizin, müstakbel Türk gençliğinin maddi bataryalarını teçhiz etmek kadar manevi bataryalarını da teçhiz etmeyi düşünmeleri milli bir zarurettir.
Dipnotlar:
1) İbn-i Hişam, Sirat'ün-Nebi, c. IV, sh. 341.
2) Kur'ân, El-Haşr, 9.
3) Hucurât, 15;
4) Bedî-üzzaman Said Nursi,Sözler.379.