Sızıntı Arşivi

Haziran 1995 · s. 201 · 5 dakikalık okuma

İnsan Yüzünün Söyledikleri

İsmail Deniz · Psikoloji

Varlıklar içinde seçilip en güzel bir şekilde ya­ratılan insanoğlunun, ruh yönüyle olduğu gi­bi vücut ve şekil yönüyle de mükemmel bir surette ya­ratıldığı görülmektedir. Kelimelerin, duygu ve düşün­celerimizi anlatmada kifa­yetsiz kaldığı anlarda yüzü­müz, bütün maharetiyle or­taya atılarak bizi en güzel şekilde anlatır. O zaman ses ve kelime biter; göz ve mi­mikler konuşmaya başlar. Yüz rengiyle bile bir şeyler ifade eder.

Yüz, her insanda farklı olduğundan, insanın aynı zamanda kimliğidir de. İlim adamları bir tanıdık simanın nasıl hatırlanabildiğini araş­tırıp çözmeye çalışmışlar­dır. Şunu hiç düşündünüz mü? Birisiyle tanışıyor, ko­nuşuyorsunuz, sonra onu bir daha hatırlayamıyorsunuz. Bunun ne kadar büyük bir felâket olduğunu, bir kaza sonucu bu kabiliyetini yi­tiren otuz beş yaşındaki Zürih’li bir kimyager, annesini tanımayıp, onu sadece yaşlı bir kadın olarak gördüğü za­man anlayabilmiştir.

Kimyager, kaybolan istidadını geri getirmek için davranış bilimiyle ilgili bir sürü kitap okur, fakat bu ça­lışmalar eski hafızasını iade edememiştir. Beynin sağ ar­ka tarafındaki sinir hücrele­rinin, tanıdık bir simayı tek­rar hatırlamayı sağladığı bilinmekteydi. Nitekim tomografik filmlere göre ka­zada, hastanın beyninin bu bölgesindeki sinirlerin zarar gördüğü anlaşılmıştır.

Teksas Üniversitesi‘nde yapılan bir araştırmada, yeni doğmuş on iki saatlik bir bebeğe bilgisayar ekra­nında çeşitli kadın yüzleri gösterilir; bunların arasında saç ve göz rengi itibariyle anneye benzeyenler de vardır. Ancak annenin siması belirdiğinde bebeğin emme iştihası artar. Bebek ilk defa hangi yüzü gördüyse, bun­dan hoşlandığı da belirtilmektedir. Bu da ekseriyetle doğumdan hemen sonra ku­cağına verilen anne olmak­tadır. Kişinin ilk tanıştığı insan, beyindeki sima tanı­ma programını harekete ge­çirmektedir. Böylece insan­oğluna bahşedilen bu isti­dat, zamanla süratli bir şe­kilde gelişir. Ergenlik çağı­na gelen kişi, çevresindeki insanların bakışlarını tam mânâsıyla net olarak al­gılayamaz ve bu simalar hafızaya yerleşmeden kaybo­lup gider. Uzmanlar, genç­lik çağındaki hormon de­ğişikliklerinin tanıma isti­dadını geçici bir süre için zayıflattığı görüşündeler. Bu çağı atlattıktan sonra bu istidat, mükemmel bir şe­kilde inkişaf eder ve yer­leşir.

Yüz, mimiklerin oluş­tuğu vazgeçilmez bir ileti­şim vasıtası, his dünyamızın en güzel ifadesidir. Gülü­cükler, gözlerin parlaması, öfkeyle kızarma, utanarak pembeleşme ve buna benzer mimikler kelimeler üstü bir dildir, bir anlatımdır.

Mimik araştırmacıları, test edecekleri kişilerin, ağ­zını buruşturması, gözlerini hareket ettirmesi ve alnını kırıştırmasını isteyerek, bu sessiz fakat güçlü iletişimi keşfetmeye çalışırlar.

19. Yüzyılda Fransız nörolog Guillaume Duchenne, test edeceği kişilerin yüz­lerinin belli yerlerine elekt­rik akımı verir. Kişinin çeh­resinde meydana gelen deği­şiklikleri fotoğrafla kayde­der. Bu çalışmasında, 80 alt birime sahip fasialis kasını keşfeder. Yüzdeki bütün kaslara hükmeden fasial si­niri de, insanda çok ince bir şekilde yüze yayılmıştır. Si­nirlerle sıkı bir şekilde örü­len kasların hareketi, maha­retli bir iletişim vasıtası ola­rak tiyatroda en önemli öğe haline gelmiştir.

Mimik ifadeleri dünya­nın her yerinde hemen he­men aynı anlama gelmek­tedir. Dillerini bilmediğimiz insanlarla yüzler ve bakışlar marifetiyle bir iletişim ku­rabiliriz. Ağız yukarı doğru çekikse bir sevinci, aşağı doğru sarkıksa üzüntüyü, burun bükmek beğenmeme­yi anlatır. Sağır ve âmâ doğan çocuklar bile bu yüz mimiklerini gösterirler. Bu, Allah’ın en büyük sanatla­rından biri olan yüzü ayrı bir lisan olarak yaratmasının bir hikmetidir.

Araştırmacılar deneye aldıkları insanların yüzleri­ne iğneler sokarak ve elekt­rotları kullanarak yaptıkları testlerle, kasların hareket­lerinden 44 çeşit temel ifade şekli tesbit etmişlerdir. Mi­miklerin vücutta çeşitli de­rin tesirler de meydana ge­tirdiğini gördüler. Korkulu ve hiddetli bir yüz sahibinin nabız atışları hızlanırken, vücut ısısında farklılıklar görülüyordu. Korku titreme­ye; hiddet vücudun ısınma­sına sebep oluyordu. Tiksin­ti duyan bir yüzün sahibinin kalp atışları yavaşlıyordu.

Yüzü etkileyen sinir, diğer bir organla da irtibatlıydı. “Facial-feedback” diye adlandırılan bu görüşe göre, yüzdeki kaslar beyne giden kan akışını etkileyerek bu durumlara sebep olmaktadır. Korku filmini yalnız ve başkalarıyla seyretme ara­sında da yüz ifadelerinde farklılıklar görülüyordu. Yal­nız seyredenlerin oldukça sakin, diğerlerinin ise yüz ifadelerinden tedirginliklerini ve korkularını okumak müm­kündü. Bundan da hislerin, toplulukta bulunanlar tara­fından paylaşıldığı anlaşılı­yordu.

Bir hatibin yüzünü in­celersek, muhataplarını gül­dürmek isterken kendisinin tebessüm etmemesi düşünü­lemeyeceği gibi, üzüntülü bir konuyu dinleyicilere an­latmak isteyen bir hatibin de çok neşeli görülmesi abestir.

Eski çağlardan beri yüz­den bazı işaret ve mesajlar çıkarmak insanın merakını çekmiştir. Bu çok sırlı yüz, ona kendini bir türlü tam o-arak açmamış, hep gizli­liğini ve esrarengizliğini de­vam ettirmiştir.

İlk çağlardan beri Me­zopotamya’da ve Eski Çin’­de insanlar, yüz hatları üze­rine bilgi edinerek kendileri ve başkaları hakkında malu­mat sahibi olmaya çalışmış­lardır. 18. yüzyılda yaşayan Hristiyan din adamı Zürih’li Johann Caspar Lavater, yüz hatlarının şekli ve oranlarını dikkate alarak insanın özü­nü keşfetmeye çalışmıştır. Lavater’e göre dudaklar şah­sın karakteri hakkında ipucu verir. Sert dudaklar sert ka­rakterli insanları, yumuşak ve ince dudaklar ise yumu­şak insanların karakterini; alnın açık ve dışarıya doğru çıkık olması zekânın yük­sekliğini gösterir. Güzelli­ğin ardında samimi, güveni­lir bir karakter gizlidir. Lavater’in bu görüşleri, kişileri davranışlarına göre de­ğil de dış görünüşleriyle de­ğerlendirdiğinden son dere­ce sakıncalı bulunmaktadır. Bilim çevreleri, ne karakte­rin ne de zekânın bir insanın yüzüne yazılı olduğu, sade­ce kimliğinin, hâlihazırdaki ruh dünyasını ve biraz da kendi hayatının çizgilerini yansıttığı görüşündedirler. Bilim adamlarının, simanın sadece fizikî verilerine dayandıklarından, böyle dü­şünmeleri makul gelebilir.

Bu mesele İslâm dün­yasında ‘kıyafetnâme’ adıy­la hayli şöhret bulmuştur. İnsan yüzünü, karakterin ve bir bakıma kaderin aynası olarak gören Müslüman kıyafetnâmecile, sadece gözde insan düşüncesini ele veren 300 ayrı ifade­nin olduğunu keşfetmişlerdir. Bu mevzuda, ki­şinin bir özelliği ile ne­ticeye varılamayıp, yüzün hatta bedenin bir bütün halinde ele alınıp değerlendirmeye gidilmesi ge­rektiği de ayrıca ikâz edil­miştir. Müslüman kıyafetnâme alimlerinden 1703-1780 yıllan arasında yaşamış büyük âlim Er­zurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Marifetname adlı eserinde bu konuya değinmiştir.

Sultan II. Abdülhamid Han devlete karşı is­yanlara kansan kişilerin haklarında birtakım araş­tırmalar yaptırdıktan son­ra, yüzlerinin aynası olan fotoğraflarına da bakarak duruşma öncesi bir ön ka­rakter tahlili yaptığı, aynı şekilde 1901 senesinde, tahta çıkışının 25. yıldönümü vesilesiyle fotoğ­raflarındaki halet-i rûhiyelerini değerlendire­rek tutukluların bazılarını affettiğini, askeri akade­milere girecek adayların seçiminde aynı metodu kullandığı görülmüştür.

Bu çok mânâlı ve her bakımdan insanın karak­terini açığa veren yüzün, Rahmân’ın bir ayinesi olarak bilinip tekrar ele alı­narak incelenmesi bize çok şeyler kazandıracak­tır.