Ekim 2002 · s. 458 · 5 dakikalık okuma
İnkar Psikolojisi
Kainattaki muhteşem ahenk, mükemmel nizam; başdöndürücü güzelliğiyle Yüce Yaratıcı'yı göstermekte... Rüyalarına dahi yalanın, aldatmanın girmediği, gerçeğin temsilcisi bütün peygamberler, doğruluklarıyla, ellerindeki binlerce mucizeyle tarih boyunca tevhidi haykırmakta... Herbir vicdan -tamamıyla paslanıp mühürlenmemiş ise- Allah'ın varlığına ve birliğine şahitlik etmektedir. Evet, kainat bir lisan kesilmiş O'nu anlatıyor, O'nu haykırıyorken, varlık her köşesiyle ayan-beyan O'nun varlığını ispat eden delillerle dolu iken, nasıl oluyor da bazı insanlar inkar bataklığına saplanabiliyor?
Cevap olarak birçok sebep zikredilebilir. Ancak biz burada, sadece psikolojik saiklerden bir-ikisini ele almak istiyoruz. Çünkü inançsızlığa saplanan insanların birçoğunda oluşan inkar düşüncesi, zannedildiği gibi, akli, mantıki, ilmi bir tavırdan değil; hissi bir halet-i ruhiyeden kaynaklanmaktadır. Şimdi bu saiklerden birkaçını özetlemeye çalışalım:
Israrla İşlenen Günahlar
Çağın mütefekkiri, bu hususu: "Her günahta, inkara giden bir yol vardır."1 vecizesiyle anlatır. Yani herbir günah, insanı inkara götürecek potansiyel tehlike konumundadır. Hele bir de bu günah, ısrarla ve inatla devam ettirilir ise, insan uçurumun kenarına yaklaşmış demektir.
İnsanın iç dünyasının şerhedildiği eserlerde, bu sürüklenme, müşahhas misallerle adım adım gözler önüne serilir. Mesela denir; farz namazını ihmal eden bir kişiyi ele alacak olursak, bu adam, iş yerinde ihmal ettiği bir vazifesi yüzünden amirinden azar işitiyor ve bundan üzüntü duyuyor. Halbuki aynı kişi, günde beş defa minarelerden bütün halka ilan edilen Sultanlar Sultanı'nın emrine karşı kayıtsız kalıyor, böyle büyük bir vazifeyi ihmal ediyor. Sonra zihninde bu durumun mukayesesini yapıyor: "Küçük bir ihmalden dolayı böyle bir azar işittim. Halbuki ben büyük bir vazifeyi, nicedir ihmal edip duruyorum. Elbette bunun cezası büyük olmalı ve ben çetin bir azapla karşı karşıya kalacağım." Bu sıkıntılı ruh hali içinde, diliyle ifade etmese de gizliden gizliye kalbinin derinliklerinde şöyle bir arzu oluşur: "Keşke böyle bir kulluk vazifesi olmasaydı." İnsanın iç aleminde yaşadığı hissi değişim, bu haliyle kalmaz. Sonra, açıkça dile getirilmese de, kulluk vazifesinin olmaması arzusundan kaynaklanan, uluhiyete karşı kalbin derinliklerinde bir düşmanlık hissi uyanır. Bu his de inkar arzusuna kaynaklık eder. İşte böyle bir durumda iken, Cenab-ı Hakk'ın varlığına dair bir şüphe o insanın kalbine gelse, kati bir delilmiş gibi ona yapışmaya meyleder. Böylece o kişi için büyük bir helaket kapısı açılır ve o kişi inkara sürüklenip gider.
Dikkat edildiğinde görülecektir ki, bu psikolojideki bir insan, başlangıç itibariyle aklına takılan bir problemden hareketle inkara kalkışmıyor; hesap vereceği bir makamın olmamasını arzu ediyor. Sonra bu arzusunu inanç haline getiriyor. Daha sonra bu arzusunu destekler gibi görünen bazı kuruntulara, delilmiş gibi sarılıyor.. ve neticede o kişi girdaba kapılmış bir nesne gibi vehim girdabı içinde boğulup gidiyor.
Israrla işlenen günahların, insanı inkara götüren bir yol olmasının diğer bir sebebi de, o günahlara karşı oluşan "bağımlılık" duygusudur. Bu durum da şöyle izah edilmektedir: "Allah'a karşı isyanın, günahkarlığın mahiyetinde -bilhassa devam ederse- inkar tohumu vardır. Çünkü, isyana devam eden kişi, onu kabullenir. Sonra ona müptela olur. Yani o günaha bağımlı hale gelir, adeta onun esiri olur. Öyle ki artık o günahın terkine imkan bulamayacak hale gelir. Sonra o isyanın cezayı gerektirmemesini arzulamaya başlar. Bu hal böyle devam ettikçe inkar tohumu yeşillenmeye durur. En nihayet gerek cezayı, gerek adaletin gerçekleşeceği ceza yurdunu inkara sebep olur. Şayet hesap gününü inkar eden çok cılız, delil görünümünde bir vehimle karşılaşsa, o vehmi kocaman bir delil sayar. En nihayet işlediği günahlara pişman olmayıp, o günahları terk etmezse kalbi kararmaya, paslanmaya tutulur ve o kişi böylece mahvolur gider."2
Benlik İddiası veya Büyüklük Kompleksi
Mü'min suresindeki şu ayet-i kerime benlik iddiasının insanı nasıl inkara sürüklediğine işaret etmektedir: "Kendilerine ulaşan hiçbir delil olmaksızın Allah'ın ayetleri hakkında ileri-geri tartışanların içinde olan duygu, büyüklük kompleksinden başka bir şey değildir. Sen onların şerrinden Allah'a sığın. Çünkü O her şeyi tam manasıyla işitir ve bilir."3 Görüldüğü üzere, Allah'ın ayetleri hakkında ileri-geri konuşma herhangi bir delile, yani akla, mantığa, ilme dayandırılmamaktadır. Asıl saik, büyüklük kompleksidir. Yani benlik iddiası ve başkasına boyun eğmeme arzusu insanı Allah'ın ayetleri hakkında ileri-geri konuşmaya götüren, esas sevkedici unsurdur. Bu ayetin tefsirine kapı aralayacak şu tespitler ne kadar dikkat çekici ve ne kadar ürperticidir: "Benlik davasından kaynaklanan 'gizli şirk' katılaştığı zaman esbab şirkine inkılap eder. Bu da devam ederse inançsızlığa dönüşür. Bu dahi devam ederse, insan ta'tile, yani varlığın bir yaratıcısı olmadığı zannına kapılır gider."4
Konuyu biraz daha açmak için insanı daha yakından analiz etmemiz gerekiyor: "İnsan, yaratılışı itibariyle nefsini sever. Hatta denebilir ki, her şeyden daha çok ve her şeyden öncelikli olarak yalnız nefsini sever. Başka her şeyi nefsine feda eder. Mabuda layık bir tarzda, o ölçüde nefsini över. Mabuda layık bir kusursuzluk ve mükemmellik bakış açısıyla nefsini bütün ayıp, kusur ve eksikliklerden uzak görür, hiçbir hata ve kusuru nefsine layık görmez. Tapar derecesinde onu müdafaa eder. Hatta kendisine armağan edilen ve gerçek ibadet edilecek Zat'ı hamd ve tesbih için verilen donanım ve kabiliyetleri bile, kendi nefsi için kullanarak, nefsini adeta ilah edinir. Mesela lütuflar, ihsanlar, ilim kabiliyeti gibi kendisine bahşedilen hediyeleri kendi nefsine mal eder. Bütün bunların gerçek sahibinin kendisi olmasını arzu eder ve zamanla bu temennisini inanç haline getirir. Halbuki her şeyin gerçek sahibi Yüce Allah'tır. Bencillik nöbetlerine tutulmuş insan, daha sonra bu kabiliyet ve donanımların gerçek sahibi Allah (cc)'ı -haşa- rakip olarak görmeye başlar. Sonra Cenab-ı Hakk'ın verdiği nimetlerin, O'ndan olduğu gerçeğini sözle, davranışla ve kalben örtmek, gizlemek ister ki, bu da insanın inkara sürüklenip gitmesi demektir."5
Bu tespitlerden de anlaşılacağı üzere, bu psikolojideki insan bir delile, akli, mantıki, ilmi bir veriye dayanarak inkara kalkışmıyor. Her şeyi nefsine mal etme gibi bencilce ve büyüklük kompleksinden kaynaklanan hissi bir saikle, kendini helak edecek bir sürece sokmuş oluyor.
Ümitsizlik
"İnsanın, inkar girdabına kapılmasına yol açan önemli sebeplerden biri de ümitsizliktir. Çünkü güzel ve faydalı iş yapamayan, Allah'ın emirlerini yerine getiremeyen insan; azaptan korkar, ümitsizliğe düşer. Böyle birisinin gözüne, dini meselelere aykırı gibi görünen önemsiz bir emare, kocaman bir delil gibi görünür. O kişi böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin saikasıyla isyanını ilan ederek İslam dairesinden çıkar, şeytanın esiri olur."6
Görüldüğü gibi, inkar; akıl ve zihin platformunda değil, his ve heves zemininde gelişip kök salıyor. İnkarcılık düşüncesi bir süreç içerisinde oluşuyor. Ve bu süreç akli, zihni saiklerle değil, his ve heves yörüngeli saiklerle besleniyor.
Kaynaklar
1- Bediüzzaman, Lem'alar, s. 4.
2- Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, s. 126.
3- Mümin, 40/56.
4- Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, s. 185.
5- Bediüzzaman, Sözler, s. 446.
6- Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, s. 65.