Aralık 1994 · s. 15 · 9 dakikalık okuma
İlme Dair

Ubeydullah Akyüz
İlim veya bilim problemi, bir kaç yüz yıldır insanlığın belki de en önemli mes’elesidir. İnsanı, bugünü ve yarınıyla dünyayı şekillendirmede bu problemin çözülmesi veya çözümsüzlüğe bırakılması, hayatî bir önem arzetmektedir.
Bugün, şehir hayatının bıktırıcılığı, tabiî kaynakların çar-çur edilmesi, tabiî güzelliğin tahribi ve akıl hastalıklarında görülen anormal artış gibi modern problemlerin en önemli sebeplerinden biri, modern insanın yanlış bir ilim anlayışıyla tabiat üzerinde kurduğu hakimiyettir. Bu hakimiyetle birlikte, insanın hayvanî buuduna tanınan sınırsız hürriyettir ki, günümüzde savaş tehlikesini de son derece önemli hâle getirmiştir.
Aydınlanma felsefesinin rasyonalizm hareketinden aldığı güce dayalı olarak ‘bilme cesaretini göster’ sloganıyla başlayan ve neticede materyalizme dayanan ‘epistemoloji’ probleminin Hristiyanlıkla bağlantılı çok yönleri vardır. Hristiyanlık, antik medeniyetin yerini almaya veya bu medeniyeti kendince tedavi etmeğe giriştiğinde, kendisini natüralizm, emprisizm ve rasyonalizmin kol gezdiği bir dünyada buldu. İnsan bilgisinin her şey yerine konduğu bu dünyada tabiata verilen aşırı önem, bir Hristiyanın gözünde kişiyi Allah’tan uzaklaştıran bir küfür mesabesindeydi. İşte böyle bir dünyada Hristiyan skolastisizmi natüralizme karşı çıkarken, genellikle metafiziğine yöneldi ve Hristiyan ilahiyatçılar, tabiatın manevî ve ilahiyatla alâkalı yanına önem vermediler. Onlar, tabiatın insana Allah ile alakalı hiçbir şey öğretmeyeceğine ve dolayısıyla hiçbir manevî hususiyetinin bulunmadığına inanıyorlardı.
Bugün her ne kadar birtakım batılı yazarlar, ihtimal Engizisyon sebebiyle insan akıl ve bilgisinden özür dilemek için Hristiyanlıkla bilim arasında yakın bir alâka olduğunu iddia ediyor ve mes’eleyi başka yönlere çekmeğe çalışıyorlarsa da, Hristiyanlığın öteden beri kendini bir ‘aşk’ dini olarak ileri sürüp, ilmî kesinliği ihmal ettiği tarihin de şahididir. Esasen, Hristiyanlığı ilme karşı yapan, bizzat Hristiyanlığın öz niteliğidir. Bir defa ‘teslis’ inancıyla Allah’la kul arasına kilisenin girmesi, insan akıl ve düşüncesine vurulan en büyük darbedir; çünkü, her konuda nihai karar kiliseye ait olduğundan -ister dini gelenek olarak, isterse kilisenin menfaatleri açısından- insan zihnini kilitleyen dogmaların ardı arkasının kesilmeyeceği açıktır. İkinci olarak, Hristiyanlıkta her insan günahkâr olarak doğar ve günahından temizlenip, nihai kurtuluşa ermesi için de Hz. İsa aşkında yanmaktan başka hiç bir şey yapması gerekmez. Her şeyden önce, öz benliğini doğuştan günahın oluşturduğu bir varlığın faaliyetlerine iyi gözle bakılmayacaktır. Ayrıca, kurtuluş için ilim ve amele yer verilmeyip, sadece keyfiyeti belirsiz bir aşkın geçerli olmasının insanı ister istemez herhangi bir ilmî araştırmaya sevketmeyeceği de ortadadır. İşte, öz niteliği gereği ilmî araştırmaya muhtevasında yer vermeyen Hristiyanlıkla bilim arasında Rönesans’la birlikte başlayan çekişme ve çatışmalar, neticede materyalizme kapı açmış ve manevî bu-udundan mahrum bırakılan ilim, materyalist ellerde en öldürücü bir silah halini almıştır.
İlme bigane kalması noktasında Hristiyanlığı eleştirirken, ilmi, günümüzde olduğu gibi, putlaştırmaktan da kaçınmak lazımdır. İlim, mutlaka iyi ve bizatihi gaye değildir ve olamaz da. İlmin birkaç yüz yıldır insanlığa olan faydalarının yanısıra, dünyanın başına sardığı felaketler de, onun bizatihi bir gaye ve değer olmadığını göstermektedir. İlim, beşerî bir faaliyettir ve dolayısıyla, insandan bağımsız yanları olsa da, belli değerlere göre sınırlandırılmalı ve ahlâkî, manevî bir gayenin emrine verilmelidir.
İlim, Kur’ânî terminolojide ‘âlem’le aynı kökten gelir. Kur’ân’ın dili olan Arapça’da her bir nesneye özel ad olan kelimeye de ‘âlem’ denir. Yani, ilim bir bakıma ‘âlem’ler vasıtasıyla ‘âlem’i tanımanın adıdır. Şu halde, ilmin de, âlemin de, kaynağı aynıdır; dolayısıyla, bu kaynaktan kopuk olarak ilim yapmak, âleme, yani tabiata, eşyaya, insana, kısaca, her varlığa, kendi adına, ilmin de, âlemin de, kaynağından bağımsız olarak yaklaşmak, kişiyi yanlış neticelere götürecektir.
İlk insan Hz. Adem, aynı zamanda bir peygamberdi. Allah, onu yeryüzünde halife olarak yaratmış, yani kendi adına yeryüzünün idaresini bir bakıma ona bırakmıştı. Böylesine önemli ve şerefli bir sorumluluğu yerine getirebilmesi için de, kendisine ‘isimler’i vermiş ve ‘isimler’e sahip olmasıyla, onu meleklerden üstün tutmuştu. İsimlere, yukarıda sözünü ettiğimiz ‘âlemler’, yani eşyanın ‘özel isimler’i olarak bakabiliriz. Bir defa, isim koymak, “tanımak”tan geçer; insan ancak tanıdığı şeye isim koyabilir. Dolayısıyla, Hz. Adem, beşerin Kıyamet’e kadar elde edeceği bütün bilgilere, eşyanın, tabiatın bilgisine ‘icmalen’, yani ana hatlarıyla sahipti. Çünkü hilafet, yeryüzünde Allah adına adaletle hükmetmek, ancak eşyayı gerçek hüviyeti ve mahiyetiyle bilmeyi gerektirir. Bu yönüyle ilmin insan hayatında ve Allah’ın dininde vazgeçilemez çok önemli bir yeri vardır.
Nasıl Hz. Adem, eşyanın icmali bilgisine sahip idiyse, aynı şekilde bütün peygamberler, manevî terakkinin olduğu gibi maddî terakkinin de önderleri olmuşlardır. Peygamberlerle birlikte dinin mühim bir buudunu teşkil eden ve maneviyatla bütünleşen ilim, peygamberlerden sonra, son bir kaç asırdır olduğu gibi, zaman zaman manevi buudundan kopmuş ve dünya hayatını yaşamayı yegane gaye edinen insanların elinde, kapağı her açıldığında kötülük püskürten ‘Pandora’nın Kutusu’ haline gelmiştir.
İlim, İlâhî dinde dolayısıyla bu dinin son şekli olan İslâm’da, dinin kâinattaki, bir başka ifadeyle eşyadaki yansımasının keşfinden ibarettir. İnsan da, kâinat da, İslâm’ın kitabı olan Kur’ân da, aynı hakikatin üç değişik ifadesidir. Allah, İlim, İrade ve Kudreti’nin tecellisiyle kâinatı ve insanı yaratmış, Kelamı’nın tecellisiyle de Kur’ân’ı vahyetmiştir. Bu, tabir yerindeyse, hem mimarlık, hem mühendislik, hem de güzel ifade sanatı taşıyan bir insanın, yaptığı bir binayı, hem mükemmel bir plân, hem mükemmel bir eser olarak ortaya koyması, sonra da onu mükemmel bir ifade tarzıyla bir kitap halinde tanıtması gibidir. Şu halde, bir hakikatin üç değişik dairedeki ifadesi olarak, kâinat, insan ve Kur’ân, öz nitelikleri açısından birbirinin aynıdır. Bir farkla ki, akıl, beyan ve irade sahibi bir varlık olarak, kâinatın mânâsını kavramak Kur’ân’ı anlayarak, hayatına hayat yapmak insanın vazifesi ve sorumluluğu altındadır. İşte, bu kavrama ve tanımanın adı da ilimdir. Şu halde, kâinatı kavramada Kur’ân’ın, Kur’ân’ı kavramada da kâinatın ve insanın bizzat kendisinin vazgeçilmez bir yeri vardır. İşte, bu üçlü birbirinden ayrıldığı ve insan bir vadiye, Kur’ân bir vâdiye, kâinat da bir başka vâdiye konduğu zaman, insan için felaket başlamış demektir. Son bir kaç asırdır ilmin, netice itibariyle insanlığın başına faydasından çok, felaket üstüne felaket açması da bundandır.
İlmin gerçek mânâda hüviyetini kazanması ve ayrıca onun nasıl felaketlere yol açabildiğini anlamak için, Rasulüllah Efendimiz’e ilk inen âyetlerle, onları takip eden âyetlere bakmak yeterli olacaktır:
“Oku, yaratan Rabbinin adıyla ve Rabbinin adına. İnsanı, rahim cidarına asılan aşılanmış yumurtacıktan yarattı. Oku. Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemi kullanmayı öğretti; insana bilmediğini öğretti. Ama insan, şüphesiz isyankâr kesilir, kendisini müstağni görmekle.”
Ortada henüz okunacak bir kitabın olmadığı zamanda ‘Oku!’ emrinin inmesi mânidardır. Demek ki, Kur’an olmasa da, okunacak bir kitap vardır ve bu kitap kâinattır, onun fihristi olan insandır. Bu ilk ‘oku!’ emriyle, insan doğrudan bir hareketin, bir aksiyonun içine itilmekte ve bu aksiyonun sahası olarak da, kâinatın ortasına bırakılmaktadır. ‘Oku’ emriyle birlikte nasıl okunacağına dair bir emrin gelmemesi, kâinatı incelemenin kendine has kaideleri olduğunu, bir bakıma gözlem ve deneyin gerekliliğini ortaya koyar. Fakat bütün bu okuma ve incelemenin adına bugün ‘bilim’ denilen modern ilmi neticede felaketler kaynağı haline getiren iki aslî unsuru ‘nazar’ ve ‘niyet’tir. Her şeyi, ilmin de aslî mecrasına oturup, aslî hüviyetini kazanması için bu iki unsur asia göz ardı edilmemelidir. ‘Oku!’ emrini bir-iki aslî unsuru ifade eden “Yaratan Rabbi’nin adıyla” ve “Rabbi’nin adına” cümlesinin takip etmesi:
1. Kâinatın bir yaratıcısı olduğunu ve bu Yaratıcı’nın umumî plânda kâinatı, hususi plânda her varlığı belli bir fıtratta, belli hususiyetlerle yaratıp, bu hususiyetler çerçevesinde terbiye edip, yaratılış fonksiyonunu ifade edecek noktaya getirdiğini ve belli kanunlara tâbi kıldığını,
2. İlmî faaliyetin gerçek ve insana faydalı mecrada yürümesi için, bu faaliyetin Allah için yapılması gerektiğini ve bu takdirde en makbul bir ibadet olacağını,
3. Allah adına yapılmayan. Allah’ın adıyla başlanmayan, yani baştan Allah’a iman temeline oturmayan bir ilmî faaliyetin, Allah katında müsbet bir değer ifade etmeyeceğinden, insana da neticede bilhassa ahireti cihetiyle faydalı olamayacağını; dolayısıyla, bütün ilmî faaliyetlerde niyetin yanısıra nazarın yani bakış açısının da sağlam olması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Kâinata Allah’ın masnuatı olarak bakmayan, o tevhid noktasında ele almayan ve imanın menşurunda incelemeyen bir ilim adamı parçalı bakış açısından kurtulamayacak, kâinatın dış görünüş itibariyle sergilediği ‘kesret’te boğulup gidecek, eşya arasındaki vahdet rabıtalarını göremeyecek ve ilim neticede kendisini de, kendisiyle birlikte insanlığı da felakete götüren bir vasıta olacaktır. “İnsan, şüphesiz isyankâr kesilir, kendini müstağni görmekle” âyetleri, esasen bir bakıma bu noktaya parmak basmaktadır. Bir defa, kesrette boğulan ilim adamı, malumatını ilim zanneder ve malumatının çokluğundan dolayı gurura kapılır. Aynı tehlike, dinî ilimlerle uğraşanlar için de söz konusudur. Eğer, ilimler arasındaki vahdet görülmez ve ilimlerin tevhide açılan kapısı keşfedilemezse, kesret insanı boğar; kendine meftun eder; nasıl binlerce tuğla, torbalarca çimento ve tonlarca demir bir arada da olsalar kendi başlarına bütün bir mânâ ifade etmez ve bir binayı meydana getiremezlerse, aynı şekilde, tek tek eşyanın bilgisini ve yığın yığın malumat, bir mimar, bir mühendis hüneriyle bir bina halinde bütünleştirilemez, yani hazmedilmiş ilme dönüştürülemezse, bu malumat, neticede sahibini boğan bir bataklık olup çıkacaktır. Modern bilimin bir kaç asırdır insanlığın başına açtığı felaketlerin arkasında yatan sebep de büyük oranda budur.
Nasıl ilmî faaliyetin kaynağı olan kâinat Allah’ın mülkü ise ve O’nun tarafından yaratılmışsa, aynı şekilde insana ilmi kaydetmek üzere verilen kalem de, insana bahşedilen öğrenme kabiliyeti de Allah’ın nimetidir. Bu şekilde insana bilmediğini öğreten Allah olduğu gibi, ilmin asıl kaynağı da Allah’tır ve dolayısıyla ilim, Kur’ân’ın gölgesinde, vahyin ışığında yürümelidir. ‘Haber-i sâdık’ı, yani, vahyi ilme kaynak kabul etmeyen bir anlayışın ilmi, aslî hüviyetine oturtması mümkün değildir. İşte Kur’ân daha ilk âyetleriyle bu gerçekleri ortaya koyar ve insanı gerçek mânâda ilme yöneltir. Bu yönüyle ilim, Kur’ân’a göre her şeyin başıdır; kâinatı bilmenin ve Allah’ı tanımanın vasıtası, hatta adı olarak her şeyden önce gelir. Ne var ki, Allah’a iman esası üzerinde yürümeyen ve neticede materyalizme varan ilimse, tam tersine insan için bir felakettir. Bu gerçeği görmek için yakın tarihe ve dünyanın içinde bulunduğu duruma bakmak yeterlidir.
Rasûlüllah Efendimiz (sav) pâktı, zihin ve kalb itibariyle dupduruydu. O’nun kâinatı bilmesi ve marifette, yani Allah’ı tanımada her an ayrı bir arşiye kat’etmesi için bir tahliyeye, yani arınmaya ihtiyacı yoktu. Dolayısıyla ‘Oku!’ emrinin hemen muhatabı olabilirdi. Oysa, gerek onun zamanındaki diğer insanlar, gerekse ‘Yirminci asrın cahiliyeti’nden geçmiş günümüz insanları için ‘Oku!’ emrine muhatab olmak, tam bir tahliye, yani, zihnimizin yanlış kabullerden, yanlış ölçülerden ve yanlış bilgilerden arındırılmasını gerektirmektedir. Nitekim, “İşte size, içinizden bir rasul gönderdik. Size âyetlerimizi, (hem Kur’ân’ın âyetlerini, hem de kâinattaki âyetleri, Allah’ı tanımanın işaretleri olan her bir varlığı, her bir hâdiseyi) okuyor, sizi (yanlış kabullerden ve günahlardan) arındırıyor ve size Kitabı ve Hikmeti öğretiyor ve bilmediklerinizi öğretiyor” mealindeki âyet de bu gerçeği ortaya koymaktadır.
Bu şekilde, zihnini ve kalbini dupduru bir reseptör, yani alıcı haline getiren insan, iman temelinde kâinata yaklaşacak; kâinattan aldığı her bir işareti ilim haline getirecek; onun Kur’ân’la olan birlikteliğini keşfedecek ve kalbini de bulduğu ‘tasdik edici’yle onu imanî mertebelerde bir merdiven olarak kullanacak ve Allah’ı tanıma ufkunda hergün yeni bir kanat çırpışıyla yukarılara, daima yukarılara pervaz edip duracaktır. O zaman, kâinatın ve Kur’ân’ın, ilmin ve dinin bir hakikatin iki farklı düzlemdeki iki ayrı ifadesi olduğunu keşfedecek, aynı hakikati kendi nefsinde de duyacak ve ilim, insanlığın üstünde bir put olmaktan çıkıp, insanlığın emrinde nurdan bir burak haline gelecektir.