Sızıntı Arşivi

Mart 1995 · s. 72 · 6 dakikalık okuma

İlim

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

İnsan duyularıyla elde edilen veya Allah’ın (cc) vahiy ve ilham yoluyla bildirdiği bilgi ki, zaman zaman onun herhangi bir tezahürünü ifade sadedinde: Gerçeğe, vakıa uygun bilgi veya birşeyi olduğu gibi kavrama ma’nâlarına da hamledilmiştir. Aynı za­manda, ilim, kesin olsun olmasın, tasavvur veya hüküm olarak, mutlak ma’nâda idrak etme, düşünme ve anlama ma’nâlarına da gelir. Hatta çok defa ilim sözcüğüyle marifet ma’nâsını kasdettiğimiz de olur.

İlim bahsinde, hangi konunun bizi daha çok alâkadar ettiği belli olmakla beraber, az dahi olsa, ilim, ilmin sebepleri ve bölümleri gibi bir kısım tasavvurî taksimlere te­masın yararlı olacağına inanıyorum.

İlim, kendi içinde vasıtalı ve vasıtasız olmak üzere ikiye ayrılır:

a- Her insan ayrı ayrı bir kısım hususiyetlerle yaratılmıştır. Bu hususiyetleri bil­mek, değerlendirmek her ferde vasıtasız olarak verilmiş bir bilgi mevhibesidir. İnsanın, havasızlık, susuzluk, açlık, tasa, sevinç gibi hususları idrak etmesi.. ve çocukların süt emmesi, kuşların uçması, balıkların yüzmesi, bülbülün yuva örmesi, yeni doğmuş yav­ruların kendileri için tehlikeli sayılan şeylerden sakınmaları gibi özelliklere veya bu özel­liklerle hayatları için yapılması lazım gelen şeyleri anlamaları ma’nâsına gelen şuur veya idrake vasıtasız ilim diyoruz.

b- Buna karşılık, akıl ve hisler aracılığıyla öğrenilen ilimler de vasıtalı ilimlerdir. Maddî şeylerle alâkalı bilgiler daha çok görme, işitme, koklama tatma ve dokunma duyularıyla elde edilir. Fizikötesi bilgiler ise, zihin, muhakeme, kalp, sır, hafî, ahfâ, hatta saika ve şâika yollarıyla..

Konuyla alâkalı değişik bir taksim de, ilmin elde edilme yollan açısından kar­şımıza çıkar. İslâm’a göre ilmin sebepleri üçtür:

1-Göz, kulak, burun, dil ve deriden ibaret olan, bizim “sağlam duyu organları” dediğimiz “havâss-ı selime”.

2-”Haber-i sâdık” sözcüğüyle ifade edeceğimiz doğru haber ki, o da kendi için­de ikiye ayrılır:

a- Yalan üzerinde ittifakları mümkün olmayacak kadar çok sayıdaki bir cemaatin ihbarı manâsına gelen ‘‘mütevâtir haber”.

b- Allah tarafından gönderilen peygamberlerin mesajları ma’nâsına “haber-i rasûl”.

3- İlmin üçüncü sebebi de akıldır. İster düşünülmeden hemen akılla bilinen bedihiyyât kabilinden olsun, isterse düşünülerek ve istidlal yoluyla ulaşılan bilgiler nev’inden olsun, bu kabil ma’kûlâtın zahirî sebebi akıldır.

Bundan başka ilim, aklî ve naklî olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlardan birincisini şu üç kategoride hülâsa etmek mümkündür:

1- Sağlık ve eğitim gibi topluma lüzumlu ilimlerdir ki, lüzumları nisbetinde vâcib veya farz-ı kifâye sayılmışlardır.

2- Din nazarında mezmum olan ilimlerdir ki, sihir, simya, remil, tılsım ve hok­kabazlık gibi mârifetleri bu cümleden sayabiliriz.

3-Mubah ve icabında vâcib sayılan ilimlerdir ki, hendese, hesap, kelâm, tıp, fizik, kimya ve tarih gibi ilimler bu kategori içinde mütâlâa edilirler.

Naklî ilimler de kendi içinde mükâşefe ve muamele adlarıyla iki bölümde hülâsa edilmişlerdir. Bunlardan muamele kısmı, fiil ve terkten ibaret olmak üzere dört bölümde ele alınmıştır:

1- Usûl ki; Kitap. Sünnet, İcmâ’ ve Kıyas’tan ibarettir. Aynı zamanda bunlara “edille-i şer’iyye” de denir.

2- Fürû’ ki; bunlar da: ibadet, muâmelât, münâkehât ve ukûbât gibi adlarla ki­taplarda yerlerini almışlardır.

3- Mukaddimât ki; lügat, sarf, nahiv, maânî. beyân, bedî gibi ilimlerdir.. ve bun­lar, hadîs, tefsir, fıkıh ilimlerini sıhhatli anlama yolunda sadece birer vasıtadırlar.

4-Mütemmimât ki; bu da tamamen Kur’ân ilimleriyle alâkalıdır. Kur’ân’ın lafzıyla alâkalı olan kısmı: Mehâric. tashîh-i huruf, aşere, takrib ünvanlarıyla.. ma’nâsına taalluk eden bölümler, tefsir ve tevil adlarıyla.. ahkâmıyla alâkalı kısımlar da usûl kitaplarının konusu olan, nâsih-mensûh, hâss-âmm, celî-hafî, hakikat-mecaz-kinâye, mücmel-müfesser, muhkem-müteşâbih gibi isim ve unvanlarla ele alınmış ve işlenmişlerdir.

Naklî ilimlerin mükâşefe kısmına gelince, bu da, ledünnî ve vicdanî namlarıyla iki bölümde mütâlâa edilmiştir ki. “Kalbin Zümrüt Tepeleri”ni doğrudan doğruya alâkadar eden de işte bu bölümdür. Bu bölümde ele alınıp işlenen şeyler, bir açıdan müstakil gibi görünse de esasen bunlar da yine Kitap ve Sünnet’e dayanmaktadır. Bu temiz kaynaklardan istinbat edilmeyen, Kitap ve Sünnet filtresinden geçmeyen varidat ve mevhibeler kuşkuyla karşılanır. Bunların hücciyetleri bir yana, sübjektif bağ­layıcılıklarının olduğu bile söylenemez.

Hz. Cüneyd: “Peygambere uğramayan yollar kapalıdır, neticeye ulaştırmaz” veya “Kitap ve Sünnet bilmeyenin arkasından gidilmez!” sözleriyle..

Ebû Hafs: “Her zaman hâl ve davranışlarını Kitap ve Sünnet’e göre de­ğerlendirmeyen ve kendini kontrol etmeyen, bu meydanın erlerinden sayılmaz” beyanıyla..

Ebû Süleyman-ı Dârânî: ‘‘Kalbe gelen varidatı ancak Kitap ve Sünnet gibi iki şâhid-i sadıkla kabul ederim” tenbihiyle..

Ebû Yezîd: ‘‘Otuz sene nefsime karşı mücâhedede bulundum, ilmî ölçülere riâyet kadar ona ağır gelen birşey görmedim” tesbitleri ve “Bir insana göklerde tayarân etme kerametinin verildiğini görseniz dahi aldanmamaksınız; onun emir­ler, nehiyler ve şer’î hudutlara riâyet mevzuundaki hassasiyetine bakmalısınız!” îkazlarıyla..

Ebû Saîdi’l-Harrâz: “Dînin ruhuna muhalif olan bâtın bâtıldır” vecizesiyle..

Ebu’l-Kâsım Nasrâbâzî: “Tasavvufun özü, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, hevâ ve bid’atlerden uzak kalmak, kusurlardan dolayı herkesi mazur görebilmek, evrâd ü ezkârda tekâsül göstermemek, elden geldiğince ruhsatlardan uzak durmak ve dinde şahsî yorumlardan sakınmaktan ibarettir” irşadıyla bu önemli hususu ders veriyor olsalar gerek.. ve daha nicelerinin, konuyla alâkalı ne lal ü güher ifadeleri..!

Bu meydanın erlerine göre ‘‘ilim” hâl”den önce gelir. Zira “hâl” tamamen ilme tâbidir, Aslında ilim enbiyânın mîrâsı, âlimler de bu peygamber terikesinin vârisleridir.

Bu konuda fermân-ı Nebevisi, ulemâ için payeler üstü bir paye ifade eder.

Gerçeğin ilmi veya gerçeğe ulaştıran bilgi, kalplerin hayatı, basiretlerin nuru, sinelerin vesile-i inşirahı, akılların cevelangâhı, ruhların lezzet kaynağı, hayrette ka­lanların rehberi ve dostu, yalnızların “enîs ü celis”i, meleklerin temenna durdukları kıy­metler üstü kıymeti hâiz, arz televvünlü, semâ kaynaklı bir mâidedir.

Evet, ilim, îmâna önemli bir basamak, hidâyet ve dalâleti, şüphe ve yakîni bir­birinden ayıran esaslı bir mihenk ve insanın insanî yanlarını ortaya çıkaran ilâhî bir sırdır.

“Âdemoğlu ilimle mutlak insan, ilim olmayınca da mutlak hayvandır. İlimsiz amel mutlak cehalet, ey can cehaletle Hakk bulunmaz” diyen Hakk dostu mübalağa etmemiş olsa gerek...

Tasavvuf erbabınca ilim; akıl, sem’ u basar yoluyla elde edilen bilgi ve marifetten daha çok, verâlardan akıp gelen tecellî-i ilm-i ilâhî dalga boylu öyle bir nûr ve ziyadır ki, gelir bütün ruhu sarar ve insanın derûnundaki sır yamaçlarında, hafî tepelerinde, ahfâ zirvelerinde çiçek çiçek tüllenir ve hep Sonsuz’un vâridâtıyla gürler. Bu ilâhî tecelliye mazhariyetin mebdei, sır ve ötesinin Şems-i Ezel’e teveccühü, beden ve cismâniyetin kalp ve ruh seviyesine yükselmesi ve sinenin îmân, muhabbet, aşk ve cezbe ile Zât-ı Hakk’a yönelmesi; müntehâsı da ilm-i ledünnîdir.

İlm-i ledünnî: (Kehf. 18/65} fehvasınca, berzahsız, hicapsız doğrudan doğruya “Hazîratü’l-Kuds “den insanî enginliklere yağan bir bârân-ı rahmettir. Kulluktaki derinlik, Allah ve Rasûlü’ne karşı vefâ ve sadâkat, duyguların rıza eksenli, davranışların ihlas yörüngeli olması ve kalbin de yakînden yakîne koşması, ledünnî varidat için, hatta o varidatın sağnak sağnak boşalması için bir yol ve bir şart-ı adîdir.

Bütün enbiyânın ilmi, Cenâb-ı Hakk’ın vahyi ve ta’limiyle zuhura gelmesi açı­sından bilasâle ilm-i ledünnî olduğu gibi, onların arkalarından giden ilhama mazhar evliya ve asfiyânın ilimleri de bittebaiyye o mâhrûların -ay yüzlüler- ziyâ-i ilimlerinin şuaları olması itibariyle ledünnî sayılır. Bu ilmin Hz. Hızır’a tahsisi, belli bir zaman, belli bir makam ve belli bir hâl itibariyledir ki, o ilmin bazı cüz’iyâtı açısından Hz. Hızır, ken­dine faik olan bazı zatlara, mercuhun hususi bir kısım meselelerde râcihe tereccühü nev’inden öne geçmiştir. Yoksa onun ne Hz. Musa’ya ne de diğer ulülazm zatlara üs­tünlüğü söz konusu değildir.

Ayrıca. Hz. Musa’nın ilmi, ilâhî ahkâmın marifeti ve bu marifetin, eşyanın perde önü ve perde arkası muvâzenesini koruma gibi bir derinliğe açık olmasına karşılık, Hz. Hızır’ın bilgisi daha çok eşyanın bâtınına ait idi. Nitekim, bu ayrıma, Hz. Mûsâ ile ko­nuşması esnasında Hızır da işaret eder: “Yâ Mûsâ! Ben Allah’ın bana ta’lim ettiği bir ilme sahibim ki, sen onu bilemezsin. Sen de, Allah’ın sana talim ettiği bir bilgiye mâliksin ki, ben onu bilemem.”

Evet, ilm-i ledünnî, ta’lim ve taallümle elde edilmeyip Cenâb-ı Hakk’ın hususi bir mevhibesi ve bir kuvve-i kudsiyesinin nûrânî tecellisidir. Bu tecellî, san’attan Sâni’e eserden Müessir’e giden bir bilgi olmaktan daha çok, Sâni’den zîşuur san’ata, Mü­essir’den esere akan bir marifettir. Hatta o, esrâr-ı Hakk’a ait mahrem varidatın insan ruhunda taayyününden ibaret sayılmıştır.