Haziran 1989 · s. 33 · 6 dakikalık okuma
İhsanlar Tahtında İnsanoğlu
![]()
New Scientist'den: A. Halid Aslantürk
İnsanoğlunun, yaratılış itibariyle diğer bütün canlılar içinde mümtaz bir makama sahip olmasına en güzel delillerden biri, dünyaya gelişinde hârikâ mekanizmaların işleyiş tarzı ve diğer hiçbir canlıya bahşedilmemiş olan istisnai ihsanlardır. Mahlukatın efendisi olmaya namzed olan ve bunu haketme imtihanı için Dünya'ya gönderilmiş olan insanoğlu, hususan cüz'i iradesinin dizginleri eline verilene kadar yani anne karnında ve kucağındayken çok özel bir muameleler süzgecinden geçmektedir. Anne—bebek arasında gerek doğum öncesi gerekse doğum sonrasında müşâhede edilen hârika maddî—manevî rabıtaların işleyiş sırları her geçen gün biraz daha vuzuha kavuşturulurken, insana bu mümtaz şahsiyeti ve kıymeti bahşeden Zat'ın hikmet ve rahmeti karşısında haşyetle iki büklüm oluyoruz.
Evet. meselâ yakın zamanlarda New Scientist dergisinde yayınlanan Andrew ve Ann Prentice imzalı bir makalede, az gelişmiş ülkelerde beslenme rejiminin normal standartların çok altında olmasına rağmen doğum oranlarının oldukça yüksek oluşuna hayretle dikkat çekiliyordu. Hususiyle açlık tehlikesine en ziyade maruz kalan ve aynı zamanda çok ağır çalışma şartları altında olan Afrikalı hanımların, bu denli enerji fakiri olmalarına rağmen, rahimlerinde ve/veya kucakta besledikleri yavrularının enerji (gıda) taleblerini karşılayabilmeleri hakikaten oldukça enteresandır. Bu kadınların gıda tedarikleriyle enerji sarfiyatları arasındaki aşırı dengesizlik, evrim nazariyesi adına da ciddi bir paradoks teşkil etmektedir. Zira bu durum, evrimcilerin canlılarda üreme esnasındaki enerji kısıtlığının nüfus artışını engelleyen en önemli faktörlerden biri olduğu yolundaki fikirlerine tamamen ters düşmektedir.
İngiliz Tıbbî Araştırma Konseyi'nin (MRC) pilot bölge olarak seçtiği Gambia'nın Keneba köyünde on yıldan beri yapılagelen çalışmalardan biri olan Prentice'lerin bu araştırmasında, içinde bu hipotezin testi de olan bir dizi tecrübe yapıldı. Enteresan sonuçlara ulaşılan araştırmanın yapıldığı Keneba köyünün bazı karakteristik özelliklerine temas ederek meseleye girelim.
Keneba köyü, MRC'nin müdahalesinden önce çocukların yarısından çoğunun ancak beş yaşına kadar yaşayabildiği ve ölümlerin ekserisini yetersiz beslenmeden mütevellid bulaşıcı hastalıkların teşkil ettiği bir yerdir. Kenebalı bebekler hayatlarının ilk üç ayında normal gelişme seyirlerini devam ettirmelerine rağmen sonra aniden geçirdikleri bir enerji kıtlığı sarsıntısıyla, bir yaşlarını doldurduklarında İngiliz yaşıtlarının normalde sahip olduğu ağırlığın ancak % 75'ine ulaşabilmektedirler.
Gambia'lı anneler bebeklerini iki yıl veya daha fazla emzirmektedirler. Hayatları boyunca 10-14 hamilelik dönemi geçiren ve bu süre içinde 3.000-4.000 litre süt verebilen bu fedakâr annelerin üzerine bir de çocuk bakımı âmeliyeleri vazifesi düşünce (ilave edilince), gıda rezervlerindeki ve enerji potansiyellerindeki açığı izale etmeye pek fırsat bulamıyacaklarını takdir edersiniz. O halde, bütün araştırmacıların muhtelif metodlarla yaptıkları ölçümlerin ortak sonucu olan "Kenebalı kadınların tüm menfi enerji kıstaslarına rağmen anneliklerini mükemmel icra edebilmeleri ve umulandan fazla miktarda süt üretebilmeleri" ne ile izah edilebilir?
Bu soruyla yola çıkan bilim adamları, işe "annenin aldığı gıda miktarının süt üretimini sınırladığı" yolundaki hipotezi test etmekle başladılar. Bu maksada binaen, Keneba'lı kadınlara yüksek enerjili bir bir diyet verildi ve süt üretimindeki tesiri kaydedildi. Yapılan tecrübelerle, destekleyici diyetin kadınların net enerji alımını günde 700 kalori artırmasına rağmen süt üretim miktarına hiçbir katkıda bulunmadığı, sadece sütün kalitesini biraz artırdığı sonucuna varıldı. Böylece araştırmacıları yanıltan bu evrimci hipotezin yanlışlığı isbat edilmiş oluyordu. Prentice'lerin tesbitine göre, bilim adamlarını böyle yanlış bir hipotez kurmaya ve ona güvenmeye sevkeden en önemli sebepler; meseleye birtakım peşin hükümlerle yaklaşılmış olması ve bazı tutarsız deney gruplarıyla gerçekleştirilmiş olan eski araştırma sonuçlarına fazlaca bel bağlanmış olmasıdır. Bu eski araştırma ve yaklaşımların en büyük hatası ise anne—bebek alâkasını sadece maddî kılıfta değerlendirip, aralarındaki hissî bağların sebep olacağı rahatlamayla meydana gelecek süt üretim artışını gözönünde bulundurmamalarıdır.

Uygun teknikler ve yaklaşımlarla toplanan yeni bilgiler, gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerdeki kadınların ürettikleri süt miktarının potansiyel olarak eşit olduğunu gösteriyor. Keneba'lı kadınların kıtlık mevsiminde normalden biraz daha az süt üretmelerinin sebebi ise kapasitesizlik değil, bebeklerin, maruz kaldıkları enfeksiyonlar sebebiyle duydukları iştahsızlık ve talepsizliktir. Annenin fizikî bir realite olarak hem kendinin hem de bebeğin enerji harcamalarını kaldıramayacak bir noktaya eninde sonunda gelmesi düşünülebilir. Fakat bu müslüman annelerin, Peygamberimizin (sav) tavsiyesi yönünde bebeklerini uzun süre emzirmeye yönelik fedâkârane taleb ve iştiyakları, onlar için bu mantıki neticenin tahakkuk etme zamanını oldukça uzak gösteriyor. Demek ki, içinde annelik hislerini tam manâsıyla taşıyan bir anne, hangi ağır beslenme ve hayat şartları altında olursa olsun, bebeği için süt üretebilmektedir. Rahat ve rehavet içinde yüzdükleri halde yavrularına alâkasızlıkları ve bencillikleri sebebiyle rahmet musluklarını kurutup sun'i gıda kaynaklarına yönelen annelerin kulakları çınlasın.
Şimdiye kadarki bilgilerden edindiğimiz bir önemli mesaj daha vardır. O da, rahmet musluklarından akan süt miktarının ve hatta kalitesinin annenin beslenmesine bağlı olmadan muhafaza edilmesi İhsanının bütün memeliler içinde sadece insana bahşedilmiş olmasıdır. Bu mânâlı istisna, aynı zamanda bu işleri gerçekleştiren gaybî elin ne derece adil olduğunu da gösteriyor.
Annelerimiz, hamilelik esnasında dış tesirlere gösterdikleri tepkiler itibariyle de bütün memelilerden farklı bir durum arzetmektedirler. Meselâ hamile fareler düşük enerjili diyetlerle beslendiklerinde yavrularının sayısı ve boyları az olmaktadır. Halbuki insanlarda hamilelik esnasında idrak olunan çok ciddi gıda darlığında dahi ceninin boyu en fazla %10 nisbetinde etkilenmektedir. Bu mevzuda istifade edilebilecek en önemli malzeme, Clement Smith'in İkinci Dünya Savaşında 1944-1945 yıllarında Hollanda'da zuhur eden kıtlık sırasında yaptığı analizlerin sonuçlarıdır. Yapılan bu analizlerde, hamile kadınlar günde normal İhtiyaçlarının üçte biri kadar enerjiyi ancak temin edebildikleri halde, bebeğin ağırlığı ortalama 3.500 gr. dan ancak 3.200 grama düşmüştür.
Tüm memeliler içinde sadece insanlara verilmiş olan bu doğum kolaylaştırıcı ihsanların böyle mükemmel işlemesi şöyle izah ediliyor: İnsan yavrusunun rahimde gelişme süresi diğer tüm memelilere nazaran çok daha uzundur. Anne için oldukça yorucu olan gebelik müddetinin 2 80 gün gibi uzunca bir süreye dağıtılması anne üzerindeki metabolik stresi azaltmakta, böylelikle doğumun hem anne hem de bebek açısından en sağlıklı neticeye bağlanması sağlanmaktadır.
İnsanoğlunu diğer memelilerden ayıran bir önemli hususiyeti daha vardır. Evet, metabolik yapısı insana en çok benzeyen memelilerde dahi yağ nisbeti %4'ler civarında seyrederken, insan vücudunda hususan hanımlarda bu %25—30'lara kadar çıkmaktadır. Acaba hassaten hanımlarda yağ nisbetinin bu derece yüksek olmasında rahmet vechi ne olabilir diye düşünüyoruz. Ve bir kere daha hikmetli bir proğramın tecellileriyle karşılaşıyoruz. Zira hamilelik ve emzirme dönemlerinde ortaya çıkan yüksek enerji kaybını telafi edebilecek bazı fizyolojik ve davranış stratejilerinin işlemesinde anahtar rol oynayan işte bu yüksek yağ nisbetidir. Şöyle ki:
Meselâ yüksek stresli memelilerden farelerde, anne farenin emzirmeyle kaybettiği enerjiyi izale edebilmesi için yapacağı tek şey daha çok yemektir. Çünkü vücudundaki yağ miktarı kaybedilen enerjiyi telafi etmede kullanılamayacak kadar azdır. Halbuki farelerin orta boy bir yavruyu emzirmek için dahi %400 daha fazla enerjiye ihtiyaçları vardır. Bu muazzam enerjiyi üretebilecek derecede besin almak zorunda olan fareler için, sindirim organlarında meydana gelen bazı aşırı büyümelere ve bununla beraber gelen anatomik değişmelere katlanmak kaçınılmaz olmaktadır. İnsanoğluna gösterilen kolaylığa bakınız ki: Annelerimizin böyle masraflı ve ızdırablı yollardan geçmesi gerekmiyor. Zira onlara, gebelik dönemindeki enerji kaybını izale etmek için sadece %14 ve emzirme içinse %24 daha fazla gıda almaları kâfi gelmektedir. Eğer içinde bulundukları beslenme şartları bu kadarcık gıda talebi artışını dahi karşılayamıyacak durumdaysa (Gambia'daki gibi) rahmet senaryosunun bir perdesi daha aralanır ve kadının vücudunda fuzuli olduğu zannedilen (hatta bazılarının rejimle kurtulmaya çalıştığı) yağlar azami tasarruf kaidesine göre kullanılarak anne ve bebeğin imdadına yetiştirilir. Emzirme ve gebelik dönemlerinde işleyen bu mekanizma sayesinde annelerin metabolik masrafı minimize edilmiş oluyor. Çünkü hususan erken hamilelik dönemlerinde yağ sarfiyatı sayesinde enerji harcama hızı düşürülmekte ve bu tasarruf sayesinde gebeliğin son üç ayındaki aşırı enerji talebini dengelemeye imkân hazırlanmaktadır.
Fakat enteresandır, Keneba'lı hanımlara yüksek kalorili bisküvi diyetleri verilir verilmez bu mekanizmanın aniden işlemez hale geldiği müşahede edildi. Cambridge'de, erken hamilelik dönemlerinde metabolizma hızında azalma bulunan Avrupa'lı kadınlarla Keneba'lı kadınların ortak özelliklerinin "zayıflık" olmasının tesbit edilmesiyle geriye söyleyecek tek bir söz kalıyor: İnsan vücudunda, sadece enerji kıtlığı olduğunda harekete geçen, aksi halde işlemeyen otomatik bir tasarruf mekanizması bulunmaktadır.
Bazıları "insan düşünen bir hayvandır" diyerek kendilerine halen başka saflarda yer aramada israr ededursunlar; bütün bu harikaların ışığında bizler insanoğlunun kâinat sultanlığına "aday" olarak yaratıldığına, herşeyin onun hizmetine koşturulduğuna inanıyor ve Yüce Yaratıcı katında "sultan insan" muamelesi görmek için çabalamayla iftihar ediyoruz.