Sızıntı Arşivi

Kasım 1981 · s. 22 · 6 dakikalık okuma

İbn-i Batûta Dünyayın Dolaşan Seyyah

Emin Uğurlu · Biyografi

İbn-i Batuta ismiyle meşhur olan seyyahın asıl adı, Şemseddin Ebu Abdul­lah Muhammed b. İbrahim’dir. 1304’te Tanca’da doğmuştur. Berber kabilelerin­den Levatalara mensuptur. Yirmi iki yaşına kadar Tanca’da yaşamış, hukuk ve din tahsilini de buranın medrese (üniversite) sinde yapmıştır. İlk defa hacc maksadıyla Hicaz’a doğru yolculuğa çıkmış, İskende­riye’ye kadar uzanan bu seyahatinde uğ­radığı yerlerde İslâmi mevzuları bilen bir zat olarak halkın ve belde ileri gelenleri­nin iltifatlarına mazhar olması, onda dev­rinin İslam dünyasını tanıma merakını uyandırmış, maceracı ve araştırıcı ruhunu kamçılamış, böylece çeyrek yüzyılı aşan seyahatleri ile Mısır, Suriye, Arab yarımadası, Irak, İran, Doğu Afrika, Anadolu, Kuzey Türk illeri, Doğu Asya, Hindistan Çin, Endülüs ve Sudan gibi ülkeleri gör­müş, tanımıştır. Sonra da bu Sebahatlarının neticesinde, ondordüncü yüzyıl İslam dünyası ile Türk âlemini canlı levhalar ha­linde seyahatnamesinde aksettirmiştir.

İbn-i Batuta’nın üç seyahati vardır. Bunların ilki en uzunu olup doğu ve batı­da ziyaret etmediği bir yer bırakmamıştır. Gezilerinde en fazla kaldığı yerlerden biri Hindistan, diğeri Çin’dir. Hindistan’da iki yıl, Çin’de iki buçuk yıl kadılık yap­mıştır, Dolaştığı her yerde hâkimlerle, kadılarla, ileri gelenler ve mühim kimseler­le tanışmıştır. Onların adetlerini, töreleri­ni, yediklerini, içtiklerini, eğlencelerini en ince bir şekilde tesbit etmiş, aralarındaki geçimsizlikleri, entrikaları kavgaları canlı tablolar halinde nakletmiştir. Dindar bir kimse olmak itibariyle her gittiği yerde, işittiği din adamları ile tanışmış mukad­des makamları ziyaret etmiş, dini müessesler hakkında malumat toplamıştır. İslam âlemine ilk defa hind fakirlerinden, Ana­dolu ahilerinden ve İran hatimlerinden bahseden seyyah o olmuştur. Bu yönü ile ayrı bir değer taşır.

İbn-i Cüzey, İbn-i Batuta’nın hatı­ralarını yazma işini 1355 yılının Ocak ayında tamamlamış­tır, İbn-i Batuta 1369 yılında vefat etmiştir.

İlk yolculu­ğunda Kuzey Afri­ka’dan geçerek Mı­sır’a varmış, Nil va­disinden birinci şela­leye kadar gitmişti. Yalnız o sırada bu bölgede savaş yapıl­makta olduğu için geri dönerek Suri­ye’ye burada da faz­la kalmayarak İran’a ve ikinci defa Mek­ke’ye gelmiş, bura­dan da Kıpçak eline kadar uzanmıştır.

İbn-i Batuta Kıpçakların yaşayışı üzerine çok ilgi çekici bilgiler vermiştir.

Batuta 1342’de 2000 atlı ile Çin’e gitmek üzere yola koyulmuştu. Çin impa­ratoruna birçok yüksek değerde hediyeler götürüyordu. Kervan yolda yerli kabilele­rin hücumuna uğradı, yağma edildi. İbn-i Batuta da Delhi’ye dönmek zorunda kaldı ikinci defa yola çıkışında önce Malakar kıyılarına geldi, burada deniz yolculuğuna elverişli rüzgârları beklemek için üç ay kaldı

İbn-i Batuta, Tombukta’ya kadar gitti. Coğrafya bakımın­dan İbn-i Batuta Su­dan ile Nijerya böl­gesinin gerçek kâşifi sayılmaktadır. Zengibar Hint -Kuş, Maldiv adaları ve Sumatra’ya dair verdiği bil­giler sonradan kap­tan Gudlain, J.Wood Soltorgraje gibi batılı gezgin ve uzmanlarca doğrulanmıştır.

İbn-i Batuta Asya ve Afrika’nın birçok ülkeleri hak­kında coğrafya ve ta­rihle ilgili pek değer­li bilgiler verir. Bun­lar arasında Sudan’­daki zenci Manding devleti hakkındaki notları ile bu devleti unutulmaktan kur­tarmıştır. Bundan başka kitabın Hindis­tan bölümünde bu ülkenin tarihini anlat­makla yetinmemiş, buradaki sosyal sınıf­lar, toplum hayatı ve gelenekler üzerin­de çok zengin bilgiler vermiştir.

İbn-i Batuta kitabında çağındaki birçok Türk ülkelerini de çeşitli yönleri ile anlatır.Yukarda adı geçen Kıpçak elin­den başka gezi notlarında Luristan Atabeylerine, İlhanlılara, Çoban oğulları’na, Artuklıların İlgazı koluna da geniş yer ve­rilmiştir, İbn-i Batuta bu ülkelerdeki komutanları, bilim adamlarını, ordu ve hükümet kuruluşlarını uzun uzun anlatıyor.

Osmanlı devletinin kuruluş çağında Anadolu’daki Türk beylikleri üzerine de İbn-i Batuta’nın kitabında çok zengin bil­giler vardır. Bu ara^a Osman beyin oğlu Orhan Gazi’ye çok önemli bir yer ayır­mıştır. Osmanlı devletinin temel müesse­selerini meydana getiren Orhangazi’nin yüze yakın kalesi ol­duğunu, bu büyük devlet başkanının durup dinlenmeden bunları kontrol etti­ğini ve daima cenge hazır olduğunu öve­rek anlatır. Anado­lu’ya dair verdiği bilgiler arasında ahilere dair olanlar çok ilgi çekicidir. İbn-i Batu­ta çifte bir sosyal ga­ye ile kurulmuş olan Ahiliğin tüzükleri buyrukları üzerine geniş bilgiler verdik­ten sonra, büyük askeri şeflerin bu ahilerden seçildiğini de söyler.

İbn-i Batuta’nın kitabında bütün bu coğrafya ve tarih bilgilerinden başka, ge­zip gördüğü yerlerde yaşayan insanların yeme içme ve giyinişlerine, kullandıkları vasıtalara da büyük yer ayrılmıştır. XIV. Yüzyıldaki İslam dünyasının ekonomi san’at ve ulaştırma v.b. işleri üzerine araş­tırma yapanlar için İbn-i Batuta’nın kitabı çok değerli bir hazinedir.

Seyahatnamesinden bazı seçmeler:

Anadolu ve insanını şöyle anlatır: “Bilad-i Rum denilen bu ülke dünyanın en güzel memleketidir. Allah, güzellikleri öteki ülkelere ayrı ayrı dağıtılırken, bu­rada hepsini bir araya getirmiştir. Burada dünyanın en güzel insanları, en temiz kı­yafetli halkı yaşar ve en nefis yemekler pişirilir. Allah’ın yarattıkları içinde en şefkatli olanlar bunlardır ki, bundan ötürü “Bolluk, bereket Şam’da şefkat ise Anadolu’dadır. “denilmiştir.

Ahi’lerden şöyle bahseder:

“Ahi-kardeş demektir. Ahiler, Anadolu’ya yerleş­miş bulunan Türk­menlerin yaşadıkları her yerde, şehir ka­saba ve köylerde bu­lunmaktadırlar. Memleketlerine gele­ni yabancıları karşı­lama, onlarla ilgilen­me, yiyeceklerini, içeceklerini, yata­caklarını sağlama, onları uğursuz ve edepsizlerin ellerin­den kurtarma, şu ve­ya bu sebeble bu ya­ramazlara katılanları yeryüzünden temiz­leme gibi mevzularda bunların eş ve emsallerine dünyanın hiç­bir yerinde rastlamak mümkün değildir.

Ahi, evlenmemiş, bekâr ve sanat sahibi olan gençlerle diğerlerinin kendi aralarında bir topluluk meydana getirip içlerinden seçtikleri bir kimseye denir. Bu topluluğa da Fütüvvet gençlik adı verilir, önder olan kimse bir tekke yaptırarak bu­rasını halı kilim kandil ve benzeri eşya ve gerekli vasıtalarla donatır. Kardeşler gündüzleri geçimlerini sağlayacak kazanç el­de etmek üzere çalışırlar ve o gün kazan­dıkları parayı ikindiden sonra topluca ge­tirip öndere verirler. Bu para ile tekkenin ihtiyaçları karşılanır, topluca yaşama için gerekli yiyecek ve meyveler satın alınır. Mesela o sırada beldeye bir yolcu gelmiş­se, onu tekkede misafir ederler ve alınan yiyeceklerden ikram ederler. Bu tutum yolcunun ayrılışına kadar sürer gider. Bir misafir olmasa bile yemek zamanında yi­ne hepsi bir araya gelip topluca yemekler yerler ve ertesi sabah işlerine giderek ikindiden sonra elde ettikleri kazançlarla rehberlerinin yanına dönerler. Bunlara Fityan-Gençler, rehberlerine ise daha ön­ce de söylediğimiz gibi Ahi-kardeş adı ve­rilir. Ben, dünyada onlardan daha güzel davranan kimse görmedim. Şiraz ile İsfa­han halkının davranışları onları andırmak­ta ise de, bunlar gelen ve giden yolculara daha fazla alâka ve saygı göstermekteler, şefkat ve iltifatta onlardan daha ileride bulunmaktadırlar.

Antalya’ya varışımızın ikinci günü idi, bu gençlerden biri Şeyh Şehabeddin-i Hamevi’nin yanma gelerek onunla Türkçe konuştu. O zaman Türkçeyi henüz anla­yamamakta idim. Sırtında eski, yıpranmış bir elbise, başında da keçe külah vardı. Şeyh bana dönerek, bu adamın ne dedi­ğini biliyor musunuz? diye sordu Bunun üzerine, seni ve yanındaki arkadaşlarını yemeğe davet ediyor, demesiyle doğrusu buna hayret ettim ve evet dedim. Adam ayrılınca Şeyhe, bu adam fakirdir, bizi ağırlayacak kudreti yoktur, onu zor du­rumda bırakmak istemeyiz, dedim. Bunun üzerine, Şeyh güldü ve bu adam genç kar­deşlerin rehberlerinden biridir, kendisi sayacı ustalarındandır, cömertliği ve kerem karlığı ile tanınmıştır. Sanatkârlar arasında aşağı yukarı ikiyüz yoldaşı var­dır. Onlar kendisini önderliğe seçtiler ve bir tekke yaptırdılar. Şimdi gündüz ka­zandıklarını geceleri sarf etmektedirler, cevabını verdi.”

Birgi ile alakalı malumatı verdikten sonra gökten düşen bir taştan bahsediyor: Yine bir toplantı sırasında Bey, bana gelip gökten düşen bir taş gördün mü? diye sor­muş, ben de : -Ne gördüm, ne işittim. Ce­vabını vermiştim. Bunun üzerine Birgi dı­şına böyle bir taşın düşmüş olduğunu söyleyip adamlarını çağırtır ve onlara ba­his mevzuu taşın getirilmesi emrini verdi. Bu adamlar simsiyah, sert ve kaypak bir kayayı alıp getirdiler. Ağırlığı zannıma göre bir kantar çekmekte idi. Bey, bu de­fa taşçıları çağırttı. Bunlardan dört usta gelip divan tuttular. Taşın parçalanması emredilince ellerindeki balyozlarla hep birlikte taşa dörder kere vurdularsa da birşey olmadı. Buna şaştım kaldım. Bey, bu tecrübeden sonra taşın götürülüp eski yerine konmasını buyurdu.” Osmanlı Devletinin ikinci hükümda­rı olan Orhan Beyi şöyle anlatır: “Bursa’nın hâkimi Osmancık oğlu îhtiyaru’din Sultan Orhan Beğ’dir. (Cık, Türkçede kü­çük manasında bir ektir.) Bu hükümdar Türk padişahlarının en ulusu olduğu kadar, toprak, asker ve varlık bakımından da onların en üstünü bulunmaktadır. Hakimi olduğu yüz kadar kale vardır ki, çoğu zamanını bunları dolaşmakla geçirir ve her kalede bir müddet kalarak durumla­rını anlamak, noksanlarını tamamlamakla meşgul olur. Hiçbir şehirde, hiçbir suret­le bir aydan fazla oturmaz, aralıksız ola­rak kâfirlerle savaşı sürdürür, onların kale­lerini bir bir kuşatarak fetheder.”

İbn-i Batuta’nın Anadolu’daki çeşit­li şehirler ve şahıslar hakkında verdiği bil­giler üçyüz sene sonra bu yerleri dolaşan Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde de bulunmaktadır.