Sızıntı Arşivi

Kasım 1981 · s. 26 · 6 dakikalık okuma

Tereddütler Etrafında

Sızıntı · Din Ve Ahlâk

Günümüzde insanlığın kaderiyle oynayan süper devletler oldukça güçlü ve istikrarlı görünüyorlar. Bu ise, bizler gibi üçüncü sınıf devletlerin sürekli ezil­mesi demektir. Bunu sizin iyimserlik ve ümit vericiliğinizle nasıl telif ederiz?

—Şimdiye kadar bu soru, bir kaç yerde sorulduğuna göre, umum insanımızın sorusu nazarıyla bakabilir ve o zaviye­den ele alabiliriz. Ancak, cevaba geç­meden evvel, sorunun içindeki bir kaç hususun vuzuha kavuşturulması lazım­dır:

Evvelâ süper devletlerin ne istikrarlı ne de tam güçlü olduklarını kabul etmek doğru değildir. Hele istikrarlı gibi görünen bu süper güçler karşısında, bizleri daima mağlup, daima yenik görmek, katiyen isabetli sayılamaz kaldı ki muvakkatan onları güçlü ve istikrarlı farz etsek bile; inancın, azmin, ümidin eritip yerle-bir edemeyeceği şey yoktur. Bu itibarla da, inanan insanların, bedbinli­ğe, karamsarlığa düşmelerine hiçbir sebeb yoktur. Karamsarlık, inanç pla­nında kaybedenlerin ruh hali ve onların ayrılmaz lâzımıdır.

Mamafih, biz, yine de ümit var olmamı­zı gerektiren hususlara - hiç olmazsa bir kaçma - temas etmenin faideli ola­cağı kanaatindeyiz

1- Herşeyden evvel, süper devletlerin güçlü ve istikrarlı görünmesi, hakkı tamtemsil edecek bir alternatifin bulunmayışındandır. Hak, kendine has çizgide temsil edildiği gün, “kuvvet haktadır”. Hakikatli düsturuna binaen, onu temsil eden DÜNYA’ nın, sıçrayıp yerini alma­sına hiçbir kuvvet mâni olamayacaktır.

2- Güçlü ve hâkim olmak için, kainattaki yüce hikmetlerin sezilmesi: ilimlerdeki tıkanıklıkların çözülmesi; top­lumu teşkil eden fertlerin iç ve dış “do­natıma” ulaştırılması ve yüce hedefle­re ancak, yine yüce vesilelerle ulaşıla­bileceğine inanılması gibi, hakikatlerin bilinmesine ve yaşanmasına ihtiyaç vardır ki; “Dünyamız neden geri ve başka dünyalar neden ileri?” sorusu­na cevap verilmeye uğraşıldığı yerde, kısmen bunun üzerinde de durulmuş ve cevap verilmişti.. Ona binaen, burada kısa kesiyoruz.

3-Şimdiye kadar, Dünya üzerinde, bizim durumumuza düşmüş sonra da yeniden derlenip toparlanmış o kadar çok millet vardır ki, dağ-silsilelerine ben­zeyen bu iniş ve çıkışlara bakınca, in­san, ne dere yataklarının ne de yüksek şahikaların ebedî olamayacağı kanaati­ne varmaktadır.

Bu itibarla, en çukur yerlerle, en hey­betli zirveler arasındaki bu yer değiştir­meler, bugün de olma istidadındadır ve yeryüzünde bunu engelleyecek hiçbir güç mevcut değildir. Evet, ne Sezar ve Napolyon un, ebedî diktatörlük düşün­celeri ne de Yavuz Selim ve” Kanunî gibi eşsiz cihangirlerin “devlet-i ebet-müddet” fikirleri, zamanın değiştiriciliği ve eriticiliği karşısında dayanamamıştır. Zaman bu muhteşem taç darları da, on­ların düşüncelerini de, o herşeyi aşındı­ran bağrında ezmiş öğütmüş ve yok etmiştir.

“Sultan Süleyman’a kalmayan dünya; Bu dağlar yerinden ayrılır bir gün.”

Tatlı eserleri ve canlı hatıralarıyla ebediyet gamzedenler, “ebet-müddet” mesut ve bahtiyar olsunlar!..

4-Dünyadaki umumî manzara, içtimaî coğrafyada meydana gelecek değişikli­ği mecburî ve kaçınılmaz olarak göster­mektedir. ‘Evet, bugün dünya, binbir huzursuzluğun boy gezdiği; binbir meselenin çözüm beklediği; doyma bil­meyen hırsların, insanlığın kaderiyle oy­nadığı ve üç-beş beyinsiz deve çobanı­nın birer gece baskınıyla sıçrayıp başa geçtiği garabetiyle, anlaşılmazlardan öte anlaşılmaz bir hal almıştır. Meselâ:

a- Yirminci asırda, yeniden cihan hü­kümdarlığı fikrinin uyanması ve bu uğurda sürdürülen işgaller; idarî inhi­sarlar ve hortlayan hırslar, tama’lar gün geçtikçe dayanılmaz bir hal almakta­dır. Bu ise, “üçüncü dünya” dediğimiz bu âlemin gözünü açmış ve kendine gelmesine yardım etmiştir. Aslında bu durum, istismarcı güçlerin hergün biraz daha artan tedirginliklerinden ve hırçın­laşmalarından da bellidir. Ezilen bu dünyanın, bu kadar huşunet görüp, bu kadar hırpalandıktan sonra, kıpırdan­mamasını düşünmek aklın alacağı şey değildir...

b- Dünyanın bazı kesimlerinde, asır­lardan beri horlanan ve irdenen bir kısım ırklar, çok ciddi olarak derlenip toparlanma ve dünya ile hisaplaşma kararlılığı ve gayreti içindedirler. Bunla­rın, öncüler veya destekçiler olarak sahneye çıkmaları ve beşerî düşünceye yeni şeyler ilave etmeleri; hatta yeni bir hayat felsefesi, yeni bir bakış zaviyesiyle gelmeleri münakaşa edilmeyecek kadar katî gibi görünmektedir. Binaen­aleyh, içtimaî coğrafyanın, bu yönden de ciddî ırgalanmaya ve değişikliğe uğ­raması, kaçınılmaz ve bedihî gibidir,

c- Dünyanın belli yörelerinde, korkunç bir lüks ve israfın hüküm-ferma olması­na mukabil, bir diğer kesiminde “teğallübler, esaretler; tahakkümler, me­zelletler”hergün biraz daha artmakta­dır. İçtimaî terazideki bu dengesizlik, her iki toplumu süratle birbirine toslamaya götürmektedir. Böyle bir toslama­da hasımlardan biri mezara kaldırılır­ken, hiç şüphesiz, diğerleri de, oksijen çadırına alınacaktır. Tabakat-ı beşer çapındaki bu umûmî çalkantıda, “üçüncü dünya” dediğimiz, bu mazlumlar, mağdurlar ülkesi iyi bir durum değerlendirmesi yapabilirse buumûmî arenadaki boğuşmadan zarar­sız çıkabilir!.

Evet, bugün her ülkenin, onu derin­den derine düşündüren dâhilî dert ve sıkıntıları; üst-üste yığılmış halledilmedik problemleri ve buna ilaveten, yer yer kendini gösteren açlıklar sefaletler ve nüfus kesafeti gibi faktörler bu Dünya­nın pek de olduğu gibi devam edeceği teminatını vermemektedir. Kaldı ki Dün­ya, daha şimdiden gerildikçe gerilmekte ve zayıf noktalarında bir sürü çıbanbaşı belirmektedir. Eskiden devletlerin halledeceği çok az mesele bulunurdu. Bununla beraber yine de bir sulh-u umumî temin edilemezdi. Oysaki şim­di, asırların birikimi çözüm bekleyen bir sürü mesele var ve bu meselelerden her biri, tek başına, beşeri birbirine katacak kadar çaplı ve derindir. Hadise­ler haritasına göz atıldığında durumun herkes tarafından anlaşılacak kadar açık seçik olduğu görülecektir:

Bir tarafta hiç değişmeyen; değiş­mek şöyle dursun, hergün biraz daha karmaşıklaşan İslâm dünyası, “Babil kulesinin harabiyeti anındaki, tebelbül-ü akvam denilen” ve ezen dâhilî ve harici hasımlarına karşı ciddî bir metafizik ge­rilim içindedir. Bu dünya, er-geç haritada göründüğü gibi kendini bir yamalı bohçaya benzeten hasımlarının karşısına dikilip, onlarla hisablaşacaktır Tabii kendini binbir paradoksa boğan­larla da..

Evet, vakıa bu dünyada, kırmızıya dil-beste olanlar; maviye alkış tutanlar; sarıya destan çekenler vardır. Ama ne olursa olsun, artık, süper güçler bunla­rı, kendi hisablarına bir çizgide toplayamayacak ve istismara muvaffak olama­yacaklardır. Hele, bugüne kadar ona kan kusturanlar, kendi bünyeleri itiba­riyle de delik deşik olmuşlarsa.. Bun­lardan batı - bütün beylikleriyle - ken­di yetiştirdiği gulyabanîlerin endişeli rü­yaları altında, iliklerine kadar korku için­dedir. Asya’daki kızıl imparatorluk ise sarısıyla çekişmeli ve kendi içinde balonlaşmış; her an patlamaya hazır, uyutulmuş cumhuriyetçiklerin (!) kendilerine gelecekleri korkusuyla tir tir titre­mektedir. Ama korkunun ölüme fayda­sı yoktur. Beklenen şey olacaktır ve bunun önünü kimse alamayacaktır. Kim bilir, belki de bir asırdan beri zaman ve hadiseler mektebinde ders gören soydaşlarımız ve inanç arkadaşlarımız, yola çıkmaya hazırlanmışlardır bile..

Bu itibarla pek yakın bir gelecekte, hem de neslimizin büyük bir kısmının görebileceği pek yakın bir gelecekte, ölüm yarışına girmiş süper güçlerin, birinin fena bulup gitmesine, berikinin de tesirsiz hale gelmesine mutlaka şahit olunacaktır.

Vakıa, böyle birşey istemek - hele mesleği sevgi ve mürüvvet olanlar için - asla tecviz ye tasvip edilemez. Ne var ki, insanlar o yolda olunca Yüce Yaratıcı da esbabına tevessül (1) edilen şeyleri yaratacaktır. Onların fiilî isteklerine binaen yaratacağı için de kimsenin itiraza hakkı olmayacaktır. Hele O’na karşı hiçbir zaman!..

Bu arada, sırtında yıllanmış cürümler taşıyanlar cezalarını görürken, telef olan bir kısım masumlar da kazandıkla­rı manevî mertebe ve hadd-ü hisaba sığmayan ücretlerle tatmin edilmiş ola­caklardır.

Kimbilir, belki de asırlardan beri in­sanlığa musallat bir düzine ferâine’nin (2) yıkılıp gitmesi için de, buna ihtiyaç vardır.

Evet, iki cihan harbi yedeklerinde bir sürü yeni düşünce, yeni kadro ve yeni liderlerle geldiği gibi, tabakat-ı beşer çapındaki bu son çalkanmada da, bir kısım bakir düşünce, daha doğrusu hep bakir kalan düşünce, cedit ve ceyyid kadrolarıyla gelecektir. Elverir ki, DÜNYA’ mızın basiretli idarecileri bu kanlı arenadan ustalıkla çıkmasını bilsinler veya bu boğuşmaya, kendilerini zarara sokacak şekilde karışmasınlar.

O’nun hikmetlerini seyretme ne tatlı bir temaşa, O’nun-kudret ve kuvvetine i’timat etmek ne müthiş bir kuvvet membaıdır!

(1) Tevessül: Sarılmak başvurmak

(2) Ferâine: Firavunlar.