Kasım 1986 · s. 413 · 4 dakikalık okuma
Huzur

Mehmet Emin Arslan
Zengin bir ailenin tek çocuğuyum. Hayatı anlamağa başladığımda kendimi iki ayağı tutmaz buldum. Beni taşıması gereken fakat benim onu taşımak zorunda kaldığım ayaklarımın felçli olması beni derinden üzüyordu. Başka insanlardan farklı oluşum kendimden yakınlarımdan nefret etmeme sebeb oluyordu. Çok kereler intihar etmeyi planladıysam da içimdeki aşamayacağım kadar büyük olan yaşama arzusu beni bu fikrimden caydırıyordu. Tek nefret etmediğim varlık babamdı. Her akşam odama gelir uzun uzun saçlarımı okşar, halimi hatırımı sorar) aldığı oyuncak varsa, nasıl oynayacağımı anlatır, benim rahatlamam için gereken herşeyi yapmaya çalışır.
Ömrümün büyük bir kısmını perde/erin daha fazla aralanmasına müsaade etmediğim loş bir odada geçirdim. Günlerce oyuncaklarım ve kitaplarımla kapalı kalırdım odamda. Beynimde asılı duran dev gibi “Niçin?” sorularına yegane siperimdi loş odam, kitap ve oyuncaklarım. Boş kaldığım zaman beynimde niçin soruları raks etmeğe başlar, ruhi hayatımı alt üst ederdi. Niçin ben diğer insanlardan farklıyım? Niçin ayaklarım yok? Niçin? Niçin??...
Babam her hafta değişik doktorlar getirirdi. Uzun uzadıya muayene ederler sonunda yüzlerinde hep aynı şekiller belirerek giderlerdi. Gelişlerinde loş odama kucak kucak ümit getirirler giderlerken de her şeyimi alıp götürürlerdi. Bir gün babama doktorları daha az getirmesini Ümitlerimi sarstığını söyledim. Ohaftadan sonra ayda bir veya iki kere geliyordu doktorlar.
Bir ikindi vakti odamda babamın son aldığı kitapları okuyordum, vakitsiz olarak babam girdi içeri. Bakışları ümit doluydu; yanıma durdu saçlarımı bir süre okşadıktan sonra heyecanlı heyecanlı konuşmaya başladı. Hayatımda duymak istediğim en güzel sözlerdi bunlar. Kurtulacaksın kızım! Artık tekerlekli sandalye ile yürümeyeceksin! Bu sözleri bir türkü gibi defalarca söyledi!.
Aradan iki gün geçmişti. Bütün eşyalarımı toplayıp uzun bir yolculuktan sonra, bir gölün kenarına kurulmuş olan hastahaneye geldik. Babamla birlikte benden başka aynı dertten muzdarip iki hastanın da bulunduğu bir odaya yerleştirdik eşyalarımı. İlk günler hayli sıkıcı olmuştu benim için... Daha sonra hastahaneye alışınca tekerlekli sandalyemle dışarda dolaşmaya başladım. Hastahanenin en küçüğü olduğum için hastalardan doktorlara kadar herkes tarafından seviliyordum. Zaman zaman erkekler koğuşuna da gidiyor onlara neşe kaynağı oluyordum. Bu da bana büyük bir moral kaynağı oluyor ayaklarımı unutturuyordu.
Hastahaneye iyice alışmıştım artık. Sandalyemin beni taşıyabildiği her yere rahatça gidip gelebiliyordum. Neşem yerindeydi, gelen doktorlar da ümit verici konuşuyorlar üç dört aya kadar kalkar diyorlardı. Gerçi tam manasıyla buna inanmıyordum ama içimde dağ gibi bir ümit geziniyordu.
Hastahanede sevmediğim tek şey erkekler tarafının ikinci koğuşunda pencere kenarında yatan adamdı. Her gittiğimde mutlaka ağlar görüyordum bu da içimde karanlıkların oluşmasına sebeb oluyordu. Oysa ki diğer hastalardan durumu çok iyiydi ve iki ayağı da sağlamdı. Niçin ağladığını öğrenmek istiyordum. Bir ara yaklaşmayı denedim. Bir gün sandalyemi ürkekçe yaklaştırdım. Korkuyordum. Geldiğimi fark edince bana doğru döndü gözyaşları arasından öyle bir tebessüm etti ki gönlümün feth olduğunu hissettim. Cesaretlenmiştim, sandalyemi iyice yaklaştırdım. Adamın gözleri parlıyordu. Yüzü ise güneş kadar temiz ve duruydu.
Ağlamasına hala devam ediyordu ama bunun yanında dudaklarındaki tebessüm de solmamıştı. Ellerini şefkatle uzattı, saçlarımı okşadı. Dolabından bir sürü çikolata çıkartıp bana uzattı. Çikolatalara çekingence uzandım. Adamın hala gözleri yaşlıydı. Niçin ağladığını soruverdim. Gözlerini yavaş yavaş gurup vaktindeki güneşe doğru çevirdi. “Çok küçüksün, niye ağladığımı anlayamazsın” dedi. Anlatması için ısrar edince dikkatli dinlemem için ikaz ettikten sonra bir rüya aleminde konuşuyormuş gibi tek tek canlı olarak konuşmaya başladı. Gördüğün gibi iki ayağım da sağlam. Lakin birisini kesecekler. Mutlaka benim bu ayakları verene karşı bir kusurum var. Şükrünü eda etmedim ki onları benden geri alıyor. İşte ağlamama sebeb bu. Yoksa herşey O ‘nun... Alır, verir... Aziz kılar, zillete atar. Herşey ellnde..
— “Yani şimdi sen ayağının kesilmesine ağlamıyor musun?” diye sordum. “Evet ayaklarımı Overdi, istediği zaman da alır.” Ayaklarımın sahibi deyince tuhafıma gitmişti. Kendisinden başka birisi daha mı vardı. acaba? Yine merakımı yenemeyip ayaklarının sahibini sorunca, “AL LA H” dedi. “Herşeyi yoktan var eden, güneşi kandil gibi yukarı asan, gece ile gündüzü meydana getiren insanları gördüğün herşeyi yaratan Allah.”
Adamın dudaklarından kalbine bir yol açılmıştı sanki. İçimde garip bir his belirdi. Ben de hergün hatırladıkça durmadan “Allah” diyordum, ama hakkında pek bir bilgim yoktu. Adam bir aralık daldı konuşmaya. Öbür alemden yaptıklarımızdan hesabını vereceğimizden, cennet ve cehennemden uzun uzadıya bahsetti “—Allah nerede?” diye sorduğum soruya ise “her yerde” diye cevap verdi. Bu gözlerle göremeyeceğimi anlattı.
Ayağı kesilecek de olsa yüzünde bitip tükenme bilmeyen bir tebessüm vardı. Hastahanedeki günlerimin büyük bir bölümünü o adamın yanında geçirmeye başladım. Zira bana ötelerden mesajlar okuyor, gönlümü serinletiyordu..
Artık o günden sonra kendimi inancıma yönelttim. Allah’ı yavaş yavaş tanıdıkça ayaklarımı unuttum. Sağlam olarak yaratılsaydım kim bilir Allah ‘ı tanımayacak, koskoca bir ömrü boşu boşuna geçirecektim. Şimdi mutluyum. Bu dünyada ayaklarımın olmayışına hiç üzülmedim zira öbür alemde ayaklarım bana verilecekti.
Hastahaneden döndükten sonra hayatım yepyeni bir güzellik ve huzur üzerinde devam etti. Hiç kimseden ve kendimden nefret etmiyorum. Odamın perdelerini tamamen açıyor, Allah inancını anlatan kitapları doyasıya okuyorum, üstelik öğrendiklerimi başkalarına da anlatmaya çalışıyorum.