Kasım 1986 · s. 415 · 12 dakikalık okuma
Bindörtyüz Yetmiş İnsanı
İhsan İnal · Jeo. Müh. · Bilim Felsefesi
![]()
Jeo.Müh.İhsan İnal
‘Evrim mekanizmasının (!) izahını gayretinde olan evrimci görüşün çabalamaları pek tabii boşuna değildir.Tamamının yanlışlığı rahatlıkla gösterilebilen, hatta çoğu ilim adamının alaya alaya alarak karşı çıkmakta olduğu ve 100 yılı aşkın bir süredir en hararetli müdafilerinin dahi gönül rahatlığıyla kabul edemeyecekleri bir hipotezin peşinden gidilmesinin ve onu ayakta tutabilmek için bunca gayret gösterilmesinin sebebi acaba ne olabilir? Bıkmadan usanmadan bu faraziyeyi savunanlar, acaba ne gibi bir menfaat gözetmektedirler? Biz onların çoğunun bu faaliyetleri arkasında, Yüce Yaratıcı’yı inkar etme niyetinin mevcut bulunduğunu görüyoruz. Zira, bilhassa bazı materyalist çevrelerce yönlendirilmeye çalışılan (evrim senaryosunun) son halkasında, insanın diğer canlıların tekamülü neticesi meydana geldiği iddia edilerek, yaratılış inancını yıkıp, yerine inançsızlığı yerleştirme arzuları yatmaktadır. Bunun için de insana morfolojik ve fizyolojik olarak en çok benzeyen maymun, insanın atası olarak seçilmiş ve ilk iş olarak da maymunmaymunumsu insan-insan geçişi faraziyesine payanda olacak deliller aranmaya başlanılmıştır. Daha sonra da biyolojik sınıflandırma kaideleri, bu iddia makul gösterilecek şekilde revizyona tabi tutulmuştur. Neticede “evrim”e inananlar tarafından insanındahil edildiği primatlar (maymunlar) takımı şöyle tasnif edilmiştir:
Primatlar (Maymunlar)
Alt Takım: 1- Prosimian (İlkel Maymunlar)
1- Lemur (Uzun kollular)
2- Loris (Toparlak vücutlular)
3- Tarsier (Uzun kollu ve uzun bacaklılar)
Alt Takım: Il- Anthropoiden (Dik yürüyen may
munlar)
1- Platyrrhina(Yassı kemikliler-Yeni
Dünya ve Güney Amerika may
munları)
2- Catarrhina (Yuvarlak, uzun ke
mikliler - Eski Dünya maymun-
la rı)
a- Apes (İleri yapılı maymunlar:
Gibbon, orangutan, şempanze,
goril, babon)
b- insan.
Bu sınıflamada: Prosimianlar, primatların ilk temsilcileri olarak kabul edilmekte ve bunların evrimleşmesiyle diğer bütün maymunların meydana geldiği farzedilmektedir. Halen mevcut olan Prosimian’lar; lemur, loris ve Tarsier’leri (Madagaskar’da yaşayan daha basit yapılı maymunları) ihtiva etmektedirler.
Primatların bir insektivor (böcek yiyen) soyundan gelmiş olduğu iddia edilmekteyse de, diğer ara fosiller gibi primatları böcek yiyenlere bağlayan geçiş formu fosili de gösterilememiştir. Primatlar mevzuunda otorite olan Elwyn Simons: “Son bulunan fosillere rağmen, primatların orijini hakkında hala hiç birşey bilmediğimizi, primatların geçmişlerine ait gizlilik perdesini kaldıramadığımızı kabul etmeliyiz.” (*) demektedir. A.J. Kelso da bu konuda şunları belirtmektedir: “...böcek yiyicilerden, primatlara geçiş, fosil. lerle ispatlanamamıştır. Bu geçiş hakkında başlıca bilgimiz, yaşayan formlara bakarak yaptığımız tahminlerden ibaret kalmaktadır.” (* *) A.S. Romer ise, bir maymun türü olan lemurların ortaya çıkışı hakkında:
“...Galiba, bilinmeyen bir sahadan göçmen olarak geldiler.” (* * *) demekle yetinmek
tedir.
“Evrim”e inananlar tarafından insanın atası olarak kabul edilen hayvanların (primates) fosilleriyle insana ait bazı hususiyetler arasındaki farklılıkları şöylece özetlemek mümkündür:
1- İnsan iskeletinin ebadı, bu fosillerin herbirinden daha büyüktür.
2-Muhtelif primates türlerinin iskeletlerinde, vücudu teşkil eden kemiklerin uzunluğu ve yapısı incelendiğinde, insanınkilerle bunlar arasında çok büyük farklılıkların olduğu görülür:
a- İnsanda kollar, ayaklara nazaran daha kısayken, primateslerde tersine, ön üyeler arkadakilerden uzundur.
b- İnsan, ayakları üzerinde dik durumda yürüyecek, goril ve şempanze öne eğik olarak ve zaman zaman kollarıyla yere dayanmak suretiyle yürüyebilecek bir iskelet yapısına sahiptir.
c- İnsan ve primateslerin ayak şekilleri ve kemikleri birbirinden çok farklıdır.
d- İnsanın kolları zayıf ve ince yapılı iken, maymunlarınki ağaçlara tırmanmaları esnasında vücudlarını kolayca yukarı çekecek şekilde kuvvetli ve kalın yapılıdır.
e- İnsanın bacak kemikleri düz ve uzun olduğu halde, maymunlarınki kısa ve eğridir. Ayrıca insanlarda femur (uyluk kemiği) humerus’tan (pazu kemiği) onun % 20’si kadar daha uzunken, goril ve şempanzede bu iki kemik hemen hemen aynı boydadır.
3- İnsanın
kafatası yuvarlakken, maymunlarınki oldukça yassıdır.
4- İnsanda yüz bölgesinin genişliği, maymunlarınkinden daha azdır.
5- İnsanda alt çene ucu sivrice bir yapı hususiyeti arzederken, maymunda sağ ve sol çenelerin yuvarlak bir hat teşkil etmeleri sebebiyle bu sivrilik bulunmaz.
6- Çene eklemi, çenenin sağa-sola, öne-arkaya doğru maymunlarda rastlan mayan bir serbestlikle hareket etmesine imkan verecek yapıda olduğundan; insan azı dişlerindeki çıkıntılar maymunlarınkinden daha fazla aşınmaktadır.
7- İnsanın diş yapısı; büyüklüğü ve çene kemiklerine giriş açıları itibarıyle maymunlarınkiyle kabil olmayan bir farklılık arzeder.
Şimdi, bu
yapı farklılıkları göz önünde bulundurularak evrimcilerin ilkel maymun- ileri
maymun-insan geçişine ait iddiaları tekrar ele alındığında;bir kere daha
insanın her yönüyle kendine has orijiniyle yaratılmış müstesna bir varlık
olduğu; sadece birkaç uzvunun kabaca insana benzemesi yüzünden, büyük bir
zorlamayla hominid olarak takdim edilmeye çalışılan çeşitli zamanlarda yaşamış
bu hayvanların fosilleri, yaşlarına göre bir sıraya konduğu zaman, evrimleşmeyi
düşündürecek en ufak bir emarenin dahi görülemediği neticesine varılacaktır.
Çünkü aniden ortaya çıkan bu hayvanlar; ya bir maymuna ait olduğu kesin olan
fosiller bırakarak hayat sahnesinden çekilmişler, ya da milyonlarca yıldır
postlarının bir tek kılı dahi değişmeden aynen yaşayagelmişler, fakat geçen
zaman içinde asla insana has karakterler kazanmamışlardır. Bu eldeki fosil
materyalin objektif bir değerlendirmesiyle, hiçbir şüphe ve tereddüde mahal
bırakmayacak bir açıklıkla ortaya çıkan kaçınılmaz bir neticedir. M. Henry
Morris, bu konuyu şöyle noktalamaktadır: “Maymunla insan arasında bağlantı
sağladığı iddia edilen bütün yaratıklar; bugün artık kesin olarak ya insan veya
maymun olarak tanımlanmış ve yapılan sahtekarlıklar olduğu gibi ortaya
çıkarılmıştır.” (* **)
Mesela 25—500.000 yıl önce yaşamış olduğu iddia edilen Neanderthal, 500.000 yıl önce yaşadığı öne sürülen Java, 1 .500.000 yıl önce yaşadığı tahmin edilen Pekin, 1.750000 yıl yaşında olduğu tesbit edilen Zinjanthropus ve Homo Habilis, ve 1.800.000 ile 2.500.000 yıl öncesinden kalma iki Australopithecus canlılarının fosillerinin iddia edildiği gibi insan değil maymuna ait olduğu kesin olarak ispat edilmiştir (*****)
“Evrim”e ait bu görüşlerin yanlışlığını açığa çıkarma imkanı sağlayan birçok yeni usuller geliştirilmiştir. Bunlardan rekonstrüksiyon, paleontolojik ve antropolojik pek çok probleme çözüm imkanı sağlamış olan faydalı ve kullanışlı bir metoddur. Mesela, bu metodla, belirli bazı prensiplere uyarak, elimizdeki kafatasından faydalanmak suretiyle herhangi bir insanın simasını, gerçeğe oldukça yakın bir şekilde ortaya çıkarabilmemiz mümkündür. Bir iskeletin yaş ve ırkının bir antropolog tarafından tesbitinden sonra, adli heykeltraşlar çeşitli uzunluklardaki kurşun kalem çapında olan silndirik lastik çubukları “alın kemiğinin ortası, göz çukurlarının üst kesimleri” ve benzerleri gibi 26 ana noktaya yerleştirerek rekonstrüksiyon işlemine başlarlar. Bu çubuklarla, yağ ve kas dokusu gibi yumuşak kısımların derinliği tayin edilmiş olunur. Yumuşak dokular, cinsiyete ve ırka bağlı olarak farklı hususiyetler gösterirler. Çubuklar arası boşluklar, çubuk uzunlukları esas alınarak yumuşak kıvamlı bir sıva maddesiyle doldurulur. Böylece, kafatasının ait olduğu şahsın gerçeğe çok yakın siması ortaya çıkmış olur.
İşte bu teknikle şimdiye kadar bulunan en eski insan kafatasları üzerinde yapılan çalışmalarla elde edilen sima tiplerinin —eğer bu kafatasları gerçekte bir şempanze veya orangutan gibi bir maymuna ait değilse— günümüz insanınkilerden hiçbir farkı olmadığı görülmüş ve buna dayanarak da insanoğlunun anatomik yapısının mevcut varyasyonlar ile yaratıldığı günden bugüne ana hatları bakımından hiçbir değişikliğe uğramadan geldiği hükmüne varılmıştır.
Fakat bilindiği gibi, bir takım saplantılardan bir türlü kurtulamayan evrimciler bütün diğer ilim dallarına ait çalışma teknikleri gibi rekonstrüksiyon metodunu da şahsi değer yargıları ve peşin hükümlülükleri çerçevesinde tahrif ederek kullanmaktadır. Hatta bazen işi, sonradan bir domuza ait olduğu ortaya çıkan tek bir dişten; bütün bir erkek iskeleti ve bunun da rekonstrüksiyonuyla deri renginden, saç ve bıyık şekline kadar herşeyiyle tam bir insan modeli çıkarmakla bırakmayıp, buna eşinin ve çocuklarınınkini de ekleyecek kadar ileri götürebilmektedirler. Üstelik böylesine hayal gücüne dayanan ve tek bir ilmi gerçeği olsun yansıtmaktan fersah fersah uzak bulunan bu uydurma resimlerle, okullarımızda çocuklarımıza okutulan ders kitaplarından ailece seyrettiğimiz televizyon filimlerine kadar kültür hayatımızın bütün kesimlerini işgal ederek, yeni yetişen nesillerimizi iğfal etmekte ve halkımızın dupduru zihinlerini kirletmektedir.
Evrimle ilgili görüşleriyle tanınan Douglas Dewar bu sefil propaganda faaliyetleri karşısında hissiyatını şöyle dile getirmiştir: “Bir dişe, ufacık bir kafatası parçasına veya bir çene kemiğine dayanarak insanın hayali atalarının resimlerinin çizilmesi suretiyle toplumun kandırılması bir skandaldır, çünkü halk bu resimlerin tamamen hayal mahsulü olduğunu bilmemektedir.”
Bir başka ilim adamı, Ivar Lissnes, “Aber Goot Varda’ adlı kitabında bu mevzuyla ilgili olarak şunları belirtmektedir: “Yavaş yavaş hakikatleri öğreniyoruz ki, ilk insanlar vahşi değildi ve şundan da emin olduk ki buz çağında yaşayan insanlar katiyyen canavar veya yarı maymun değildi, çirkin yüzlü ve aptal görünüşlü de değildi. Büyük şehirlerin meşhur müzelerinde plastikten yapılmış yarı hayvan—yarı insan kafatasları teşhir ediliyor. Bunlara gülüp geçmek lazımdır. İşin tuhaf tarafı bu heykelcik ve resimleri koyu kahverengiye boyuyorlar, onları vahşi görünüşlü saç ve sakallarla süslüyorlar (!), dudaklarını öne sarkıtıyorlar, alınlarını iyice küçülterek maymuna benzetmek istiyorlar. Buz çağında yaşayan insanın derisinin koyu kahverengi olduğunu nereden çıkarıyorlar? Saçlarına, sakallarına bu maymunumsu havayı neye dayanarak veriyorlar? Halbuki fosiller ispatlıyor ki ilk insanların görünüşleri katiyyen bugünkülerden farklı değildi.”
1972 yılında, o zamana kadar “evrim”e delil olarak öne sürülmüş olan fosillerin hükmünü bir çırpıda kaldıran yeni bir fosil keşfedilmiştir. “Evrim’e inananları büyük bir telaşa düşürerek onları hayali evrim senaryolarını tekrar kaleme almaya seferber eden bu fosili, Kenya’daki Rudolf gölü civarındaki bir araştırmayı idare eden Richard Leakey’in asistanı olan Bernard Ngeo, bir sel çukurunda keşfetmiştir. Bulunan fosil, anatomi uzmanı Dr. Bernard Wood tarafından ilk etüdleri yapıldıktan sonra laboratuvar testlerine tabi tutulmuş ve neticede yaşının 2,8 milyon yıl olduğu anlaşılmıştır.
Bu fosil bulunmadan önce insanın atası 1,8 milyon yıl önce yaşayan Homo habilis’tir demekte olan evrimcilerin bir grubu, Leakey’in keşfi karşısında adeta şok geçirerek, bu defa da maymunların insandan evrimleşmiş olduğunu iddia etmeye başlamışlardır. “Modern People” adlı derginin Nisan—1976 sayısında yayımlanmış olan bir makaleden alınan ve Yerkes Emory Üniversitesi Bölge Araştırma Merkezi görevlisi Geoffrey Bourne’nin başı çektiği bu grubun fikirlerini yansıtan şu bölüm, evrime inananların tutarsızlığını göstermesi bakımından hayli enteresandır: “İnsanın daha ilkel bir varlıktan türediğini esas alan görüş her ne kadar Darwin’le popüler olmuşsa da, aslında maymunlar, kompleks yapılı maymunlar ve bütün basit yapılı primatlar, insandan türemiştir(!).
Türkiye’de de Ege Üniversitesi Fen Fakültesi öğretim üyelerinden Doç.Dr.Hüseyin İnce’nin önderlik ettiği bir grup, muhtemelen bu gibi gelişmeler karşısında evrim inancını çıkmazdan kurtarabilmek için, insanın maymundan değil, ayı veya kurttan evrimleşmiş olduğunu ileri sürmektedir.
Richard Leakey’in keşfettiği fosile isim olarak, kolaylık açısından Kenya Milli Müzesi’ndeki kayıt numarası olan 1470 rakamı uygun görülmüştür. bu fosilin kafatasında kaş çıkıntıları yoktur, beyin hacmi de günümüz insanınki kadardır
Aynı bölgeden, arkeolog Dr.Glynn İsaac, 300 kadar taş kırma ve parçalama aleti de çıkarmıştır. Bulunan bu cihazlarla ilgili olarak Richard Leakey şunları söylemektedir: “Bunlar, 2,8 milyon yıl önce buralarda yüksek bir zeka seviyesine ve hünere sahip kimselerin yaşamış olduğunun dilsiz delilleridir.
1470 insanın bulunduğu bölgenin fosil yönünden çok zengin olması, burada daha detaylı birçok araştırmaların yapılmasına sebep olmuştur. Meşhur paleontolog Dr. John Harris’de bölgede, ilk önce tıpatıp günümüz insanınkine benzeyen bacak kemikleri bulmuş, çalışmalarını biraz daha yoğunlaştırdıktan sonra da eksik olan baldır ve kaval kemiklerini keşfetmiştir. Yapılan tetkiklerde bu parçaların 2,6 milyon yıl öncesinden kaldığı, yani yaşlarının ilk bulunandan biraz daha genç olduğu anlaşılmıştır. Müteakip 4 ay içinde yapılan araştırmalarda Doğu Rudolf bölgesinde, yaşları 1 milyon ile 2,8 milyon yıl arasında değişen 35 adet insan fosil parçası bulundu. 1972 yılında Ekim ayında ise Bernard Ngeo tarafından, diş yıpranma derecesinden 6 yaşında olduğu hesaplanan bir çocuk fosili bulundu. Yaş tayin metodlarıyla bu çocuğun da 1470 insanıyla aynı devirde, yani günümüzden 2,8 milyon yıl önce yaşamış olduğu anlaşılmıştır.
Bu çalışmaların neticelerini Richard Leakey şöyle özetlemiştir: “Bütün bu keşifler, insanın gelişme tablosunda yeni bir köşe açmamızı icabettirmektedir. Ben büyük bir güvenle diyorum ki, bir gün Kenya’daki insan izlerini 4 milyon yıl öncelere kadar takip edebileceğiz.” Gerçekten de zaman, Richard Leakey’in bu tahmininin doğru olduğunu, “fazlasıyla” ispat etti...
EN YAŞLI KADIN İSKELETİ
“LUCY” DİR DERKEN...
Meşhur Amerika’lı arkeolog Donald Johanson ile arkadaşı Maitlend Edey, Etiyopya’da, Kızıldeniz’den ikiyüz kilometre kadar batıdaki kurumuş bir gölde yaptıkları 8 yıllık uzun ve yorucu çalışmalardan sonra, 1974 yılında bir iskelet buldular.
Araştırmanın seyri esnasında bu ilim adamları önce bir kafatası kubbesi kemiği, sonra biraz daha derinde bir uyluk kemiği ve böylelikle, o civarda giderek iskeletin diğer kısımlarını keşfettiler. Yapılan incelemeler neticesi bu fosilin bir kadına ait olduğu ortaya çıktı. İlim adamlarının Lucy adını verdiği bu kadın oldukça kısa boyluydu ve dişlerine bakılırsa çok genç yaşta ölmüştü. Hatta yapılan kemik analizleriyle kadının doğum yapmış olduğu bile anlaşılabilmiştir. Yaş tayin metodlarıyla günümüzde yaşayan kadınlarınkinden hiç farkı bulunamayan bu iskeletin, zamanımızın tam 3,5 milyon yıl öncesinden kalmış olduğu hesaplanmıştır.
Donald Johanson ve Maitlend Edey’in yazdıkları ve Robert Latfont yayınevinin bastığı kitapta bu konuyla ilgili olarak şunlar söylenmektedir: “Otuzbeşbin yüzyıl veya üç milyon beşyüz bin yaşındaki bu kadının belkemiğinin incelenmesi Darwin hipotezini yalanlıyor. Bu kadının bugünkü insanlarınkinden farklı olmayan belkemiği yapısı, bizlerin maymun soyundan gelmeyip; “insan olarak yaratıldığımız ilk günden” bu yana, hiç değişmeden yine insan olarak varlığımızı sürdürdüğümüzü ispatlıyor.”
Ayrıca yaklaşık bir sene sonra Kuzey Tanzanya’da bu görüşe kesinlik kazandıran yeni keşifler yapıldı. Kuzey Tanzanya’da Olduvai boğazının 50 km kadar güneyinde bulunan Laetoli bölgesinde çok eski ve zengin kalıntılar vardır. Bu bölgede ilk ciddi araştırmalar 1975 yılında Dr.Mary D.Leakey tarafından yapılmış ve volkanik kül tabakaları üzerinde günümüz insanınkine benzer ayak izlerine rastlanmıştır. Daha sonra National Geographic derneği ve Tanzanya hükümetinin desteğiyle bölgedeki araştırmalar yoğunlaştırılmıştır. Araştırmacılar 1976 yılında üçü lavlarla örtülü, ikisi bariz bir şekilde görülen beş ayak izi daha buldular. İzlerin insana ait olduğu kesinlik kazanınca bu keşif açıklandı. Bu buluşun ilim dünyasındaki yankıları bölgeye yeni araştırmacıların gelmesine yol açtı. Berkeley Kaliforniya Üniversitesinden bir araştırıcı, izlerin yer aldığı tabakanın yaşını tesbit etme işini üstlendi. Lav numuneleri üzerinde yapılan testler bu tabakaların 3,6 milyon yaşında olduğunu ortaya çıkardı. Daha aşağı tabakaların yaşı ise 3,8 milyon yıl olarak bulundu. Başka bir uzman da üstteki volkanik kül tabakasının bir ayda meydana geldiğini tesbit etti. İki tabaka arasında kalan ayak izleri bugüne kadar korunmuştur. Ayrıca bölgede izlerin yanısıra insan fosilleri de bulunmuştur. Bunlar bir çocuk iskeletiyle birlikte, iki erişkine ait bir üst çene parçası, iki alt çene kemiği ve birçok dişten ibarettir. Araştırmacılar, daha önce rastlanan ayak izlerinin; fosilleri bulunan bu insanlara ait olduğu görüşünü savunmuşlardır. Bu keşifler insanın dünya üzerindeki mevcudiyetinin “evrimcilerin insanın atası olduğunu iddia ettiği yaratıklardan çok daha eskilere uzandığını ortaya çıkarmıştır”
1984 yılı, bu fikri doğrulayıcı yeni bir keşfe sahne oldu. Kenya’daki Viktoria gölünde yer alan Ruzinga adasında yapılmakta olan bir araştırma esnasında 1984 yılında keşfedilen bu fosil, evrim inancına son ve yıkıcı darbeyi indirdi. Viktoria Müzesi idarecilerinin yaptığı açıklamada, Ruzinga adasındaki mağarada bugüne kadar hiç rastlanmamış hayvan kalıntıları arasında bulunan ve tıpatıp zamanımız insanınkine benzeyen bu taşlaşmış insan iskeletinin, günümüzün tam 18 milyon yıl öncesinden kalmış olduğunun hesaplandığı belirtilmiştir.
Zamanımıza kadar süregelen ve şüphesiz daha da devam edecek olan bu keşifler insanın hayvanlardan evrimleşmediğini; Allah’ın yaratmış olduğu bir tek anne ve babadan çoğaldıklarını her geçen gün biraz daha açık bir şekilde gözler önüne sererken, evrim inancının da artık rafa kaldırılması gereken modası geçmiş bir hipotez veya asılsız bir efsane haline geldiğini tekrar ve tekrar ispatlamış olmaktadır.
(*) EL. Simons, Annals New York Academy of Science Vol. 167, Sh. 319 . 1968
(**) A.J.Kelso, Physical Antropology, 2nd. Edition, J.B.Lippincoli, New York Sh. 142, 150, 151. 1973
(***) A.S. Romer Vertebrate Paleontology, 3 nd. Edition The University of Chicago Press. Chicago Sh.218. 1966
(****) Morris, Henry, M.Scientific Creationism, Sh: 171 - 178, 1974.
(*****) bkz “Evrim Anaforu ve Gerçek Sh. 410- 486”