Ocak 2002 · s. 616 · 6 dakikalık okuma
His ve Düşünce Ufku
Ağlayan gözyaşlarım
Gündüzün matem tutan ışığı
Süzülsün gözbebeklerime
Masum bir fırtına uyur bakışlarımda
Ne olur çağırma, kurak kalsın yanaklarım.
Derdimi bil, sükut et ey gece!
Bırak yıldızların özgür kalsın bu akşam
Onlara dokunmak,
Onlarla uyumak istiyorum.
Bakma gözlerime öyle siyah
Rengin yeter.
İstemem kolların, sarma vücudumu
Ellerin yeter
Divane rüzgar, sen de esme artık
Düşün küçük bir yaprak, dalda böcek
Düşün sonsuzluğa ağ kurmuş bir örümcek
Sen pencereme vuran yağmur damlası
Uykum damarlarında saklı
Aç pencereyi usulca yaklaş,
Sesini özleyen ruhumla kucaklaş.
Hikmet Yanık
Yağmur yağsa güze
Silindi hatıralar defterimden bir bir
Artık korkmuyor ellerim ayazlardan
Cebimde birkaç bozuk para şıngırtısı
Az kullanılmış anılardan satın alıyorum tenime
Üşümemek değil çıplaklığımı örtmekten
Silindi her kıvrım yüzümden bir bir
Konuşsam diyorum sebeplerimi sessizliğimle
Artık vazgeçiyor yüreğim bu paryalıktan
Birkaç kırık cümleye kapanıyor gözlerim
Damla damla harcanmış mevsimler gibi
Ağlamak diyorum konuşmanın yarısı
Ya diğeri derken ölüm tıkanıyor boğazıma
Yutkunuyorum sebeplerimi sessizliğimle
Şimdi güneşler yaza dönük feryat feryat
Aşk yüreğime simgelenmiş
Sonra gözümün bebeği gelmiş
Sarı yapraklardan dökülen her hatırayla
Bulutlardan yüzüme ince ince bir türkü inmiş.
Süleyman Güneş
Bir zamanlar
Bir yer vardı bir zamanlar, sevgi ve şefkat kucak kucağa uyurlardı
Yalan o kadar kıskanırdı ki doğruları, beklediğini bulamazdı bir türlü
Bakışlarda bir duruluk ve hasbilik vardı bir zamanlar
Hapsedilmişti kin ve hased, ağlarlardı.
Yağan yağmur var ya, işte onlar gözyaşlarıydı akan hüzünle
Düşük ateşte kaynardı, acı bir cezve kuru kahve
Ne güzeldi içmek, hopur hopur köpüğüyle
Peteklerde bal vardı, emek vardı, dert vardı, yoktu bir şey sahte
Soğuktu odalar ama nefeslerde fer vardı
Ellerinde fenerler, gezerdi kelebekler
Parıltılar sönmezdi, çocuklar üşümezdi bir zamanlar
Fedakarlık, vefadan ders aldı yıllarca
Yaşla dolardı gözler, coşunca kalb bir zamanlar
Adanmıştı gerçek ruhlar, bitmezdi geceler
Hep ağızda o kısa, fakat engin heceler
Ne değişti tatlı can, niye gözler yollarda?
Fotoğraflar analarda yıllarca saklı kaldı
Koskoca adamlar şimdi bomboş emekler
Gözyaşları sel oldu, hala dertli anneler
Toprak kokan kınalı eller, Kur’an okurdu bir zamanlar
Anlatamıyorum, çünkü ben de anlamıyorum
Vefa vardı, vefalı vardı, anlayan vardı bir zamanlar
Bir zamanlar bir zamanlar yoktu
Çünkü yaşanırdı o zaman bir zamanlar
Dönecek misin benimle hadi ne olur gel
Uzanacak bir gün bize de bir kutlu el,
Neşeyle uçardı ya etrafta küçük ruhlar
Bak kapanmış dizlerime ağlıyor çocuklar.
Murat Özdemir
Çölün rengi
Kulaklarıma dolan keskin uğultusuyla göz kapaklarıma kum taneciklerinden perdeler çekiyor rüzgar. Ve ben önümü göremiyorum. Ayaklarımı yakan sıcaklığında yumuşaklığını ve aşılmazlığını hissediyorum derin toz kümelerinin. Bileklerime dolanan kupkuru sarmaşıklar var, içine gömüldüğüm kumların derinliğinde. Adım atamıyorum.
Bak, bağları çözülen sargın dizlerim! Bu mecalsizlik, bu görmeyişlik ve bu kupkuruluk ancak buraya kadar getirdi seni. Bundan sonrası hayal, bundan sonrası ümit, bundan sonrası korkuya yenilmeyen sabır... Haydi, haydi çök artık önünü görmediğin sahraların tozlarına; haydi çök, asırlar öncesinin manidar gününde kumlara uzanmış develerin sükutunda... Ve bekleme yağmurlardan ne sağanağı, ne de kırkikindileri... Yağmur sende gizli. Şimşekler göz kapakların, yıldırımlar kirpiklerin ancak yüreğini darmadağın edecek. Ve rahmet namıyla indirdiğin yaşların rengarenk bir gülistan için...
Şimdi kaldır kafanı yüreğim! Uğultusunu alıp gitmiş rüzgarın sessizliğine, güneşin kurutan kavuruculuğuna, uçsuzbucaksız şu çölün renksizliğine bak! Böyle miydi ardından yıllarca koşup geldiğin coşkun? Böyle miydi kimliğini kumlara sarıp denizlerden uçuran enginlik? Gönüller böyle sessiz miydi asırların önünde, böyle çöl müydü gülüşler, yağmursuz muydu gözler birkaç damlaya hasret yığınlar gibi?
Çölün rengi vardı elbette... Çölün rengi maviydi, beyazdı, yeşildi, pembe–mor–sarıydı. Çölün üstünden gökkuşağı, altından ‘kainatın kuşağı’ geçerdi. Yağmurlar yağardı çağlayanlardan. Kumlar ıslanırdı... Yürekler koşardı sulara...
Çölün rengi kırmızıydı, O gülleri derdikçe... Güller de gülüşler yeşerdikçe, kırmızı güller güldükçe ve toprak bir Gül’ün elinde güllerle donandıkça, çöl kırmızıydı. O, bir yetimin başını okşayıp gözlerine baktıkça, bir karıncayı incitmekten sakındıkça ve yüreğiyle tüm insanlığı kucaklayıp, kırmızı güller sundukça, çölün rengi kırmızıydı... Çölün rengi yeşildi, bir hurma ağacının gölgesinde yeşeren sevdalarla, doğan yepyeni hayatlarla... Yeşilin tonlarıydı çölün rengi, yemyeşil bir seccade Habibullah’ın el değmemiş yaşlarıyla ıslandıkça; göz pınarlarıyla sulanıp, yemyeşil fidanlar boy attıkça... Caferi Tayyar’ın ruhuna şehitlik konunca... Bilali Habeşi kumlara çimen misali uzanıp, ağırlığından ağır kayaları tarttıkça... Çölün rengi Kabe yeşiliydi, ilk ezanlar göğün bağrına vurdukça... Çölün rengi maviydi, masmaviydi, adı anılınca gözlere yaş dolan o sevgili Miraç’a çıktığında... Her namazda yaşanan derin ulviyetiyle tahiyyat, nur katıyorken Rabbi Rahimi zikreden gönüllere, çölün rengi maviydi... Gök mavisi, su mavisi, sevda mavisiydi, aşkından inleyen kütükleri sükuta getirirken...
Çölün rengi pembeydi, çiğdem sarısıydı, eflatundu, ebruliydi sen yaşarken Efendim! Sonra, sen gittiğinde... Çölün rengi beyazdı, bembeyazdı gittiğinde... Ardından biz de gittik Efendim! Ama gerimizde ne bir beyazlık, ne de şeffaflık kaldı... Sevdanı yüreğimize gömdük sandık, sonra bir de baktık ki kaybetmişiz... Aşkını saklamasını bilemedik sinelerimizde. Çölleşen yüreklerimizde rengi soldu çölün.
Rüzgarın uğultusu kulaklarımızı, tozlar gözlerimizi dolduruyor şimdilerde... Ve o günlerden, eskilerden kalma bir sarmaşık ayaklarımıza dolanıyor çöllerin derinliğinden... Sana gelemiyoruz. Çöller var önümüzde, yağmurlar dindi gözümüzde, kasırgalar var gönlümüzde... Bir gülüşünü, bir bakışını, bir soluğunu bari bırak şu kurumuş çöllerimize... Gül yüzünü görmek belki nasip olmaz bize ama, hiç değilse gölgene tutunup geliriz. Dizlerimiz ferlenir, nefsimiz frenlenir belki o zaman. Ve hiç kaybetmediğimiz ümidimiz, bitmediğine inandığımız korku arası sabrımız ve yüreğimizde kurutmamaya söz verdiğimiz bir gül yaprağıyla Sana geliriz.
Arzu Çetin
Hikmet Yanık'a;
Yağmur ve göz yaşları teması iç içe pek güzel olmuş. Bu tarzda buluşlar daha önce de kullanıldığı için klsik gibi görülebilir. Ama yeni söyleyişler onları tekrar gündeme getirip, yaşatıyor. Zaten orjinal buluş değil midir, yeni olan ve güzel olarak bellediğimiz..
Yağmur ve göz yaşı teması binler sefer kullanılmış. İkisi bir arada yüzlerce defa ele alınmış. Ama şairin üslubu farklı ise, işte monotonluğu kıran şey budur. M.Fethullah Gülen'in Yağmur Musikisi isimli şiiri mesela. Sunay Akın’ın, gözyaşı-yağmur birlikteliğini ortaya koyan mısraları gibi... 'Odunsuz bir sobanın / yanında titreyen / çocuğu görse yağmur / gözyaşlarını odaya / tavanarasındaki delikten / usulca bırakır.'
Süleyman Güneş'e;
Gizemli mısralarla yer yer içe kıvrılmış bir şiir. Sanki o mısralar açılırsa şiir de açılacak, sırlı bir define gibi... Ama bu anahtarlar daima şairinin elindedir. Bunu biliyoruz. Ama biz yine bazı mısraları kurcalıyoruz. Acaba açabilir miyiz, diye..
Oysa şiir açılmadığı zaman güzeldir. Manası anlaşıldıktan sonra gizemi de gider. Çünkü boyutları anlaşılmış olur. İnsan bilmediğine düşmandır. Ama bildiğinin de kıymetini nadiren anlar. Dostlarımızı, tanıdıklarımızı bu yüzden gücendirmez miyiz? Öyleyse şiirin daima insandan uzak ve gizemli bir yönü olmalı. Bir kaç mısraı olsa bile insanın ulaşamayacağı bir yerde bulunmalı..
'Az kullanılmış anılardan satın alıyorum tenime, / Ağlamak diyorum konuşmanın yarısı, / Bulutlardan yüzüme ince ince bir türkü inmiş' mısraları gibi..
Murat Özdemir'e;
Beni alıp hatıralar okyanusuna taşıyan bir şiir işte. Kıymetini bilemediğimiz günlere doğru kanatlandıran..
Sevgili dost. Teknik açıdan biraz daha şiir olabilirdi bu sözleriniz. İçi püfür püfür his kokan bu gizemli sözler, biraz daha kuyumcu hassasiyeti ile ele alınabilirdi. O zaman karşımızda bir şiir harikası görürdük.
Keşke 'ne olur gel, bir kutlu el' gibi zorlamalara gitmeseniz. Serbestse serbest akıp gitse şiiriniz. Kafiye kaygısı olmasa. Çünkü şiir böyle zorlamaları taşıyamıyor. Kelebek kanadına dolanan bir ipek tel bile olsa onu engeller. Şiirde de böyle...
Arzu Çetin'e;
Bir şiir gibi yazı.. Akıcı, hayal-gerçek içiçe... Böyle yazılara ihtiyacımız var.. Aşk kokan, hasret tüten yazılara... Hele, '...yağmur sende gizli, şimşekler göz kapakların, şimşekler kirpiklerin...' gibi benzetmelerle örgülenmiş olanı. Bizi sanat dalgalarının ucunda, çağdan çağa taşıyanları... Ve en son bir gül yaprağı misali bizi en sevgiliye götüreni...
Söylemek istediklerinizi misallerle ortaya koymanız gayet güzel. Çok kez ele alınmış olmasına rağmen farklı bir söyleyişle güzeli bulmuşsunuz..
Üzerinde iyi çalışılmış çalışmalar bekliyor, sevgi ve selamlar gönderiyoruz.