Sızıntı Arşivi

Ocak 2002 · s. 618 · 5 dakikalık okuma

Diyalog Köşesi

· Edebiyat



Ayaz

Ayaz vuruyor gözlerime. Bir peri masalından uyandırılmış mahmur ve asil gözlerime...

Ayaz vuruyor yüreğime. Sıcak düşlerle büyütüp sonra gecenin koynuna bıraktığım yüreğime...

Ayaz, orta yerinde gecemin... Dilimin ar edip lal olduğu anda, dualarla andım adını. Kınından çıkarılmış bir kılıç gibi bedenim. Aşkımı kanatarak gelip dayandım, bir ayaz vakti yürek kapına. Sen de kelam yollarından duysan beni, sonra yürek zindanımı yıldızlarınla kuşatsan...

Ayazın orta yerinde, bir atımlık nefesteyim. Yöneldim kapına; utangaç, mahcup ve aşıkların cevelan ettiği gözlerine...

Kırık Mızrap var avuçlarımda; gönlümün en içli bestesini kazdım ‘Ay Yüzlüm’ sayfalarına. Ama ne sen varsın, ne de Ay Yüzlüm. Bir ayrılığın zemherisinde, kalbimin buhurundan çok uzak bir mevsimdeyim. Ağıt değil bu. Söylendim yüreğim yettiğince, dilim döndüğünce... Hasretine ayaz vurdu en derinden...

Destanını okudum dünyanın dört bir yanında. Ebem kuşağında, yedi renginde, yetmiş bin diyarda... Ananın ak sütü gibi katıksız akıttığın gözyaşlarında gördüm, ışıltısını destanının. Kalbimin kıyısına vuruyor gözyaşların.

İse pasa bulandı gönül kabem şimdi. Saldım şehrin kucağına kendimi, mesken tuttum kaldırımları... Sevgililer Sevgilisi’ne en yakın, ateş içinde yüreğin... Sıladasın... Dönüşe kapıları kapattın; mesafeler kahredici, kalem sürgüne düştü, nameler hep boynu bükük...

Dön artık! Ya bir ayaz gecesinde gittiğin gibi, ya da dillenen sevda sözlerinle sız yüreğime. Buzlandı yüreğim, gözyaşlarımın sesi kısıldı. Bir başkayım, gecenin hitama ermeyen ayazında... Vuslat rüzgarları beklerken, her seferinde ağıt yaktı güllerim. Oysa nice güller var Sevgili, yağmurunda ıslanmayı bekleyen...

Fırtınalar kopuyor, feryadfigan her yerde. Soğuk rüzgarlar kırıyor belimi. Hele bir de öksüz, yetim, boynu bükük kalışlarım yok mu? Dönüp ıslatamıyorum titrek kalpleri. Ah, bir de memleketin soğuk nefesini... Bilirsin bu halleri, gariplerin aşkını ve yapayalnız mahzun gönülleri...

Ümitvarım Efendim, ayazında gecemin... Dönüşünü muştulayacak sabahların sıcağında... Kabul edilecek aziz dualarla... Biliyorum, döneceksin şu gariplerin yurduna. Yağmurunda ıslanmaya az kaldı ve belki de vefasızlığımı bağışladığında. İşte o zaman salarım kendimi, ayaz vurmuş toprağın bağrına...

Bu sana seslenişim Efendim! Bu sadece benim değil, belki de hepimizin seslenişi...
Okyanusları aşan Tarık gibi, ya da ‘hasret’ deyip yüreği dağlanan Üveys gibi olmak istedim. Lakin ne okyanusta bir katre olabildim ne de yüreğim dağlandı. Adını başlarına taç yapan muhabbet erlerinin gözyaşlarıyla yetindim. Yolunu kaybetmiş bir yaprağın, rüzgarla dansı gibi Mevlana’nın eteğine sarıldım. Sarıldım da içimi yakan çöl ateşine bir yudum su bulamadım. Şems’i imdada çağırırken, ‘Gül’ ağladı halime, gülden utandım. Ümit çağımın en güzide yıllarında, duygu ve düşüncelerimin en çalkantılı döneminde bana beklemeyi öğrettin...

Kirlenen düşlerimize,

Yokluğunda harlanan bu yürek ateşine,

Çöle dönen ömrümüze

Hepimize

Bir yağmur taneciği ile gel Efendim!

Ya bir ayaz gecesi gittiğin gibi,

Ya da ait olduğun yere: kaleminle sız yüreğimize...

GÖKÇEN DİŞÇİ


Hikayem

'Gelip gelip merakıma konan, meraklandıran, kalbime dokunan sevgili yoldaş! Bir hikayen var mı, merak ediyorum.'
Diyalog Köşesi'nden okuduğum bu sözleri, bilmem hangi cesaretle üzerime aldım.
Cahilliğimin verdiği cesaret olsa gerek.
23 yaşındayım... Bazen daha hayatın baharındayım diyorum, bazen de kara kışlar yaşadığımı sanıyorum. Yani bir çok insan gibi... Umutlarım oluyor... Dört elle sarıldığım, içine yüreğimi kattığım, uğruna dualarla gözyaşı akıttığım, yalnızlığımda sarıldığım...
Umutlarım olunca hayatım bahar, hayatım gülistan oluyor. Kalmayınca bir ümidim kara kışlar yaşıyorum mevsimsiz. Ama sonra, 'baharındayım hayatın, ne olmuş yani bir umudu daha kaybettiysem, ne olmuş yıkıldıysa hayallerim,' diyorum, 'daha vaktim var, bak yaşıyorum hala, yeni umutlar, güller var derilecek.' O zaman bir şeyler filizleniyor içimde yeniden, kardelen misali. İnşirah Suresi ferahlığını yaşıyorum.
Ben gül nesli yaşasın istiyorum meydanlarda. Nifak tohumlan değil, umut ekilsin gönüllere. Yalanlar değil, hayat pahasına dahi olsa gerçekler yükselsin gökyüzüne. Rızk endişesiyle yırtılmasın imanlar, diyorum. Ben her sabah üç beş yem kuşlara, birkaç lokma kedilere, birkaç damla su çiçeklere, biraz sevgi insanlara dağıtılsın istiyorum. Ve her sabah binbir şükürle açılsın ellerimiz duaya, ve bükülsün boynumuz Mevla'ya, diliyorum.
Galiba deli çağımdayım. Bazen beni aşan sözler fısıldamaktayım.
İşte böyle bir hikayenin içinden sesleniyorum. Şu an içimden geldiğince yazdığım ve maalesef 'bir kuyumcu hassasiyetiyle' işlemeden bu mektubu size gönderiyorum...
Sevgi ve selamlarımı sunuyor, Allah'a emanet o-lun, diyorum.
Muhabbetle kalın...

NERİMAN YETİM


Bize söz katmaya devam edin, lütfen...

Bir geceden damladı bu satırlar; eksik, kusurlu bir kalemden... Çok zor böylesi bir yazı için kalem döndürmek... Muhatabınıza hitap edebilecek seviyeden uzaksanız bir hayli... Ancak ne yapsın ki kalem, yazmadan da edemedi işte. Kırık hissiyatı dillendirmeden duramadı gönül...
Tüm bunlar ve sayamadığım nice kusurlarım için affınıza sığınıyorum şimdiden. Size sunabileceğim tek yarenim, yoldaşım var ki, o da kalemime güç veren samimiyetim...
Yıllar oldu tanıyalı sizi. Ekranlardan, bantlardan bileli sizi çok zaman geçti sayılır. Tabii bu yılların çokluğuyla idrak derinliği doğru orantılı olamadı, idrak nok-İr geceden damladı tasında hala yollarda düşe kalka arkalardan gelenim. O yıllardan bugüne 'Hocam' dedik size. Bizi biz yapan, bugüne taşıyan çok şeyi çok defa ilk sizden duyduk, dinledik, okuduk. Saf çocuk beyinlerimize doğruluk, fedakarlık, iman adına kazınanlara vesile kıldı Cenabı Hak sizi. O günlerden bugüne çoğu babalardan daha talihli olarak binlerce evladınız oldu sizin. Dünyalara bedel cengaver evladınız... Şimdi artık uzaklardasınız... Ve şimdi ben, varlığımdan haberi olmayan size dua ediyorum her gece. Ben gibi binlerin duasıyla Cenabı Hakk'ın mağfiret kapısına dayanıyor, 'Gaffar' ismiyle tokmağa vuruyoruz. 'Keşke' demenin acısını çekiyoruz. Suçluyuz... Günahkarız... Pişmanız... 'Hocam' deyip, hakkıyla talebe olamadığımıza... 'Sonra' deyip ertelediklerimizle geç kalmalarımıza... Aydınlatamayıp karanlık gecelerde kör kalışımıza... 'Mesuliyet' dağları altında ezilişimize... 'Samimi' olamayıp kaybettiklerimize...
Şimdi burada bu kelimeleri sıralamak bile riya gibi gelirken, keşke elimde bir sihirli değnek olsa da, bu ifadelerin üzerinden libaslarını söküp çıkarsam da göstersem size asıl meramımı... Kelimeler süslüyor, belki de boğuyordur şu an ifadeleri bilemem. Ama Hocam! Mevlana'nın çağrısıyla geldik! 'Tevbeni bin kere bozmuş olsan da gel!' çağrısıyla dayandık kapıya. Hata, kusur talebeliğin kitabında yazar, ama afv ve mağfiret de büyüklerin kitabındadır.
Biz biz olalı, 'siz'siz ol(a)madık. Resulün (sas) yolunda tevbelerimize tevbe ettik. Bir silkinişle geldik; yolları yolcusuz bırakmamaya geldik. Susuz kuyulara su olmaya geldik. Rabbin izni ve inayetiyle insanlardan bir insan olmaya geldik. Marifet dağlarında e-meklerken, 'bize söz katmaya devam edin, lütfen...' demeye geldik... Hürmetle Efendim!...

ŞEVDE ONUR