Sızıntı Arşivi

Ocak 2002 · s. 612 · 7 dakikalık okuma

Gerçek Hayat Kareleri

· Edebiyat



1.
Göğün bir yerinden, bulutların arasından yerin bir yerine, ulu ulu ağaçların arasına renkten bir tak kurulmuş, beyaz bulutlar ve mavi göğün içinde elvan elvan gülümsüyor. Ben, diyor, buradayım işte. Ne güzellik, diyor yerdeki bir yeni yetme, ne güzel. Gidip yakından görsem bu güzelliği. Ne güzel olur. Renklerle yıkasam saçlarımı... Ne güzel olur.
Koşuyor, koşuyorum... Hemen şu ilerideki tepelerin üstündeydi hani. Şimdi bir diğer tepede. Şimdi de ağaçların arasındaydı işte. Ya şimdi nerede?!
Koştum koştum, bittim. Renkler silikleşti, renkler tüller ardında şimdi, ve renkler yok oldu.
Gücüm takatim bitti. Onun gözünde fer, dizinde derman kalmadı. Ya o renkler nasıl sırra kadem bastılar, hangi masal eşiğini aştılar gözle kaş arasında?!
Şaşkınlıkla bakmırken sağına soluna küçük bir yağmur damlası konuştu onunla. Daha önceleri nice kez dönmüş durmuştu yerde gökte. Yine yollardaydı hep olduğu gibi.
Ağlama küçük, dedi. Renkleri alamadım diye ağlama. İşte o gördüğün kırmızı şu az ötedeki gelinciğe sinmiş. O yeşili almak istediysen ille, tutunduğum yaprağı al. Kalbime inşirah geldi. Çocuk yorgunluğunu unuttu. Göğe baktı. Bulutlar açılmış, gök pırıl pırıldı. Eleğimsağma (gökkuşağı) yoktu artık, ama paletindeki bütün boyaları çiğlerle yaldızlanmış gümüş otlağın üstüne döküp gitmişti. Dün gece de bu otlaktan geçmiş ama hiçbir renk görememişti. Güneş başını okşuyordu. Güneş otlaktaki her çiçeğin, çayırların, otların da başını okşuyordu. Bütün renkler onun sofrasından mıydı acaba? Demin kendisiyle konuşan damlacık kayıp bir su birikintisine düştü. Oraya baktı, kendi sarı saçlarını, mavi gözlerini gördü. Elindeki kırmızı gelinciğe baktı.
Evet, güneşin altında saçını eleğimsağmanın renkleriyle yıkayabilmişti işte.
Sonra bir başka çocuk gördüm. Elinde uçurtması, babasının elini tutmuştu. Oturdular bir yamaca, yamaç denize bakıyordu. Çocuk göğe bakıyordu. Bir çok uçurtma vardı gökte. Birbiriyle yarışıyorlardı. Çocuğun gözü yukarılardaydı. Başında kavak yelleri, gönlü uçurtmalarla yarışıyordu. Ama en yukarda değildi uçurtması. Her uçurtmanın üstünde bir başka uçurtma, en yukarıdakinin üstünden uçan bir kuş vardı. Silueti görünüyor, gölgesi denize düşüyordu. Babanın gönlü, kuşu gördü, ufaklığın gönlünü gördü, kuşun gölgesine takıldı. Uçurtmalar birbirine takıldı sonra. Çocuğun gönlü kuşun gölgesine, bir damla göz yaşı babasının eline düştü. Babası "Bırak gitsin" dedi. "Gelecek hafta daha güzelini yaparız." Nasıl olsa her güzelin daha güzeli vardı. Her uçurtmanın üstünde bir başka uçurtma vardı...
Bir başka çocuğun balonlara takılmıştı gözü. Kocaman kocaman balonlar, her biri başka alımlı. Omuz omuza duruyorlar, daha yukarı gitmelerine engel olsa da genç satıcıya tepeden bakıyorlardı biraz. Annesi küçük kıza hangisini beğendiğini sordu. Kız ortalardan birini gösterdi. Yeşildi balon. Aldı eline, beş on adım yürüdü. Sonra annesine baktı. Annesi gülümsüyordu. Annesinin gülümseyen gözleri balondan daha güzel, yeşili daha sıcaktı. Balonu bıraktı. Annesine sarıldı...
Ve geçen yıllardan bir yaz akşamı geldi aklıma. O akşamdan bir görüntü geldi. Yürüyordum tek başıma, hafif bir rüzgar vardı. Bir grup delikanlı gidiyordu önümden. Güle oynaya gidiyorlardı. Biri durdu, "Aaa", dedi, "havai fişeklere bakın."
"Yine düğün olmalı" dedi biri. Bir diğeri "Şu yağmur damlası gibi olan benim olsun." dedi. Ötekiler de seçmeye başladılar hemen:
- Şu gül gibi açan benim olsun.
- Şu en yükseğe çıkan benim olsun.
Şu benim olsun, şu benim olsun... daha paylaşma bitmeden, yanıp bitti havai fişekler. Bir an daha baktılar gökyüzüne, sonra devam ettiler yollarına. Bu ne hikmetti? Bu yanıp sönenler, hayalleri miydi, ümitleri miydi, yoksa ömürleri miydi bilemedim. Ben de gittim yoluma...
Bütün bu çocukları gördüm bir kır gezisinde, yazdım içime, havai fişekleri paylaşan gençleri hatırladım, onları da çocukların yanına yerleştirdim. Bütün bu görüntüleri içime alıp gidiyordum akşamıma. Gün batımı vakti deyin siz. Güneş bir iki çam boyu var yok gözün yettiği yerde. Aşka boyalı bir yürekti sanki. Paylaşılmayı bekliyordu sanki doymuştu gördükleriyle. Bildikleriyle dolmuştu. Orada, asırlık ama bodur ardıcın yanında bir ak sakallı koca gördüm. O da benim göçebe gönlüm gibi derviş-meşrep olmalıydı. Torbasını gökkuşa-ğıyla, matarasını çiğle doldurmuştu. Batmak üzere olan, yolculuğunu tamamlamanın arzusuyla kızaran güneşin bir suretini sanki batmamacasına yüzüne çekmişti. Elinde bir tomar papirüs vardı. Günün eğik ışıklarıyla şavkıdı. Üstünde onyedi sayısını ve söz ifadesini görebildim.
- Medet, dedem, dedim. Yorumla gündüz gözüyle gördüğüm düşlerimi, düşünüşlerimi.
Gülümsedi. Sanki gök ışıdı. Sanki çiğ tanele-riyle yundu kalbim. Oralardan bir yerlerden, dersin bir kuş olup, pır pır edip inşirah geldi, kondu kalbime.
- Güzel değil dedi, batan, giden, terk eden bir sevgili. Çünkü elinden gelmiyorsa gitmeyebilmek, o gerçek güzel olamaz. Kalp ki, hiçbir güneşin ışığına muhtaç olmayan gerçek güzelin aynasıdır ve ufukların da gözünün yetmediği o büyüklük aşkı için yaratılmıştır; terk eden, giden, sevgiliyi sevmek için kullanamazsın onu, ve zaten o kendini kullandırmaz da...

2.
Bir garip gönül, yıkılmış, bitmiş... İsyan ile yenilmiş, günah bataklıklarında nefessiz kalmış asırlar boyu, belki içinde asırların yükünü barındıran yıllar boyu, belki de yıllara denk anlar uzaklığında. Yüzü olmasa da o kapıya gelmeye, sırtında dağlar cesametinde yükü, kalbinde pişmanlık sancısı e-fendisinin kapısına gelmiş işte. Duyulur duyulmaz bir sesle, ama titreşimleri en kalın duvarları lerzan edecek helecanıyla kalbinde, kapıya gelişi, gözünü ayaklarına mıhlayıp, kapının tokmağına dokunuşudur...
Nefsin elinde oyuncak uslanmaz ruh ile, Insten, cinden bir yaban güruh ile Dolandım, dolandım yalan kapılarda Döndüm dolandım sana geldim Hem bu sefer tövbe-i nasuh ile Müflis gönlün, halihazırını ve bir mirasyedi ruh haletıyle yaban kapılarda geçirdiği günleri anlatması, elindeki acz vesikasıyla, yağmur duasına giden adamların elbiseleri gibi içi dışına çevrilmiş iç dünyasının perişanlığıyla merhamet dilenişi, durumunu arz edişidir... Öylesine güçsüzüm, öyle zaif öyle ihtiyarsız İmanıma uymuyor anım Zannım o ki;
Bozduğum abdestten çoktur bozduğum tövbe Biçare ben, avare ben. Sürüsünden azmış, kuyusunu kazmış Yalancı parıltılara temenna eden pervane ben.

- ara görüntü -
Bir koca sürü, beyaz beyaz koyunlar, yeşil bayırlar, ileriki tepelerin üstünde atılmış yün öbekleri gibi bulutlar... Bulutlar koyunlara, koyunlar bulutlara karışmış. Bahar bu işte. Bir iki aylık kuzular. O ot senin bu ot benim koşuşturuyorlar. Arada annelerinin sesine koşuyorlar. Arada seslenişe seslenişle cevap veriyorlar. Bir alacalı kuzu, çoğu ak, azı kara. En körpelerini istiyorlar otların, çiçekten çiçeğe uçan beyaz kelebekler gibi, o ot senin bu ot benim koşuyor. İleride bir tutam yonca görüyor, yonca fettan mı fettan, mor çiçekleriyle "Celsene" diyor toy kuzuya, kuzucuk gözleri bağlı gidiyor. Tam yoncaya ağız vuracakken bu sefer bir yaban gülü, yani kuşburnu sizin anlayacağınız, gülümsüyor ileriden, günün nuruyla şavkıyor, "Beni al" diyor, yoncayı bırakıp güle koşuyor kuzucuk. Ama dikenle ilk tanışması oluyor bu. Acıyan ağzını meleyerek kaçırırken bu zehirli baldan annesinin sesini duyuyor uzaktan. Bir an, döneyim yanına diyor. Ama tam dönecekken ileriki çalının dibinde göğermiş kuzu kulaklarının albenisine kaptırıyor kendini. Yine tam dönecekken, yine tam dönecekken... ama artık annesinin sesi yoktur kulaklarında, sürü yoktur gözlerinin yettiği yerde. Koyunlar bulutlara karışıp rüzgarla savrulmuştur sanki, ve rüzgarlar bulutları da alıp götürmüşlerdir bir yerlere, gök maviden geriye dönmektedir yavaş yavaş... Ve tam döneyim derken kuzucuk, ayaklarında kara su, dudaklarında dikenlerin, güzel ama karın ağrıtan otların acısı... önünü arkasını kestiremez, gözleri kararır, bir yarın ucundadır artık. Sesine ses veren yoktur. Tevbe-i nasuh zamanıdır... Dönüş zamanıdır.
O yardan taşlara tutuna tutuna inmeyi başaran, keskin taşlar ellerini parçalasa da vücudu tek parça ağılı uzaktan da olsa görebilme bahtiyarlığına eren yitik vicdanın kapıda inleyişidir...
Ne yapayım teziktim bir tutam tılsımlı yoncanın
büyüsüyle
Sonra yine meleye meleye döndüm ağıla
Dahi ne yapabilirdim nereye kaçabildim
fermanından
İşte yollar birleşti 'bir'de... ille rahmetine sığınırım.
Yol budur, dolanır dolanır sana geliriz tezikenler
Dizler yara, dudaklar şak şak, ayaklarda dikenler.
Ama korkar da bir yandan, ya şimdi mi aklın başına geldi denirse, ya nerelerde sürttün bu saatlere kadar denirse, ya eller çalışırken sen gez toz ama karavanaya gelince... derlerse. Bir yanda parça parça yüreği, bir yanda yüreğini mengeneye alıp sıkan tereddütler. Ama ne yapsın? Elinden ne gelir ki? Dilencilikten başka... Kendini bu yollara düşürenlere kargış, büyülü yoncalara, aldatıcı görüntülere, tatlı zehirlere kargış, ama hepsinden önde, bütün bunlara kapılıp giden benine kargış, kendine kargış... "Aman rabbim" olur mu hiç, kime karşı kime yardım bu kargışlar?..
Bu hasat mevsimidir, gül ümidiyle kapına geldik
Oysa biliyorsun, gül bahçene diken ekendik.
Dikenler sardı dikenli kalbimizi; yandık, bittik, tükendik,
Yasak meralara rehin bıraktık parça parça yüreğimizi,
Yüreğimizi kurtlara yedirdiler...
Şimdi dilim dilim kalbimiz kapına kapılanmak diler.
Başka yol yoktu, başka yön yoktu.
Kalp urbasından çıktı, yuvasından koptu
Sonra sana döndü utana sıkıla;
Susadıkça denizden içmiş teşne ruh ile.
Yine sana döndüm, bu sefer tevbe-i nasuh ile
Ah, bu son dönüş olsaydı, bir döndük mü bir daha dönmeyiz diyebilseydi. Ama kime güveneceksin, kime güvenebilirsin? Serde havailik var, unutkanlık var, cahillik var, döneklik şiarı olmuş... Ah kime güveneceksin nefis bu. Şeytanın arkadaşı. O buna arka çıkar, bu ona... inanmak olmaz ki!
Yine dönersem, yine dönersem kapından
Ant olsun yine dönersem...
Ah ne yapayım, güvenemem, nefis bu... pis mi pis, habis mi habis bu...
Yine dönersem, yine sana dönerim.
Ve bu sefer tevbe-i nasuh ile.