Mayıs 1999 · s. 42 · 5 dakikalık okuma
His ve Düşünce Ufku

Mehmet Erdoğan
![]()
hasretin ördüğü ankebut bahçesi
bitmek bilmez ızdıraplarım
ıssız çöllerde seni Hayat ederim
vururken üzerime çöl rüzgârları
sonra akdeniz sahillerinde
kıyıya dizilmiş buhur ağaçları
senin kokunu salarlar
deniz önüme uzanmış
sana giden yolu açar
rüzgârın önüne salıveririm kendimi
gemimin yelkenleri sana seslenir
sesini duyar gibi olurum
elini uzatırsın bir boşluktan
yine tutamam
yine aynı hırsla uyanırım
her zamanki rüyadan
her zaman uyandığım gibi.
Gökhan Bolat / Kayseri
Şiirinizde dikkati çeken iki terkip var: ankebut bahçesi ve buhur ağaçları... Birincisi, ıssızlık ve bir ızdırab köşesi imajı, ikincisi hasret ve özlem ve bekleyiş i-majı... Bu iki bölüm şiirinizde ortak paydaya (aşk ve özlem) yani ana temaya göz kırpıyor. Âdeta bu iki kelime bu bölümlere merkez olmuş gibi...
Evet, sizde ümit var dostum. Güzide mısralarla nice şiirler örüp bize göndermeniz tavsiyesiyle..
Selâm ve sevgiler...
![]()
Baharın müjdecisidir yağmur... Ne çok severim onları çocukluğumdan beri. Yeniden diriliş İçîn bir sinyal. Hele hele, sonunda güneşin çıkacağını biliyorsanız, dayamazsınız ıslanmaya...
Ve benim yağmurum ve benim dirilişim,., ilk belirliler...
Aman Allah'ım! Bunca zaman yüreğime akıttığım, akıttıkça kan gölüne çeviren, çevirdikçe zerrelerimi sızlatan o inci taneleri, nihayet dış âleme yöneliyor...
Ağlıyor, ağladıkça ağlamam gerekenleri düşünüyor, düşündükçe eski dostumla vuslat anını uzatıyor ve geçmişin hasretini silmek istiyordum.
Ağlayabiliyordum... Balığın denize, Mevlâna'nın Şems'e hasret olduğu gibi hasret, muhtaç olduğu gibi muhtaç kalmışım meğer...
Bir "Şafak Türküsü" ağlatmıştı ilk önce. Neydi bu Şafak, kimdi? Nereden çıkmıştı durup dururken? Ne alâkası vardı konuyla şimdi?
- Elektrik'te okuyan Şafak var ya...
- Eee..
- Ölmüş!
Olamazdı, olmamalıydı şimdi. Yaratıcı'dan bihaber, gitmemeliydi gayyalara. Gördüğümde gülümser, selâm verir geçerdi. Oturmak istesem kaçmaz, konuşmak istesem dinlerdi. İnanamıyorum Allah'ım!
Ne kadar ağır davranmışım. Hayır hayır! Meğer davranmamışım. Okula ilk geldiğinde de bana gülümsüyor, haber vermeden çıktığı son yolculuğuna giderken de... Koskoca iki yıl aynı kampüsü, hattâ çoğu zaman aynı binayı paylaşmıştık. Ama paylaşamadığımız bir şeyler olduğu muhakkak....
Nasıl gidersin böyle habersiz Şafak! Bu uzun yolculuğunda erzakını temin vazifesi belki benimdi. Şimdi sen ve ben ne yapacaktık? Sen uzun yolculuğuna aç çıkmış, ben de emaneti ulaştıramamış. "hain" olmuştum. Yani sen de ben de mahvolmuştuk...
Artık Şafak yok! Ama "Şafak Türküsü" hep dilimde olacak. Şafak'ın saçlarına arlık yıldız düşemez. Var-yok arasında kopmaya ve düşürmeye hazır bir ipin üzerinde yürüyormuşuz meğer. Yazıkki Şafak, o ipi koparmadan karşıya geçenlerden olmadı. Olmasına yardım etmedim.
Artık Şafak yok! Ama acısı, ama ızdırabı yüreğimde. Yaşayamadığı ömrünün geri kalanını, beni yalnız bırakmayan bir gölge olarak tamamlayacak.
Benim yağmurum zamansız yağdı. Akşam yağdı. Akşam güneş çıkmazki!..
Keşke Şafak'ı, şafağa ulaştıracak yağmurları vaktinde sunmuş olabilseydim. Keşke...
Süheyl Tan / Gaziantep
Yağmur hasreti ve sonra ağlamak ve öz yağmuruna kavuşmak. Daha sonra bu yağmuru başkalarına da sunmak isteği ve arzusu. Ama vaktinden evvel ötelere yolculuğa çıkanlar. Yağmurun soluklarından ve diriliş tohumlarından, bahar çiçeklerinden habersiz sonsuzluğa yol alanlar. İçi burkan bir tablo. Yazınız bu armoni içinde başlamış ve bitmiş. Bu örgü üzerine dokumuşsunuz fikir ve düşüncelerinizi.
Dostum hasretiniz, acılarınız ve hüzünleriniz bizim kalbimizin de sözleri, ne güzel dile getirmişsiniz öz derdimizi ve tembellik döşeğinde hayaller kurup sonra feryat edişimizi. Yangına koşmaktan kaçan ve sonra yangın küllerine ve harabelere bakıp ağlayan zavallılar gibiyiz. Yazınızı çok beğendim. Anlatımınız güzel. Şiir gibi akıcı bir söyleyişiniz var. Bu kabiliyetinizi tomurcuklandırmanızı ve nice meyveler vermenizi temenni ediyorum.
Sevgi ve selâmlar...
![]()
Bir yol var gidemediğim
Cesaretsizliğim çaresizliğim
Korkusuzca yürüyemediğim
Bir yol var bitiremediğim
Her adımda dinlendiğim
Islandığım üşüdüğüm sensiz bir yol
Bir yol var yetişemediğim
Benden önce birilerinin geçtiği
Upuzun tükenmeyen
Hiç bilmediğim bir yol
Biz senle hiç yürümedik bu yolu
Hiç karda üşümedik seninle
Güneşin sıcağıyla yanmadık
Hiç el ele geçmedik bu yolu
Mehmet Okyay / Kastamonu
Son kısmı İbrahim Sadrı söyleyişinden esintiler taşıyan şiiriniz gayet güzel.. Belki yanılıyor da olabiliriz. Bu da bir menfi yön değildir. Hani bazen bir ses çağrışım yoluyla ışık tutar bize. Bir gün dinlediğimiz ve hafızamızda bir yankısı bulunan bir şarkı. Hiç ummadığımız bir anda elimize kalemi aldırır ve masanın başına geçirir. İşte ondan sonra gelir gelecek olan. Ondan sonra bir güzellik sağnağı coşar gelir seller gibi kalbimize ve oradan damarlarımıza geçen bir akım gibi. Sonra kalemimize yürür ve harf harf hece hece dökülür sayfalara... Bu gayet olağan bir şeydir dostum.
Zıtlıklardan yararlanarak yazmışsınız şiirinizi. Bu güzel bir şey. Çünkü akıl kıyas ile anlar sunulan şeyi. kalp bu anlaşılan şeylerden kendine ait olanı, ebedî öz taşıyanı seçer ve alır. Şiir İki ana bölümde ortaya çıkıyor. Birincide yolu tasvir ediyorsunuz; ikincisinde bu yoldan daha önce yürümediğinizi vurguluyorsunuz. Halbuki yol, yürümek için vardır. Hedefe varmak için bir vesiledir. İşte bu şaşırtıcı zıtlık imajı şiire güzellik katmış.. Yol ama yürünmeyen ve üzerinden hedefe gidilmemiş..
Yeni şiirlerinizi bekliyor, sevgi ve selâmlarımızı sunuyoruz...
![]()
Yorumlarken her sahnede korku dokur mekikler
Gün ağarır, sır sızdıran perdelerde delikler
Sabah mahmur esrarın arkasında fer bulduğu o ışık
Dolanır zümrüt yeşili ufuklara yollarında sarmaşık
Ne ışığına gark olduğu renk cümbüşü hülyasına
Ne aşkına ram olduğu günün mezkûr sevdasına
Emeline bir arzuyla sellervari akın etse gönüller
"Helmin mezid" ülfet olmaz, pay çıkarmaz gönüllüler
Vallahi, ey sevgili bilesin
Ereğim vuslatındır, dileğim sensin
Şiirim aşkımın gafleti, lütfedip hoşgöresin.
Nihat Polat / Gürcistan
Güzel bir serenat... Manâlı... İçli ve sır yüklü... İkinci mısranız buna ışık tutuyor: Gün ağarır, sır sızdıran perdelerde delikler... Sır, o ne güzel ve gizemli bir hazinedir ki şiirlerin, yazıların, sanat eserlerinin can damarı ve ruhu gibidir. Onu çıkarın e-serlerden, bir kıymeti kalmaz hiçbirinin. Sır, güzelliğin, insanı çeken cazibenin özü ve merkezidir...
Ereğiniz sevgiliyle vuslat... Bu güzel bir tabir. Belki çok söylenmiş olabilir. Klâsik bulunabilir, ama güzel... Hele son mısra ile bütün şiir âdeta bir gül gibi açılıyor ve özünü sunuyor bizlere... Şiirim aşkımın gafleti.. Evet sehl-i mümteni sanatı olan bir mısra kristali... Yeni şiirlerinizi bekliyoruz..
Sevgi ve selâmlar...
![]()
Sessiz sedasız bir ayrılıştı bu.
Yollar kördüğüm, ben kördüğüm.
Yunmuş yağmurlarda ağlayan saçlarım,
Güzden kalmış.
Gece küskünlük ritminde bir şarkı tutturmuş,
Yarasalar son bir veda resitalinde.
Tozpembe salıncaklar sallanır içimde,
Buluttan süzülürüm gözlerime,
Ve ince ince İçime damlarım.
Yüreğimde saplanır anılardan hikâyeler,
Giderken üzülür, gönlümdeki bülbüller.
Mehmet Boztepe / Konya
Şiirinizde farklı bir renk kullanmışsınız. Veda resitali tâbiri gayet ilginç. Tek bir şarkıcının tek bir âletle verdiği konser olarak lügatta geçen bu kelime bize vedanın yalnızlık ikliminde örüldüğü izlenimini verdi. Hani bir şarkı var ve dinledikçe hüzünle-niriz: "Alnıma koyarken veda buseni ! Yüzüme bu türlü bakmayacaktın" diye. Sizin güzel şiiriniz de böylesine bir hüzün katmış şiire.. Bu iklimi örerken kullandığınız yarasaların raksı imajı da şiirdeki hüzün ile iyice örtüşüyor ve şiirin son mısraındaki bülbüllerin üzüntüsü de şiirdeki hüzün örgüsüne son bir ilmek olmuş.
En güzel mısranız "Yunmuş yağmurlarda ağlayan saçlarım / Güzden kalmış". Sizden daha güzide ve üzerinde buradaki gibi iyice çalışılmış şiirler bekliyoruz.
Sevgi ve selâmlar...