Sızıntı Arşivi

Ocak 1997 · s. 570 · 5 dakikalık okuma

His Ve Düşünce Ufku

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

ÖZLEM

Ben köy çocuğuyum,

Turuncu, pamuğu, çayı bilmem amma

Tütünü, buğdayı, mısırı ektim.

Türküler söyledim tarla yolunda, Tan ağarırken.

Güneş yağmurunda, saçlarımı ıslattım,

Mantar topladım dağlardan, acıkınca,

Taşlardaki yosunlar, yarimin kınasıydı.

Ben köy çocuğuyum,

Güneşi, yağmuru, kışı kollardım,

Tarladaki mahsüldü tek derdim,

Alnımın teri ekmeğimi,

Büyük bir hazla yerdim.

Ben köy çocuğuydum ya,

Kanıma girdiler benim.

Neyim varsa satıp,

Şehre yerleştim.

Ne, horozun sabahı müjdesi,

Ne, kuzuların akşam sevinci,

Varsa yoksa kornaların,

Çıldırtan sesi.

Şehirde kaldım amma,

Ben köy çocuğuyum hala,

Tekerlekli sandalyemle,

Uzaklara dalıp dalıp ta,

Başakların sarısını,

Derelerin çağıltısını, özlerim.

Nermin Acar / Samsun

Şiiriniz her insanda bir parça bulunan köydeki çocukluk hatıralarını canlandırıyor hafızalarda. Mısralar hatıralarımızdaki köyün tozlu yollarını, harman yerini ve sarı başak denizi tarlaları kare kare sunuyor çağrışım yoluyla hayalimize. ‘İşte şiir bu!” dememek için kendimi zor tutuyorum. Zira hatıraların ipekten örtüsünü şöyle bir kımıldatan, yahut duyguların üzeri tozlanmış sayfalarına bir fiske kondurup cümle cümle, mısra mısra ortaya çıkaran basit gibi görünen fakat çok büyük bir işi başaran eserdir gerçek şiir. Siz bu ürpertiyi salıyorsunuz ruha, bu fıskeyi konduruyorsunuz yüreğe, bu kıvılcımı bırakıyorsunuz kalbe.

Mantar topladım dağlardan, acıkınca,

Taşlardaki yosunlar, yarimin kınasıydı.

mısralarını okuyunca kendini o büyülü geçmişte ve mazideki tatlı efsunkar günlerinde hissetmeyen ve yosun kokusunu ciğerlerine çekmeyen, mantarların hafıflik içinde doluluğunu hissettiren yapısını ve parmakların onu ezmek için tahrik olduğu günleri yaşamayan kaç insan gösterebilirsiniz. Evet evet şiirde aldığınız mesafe cidden iyi. Sizden daha nice ustaca yazılmış güzide şiirler bekliyoruz. Selam ve sevgiler...

HEP KENDİMİ ARADIM

Kitapları taradım;

Hep kendimi aradım.

Kabirlere uğradım;

Hep kendimi aradım.

Dar dünyamdan sıkıldım;

Üveyklere takıldım.

Alev alev yakıldım;

kendimi aradım.

Yıldızların takında

Göklerin kuşağında

“Saatin tik tak” ında;

Hep kendimi aradım.

Gece zil-zurna sarhoş,

Gündüzün sek sek beyhoş,

Aklım küf, rühum bomboş;

Hep kendimi aradım.

Heybemde tonla günah;

Her biri ister bin ah..

Bulamadım başka bir rah;

Hep kendimi aradım.

Lif lif kalbimi kazdım;

Damar damar akayazdım

Ve şiir şiir yazdım;

Hep kendimi aradım.

Tefekkür kıskacında,

Muhasebe sacında,

Secdelerin tacında;

Hep kendimi aradım.

Enfüsümde dolaştım;

Hevalara dalaştım.

Benliğime ulaştım;

Hep kendimi aradım.

Nefsimi karaladım,

Şeytanı yaraladım,

Sinemi paraladım;

Kendimi araladım...

Musa Hop/İstanbul

Şiirinizde kendini arayan insanm çilesi ve bir taraftan da gerçek şiiri köşe buca tarayan bir gizli aksiyon seziliyor. “Saatlerin takında” mısraını “saatin ilk takında” diye değiştirdik. Gerçi üstteki iki mısradaki çoğul özneler bu mısrada tekilleşiyor ama “tik tak” ikilemesini “tak” sesiyle vermek biraz zorlama olduğundan biz haddimiz olmayarak az zararı çok zarara tercih ettik. Böylesine muhasebe duygusunu ve otokritik hamlesini dile getiren şiirler bu gün Türk Edebiyatı’nın en çok muhtaç olduğu ürünlerdir. N.Fazıl’dan sonra M. Fethullah Gülen bu tarz derin ve çaplı şiirleri kaleme almış. Biz bu ekolün gençler tarafından devam ettirilmesini temenni ediyoruz. “Nefsim!” diyen onu örseleyen, özüyle yaka-paça olan kalbini didikleyen ve benliğini törpüleyen insanların şiirini bekliyoruz hasretle köşemize.

Kucak dolusu selam ve sevgiler.,.

BİR YER HAYAL EDİYORUM

Küçük bir ev, iki odası var. Odalar; pahalı eşyalarla değil de basit minderler ile tahtadan yapılmış bir divanla döşenmiş. Daha yeni toplanmış papatyalann kokusu odayı sarmış... Duvarlar beyaz badanalı. Duvarın bir tarafında da “Bugün ALLAH için ne yaptın?” sözlerinin Arapça yazılmış levhası... Yerde ise pahalı halılar yerine hasır ve kilim. Velhasıl yapmacıksız bu odalara girince, kendini huzurun, saflığın içerisinde buluyor, rahatlıyorsun. Sanki bu dünyanın kasvetinden uzaklaştım mı ne? Ya bahçesi?..Evin dış görünümü içinden daha huzurlu.Dış duvarları da beyazla boyanmış. Tahtadan panjurları var, pembe renkli. Camın önündeki saksılarda rengarenk menekşeler adeta gülümsüyor. Bahçede beyaz güller! Peygamber Efendimiz’in ter kokusu ya! Bir taraf tamamen lalelerle dolu,boş yerler çimlerle kaplı. Allah’ım kendimi çiçek kız zannediyorum. Bu ne huzur... Her taraf mis kokuyor...Bahçenin etrafı tahta çitlerle çevrilmiş.Yan tarafında ise şırıl şırıl akan bir dere var. Huzurla akıyor. Bir de ağaç var bahçede. Üzerine kuşlar konan bir ağaç. Kuşların cıvıltıları, daha doğrusu Allah” zikreder ya. Bu Allah’a inanmayanlar için de geçerliymiş, onların kalpleri de her atışında Allah’ı zikrediyormuş...Ve ben; bahçede sallanan sandalyeme oturmuşum. Bahçenin etrafında hiçbir ev yok. Sade güzel. Karşımda papatyalarla dolu bir ova. Sanki halı serilmiş Ve dağlar, O heybetli dağlar... Bulutlar sanki dağların üzerini örtüvermiş. Ben; hiçbir ressamın tualine çizemediği güneşin doğuşunu ve batışım seyrediyorum, sandalyemde.Taş binaların, var-yok eşyaların içinde küçülttüğüm ufkum genişliyor, genişliyor.. Bu her mevsim böyle oluyor. Burada ister dalların yaprak dökmesi, ister karın ve yağmurun yağması, bu güzellikleri, bu mutluluğu bozmuyor. Dökülen san yaprakların hışırtıları. Allah nidalarıyla başka dünyaya götürüyor beni. Bembeyaz karların yeryüzüne Allah diye düşmesi, ya yağmurun toprağa işleyerek etrafa verdiği o mis kokular. Bunların hepsi ama hepsi, huzur veriyor. O an doğayı yaşıyorum kendimde...Manzarayı seyre dalmış iken, içeriye; ruhumu okşayan bir ilahi çağırıyor beni. Giriyorum... Ama göz yaşlarıma dur diyemiyorum. Boşver aksın. Akıyor, akıyor da bir pınar oluyor sanki, dışarıdaki dereyle yarış eden... O sırada gaibten bir ses; neden ağladığımı soruyor ben.. Neden mi ağlıyorum?

Ben ne yaptım da bu güzellikleri bir arada yaşıyorum.

Esila Songül Atıcı / İzmir

Yıllar yılı birçok çocuğun, gencin, ihtiyarın hayal ettiği ve düşlediği ev ve tabiat tasvirini kelime kelime nakşetmişsiniz yazınızda. Ne güzel ne temiz, ne efsunlu bir hayal gücünüz var. Bu tatlı hayaller insanı, ürperten bir coşkunun içine çekerken ben de ruhumda yaşattığım özlemi tekrar hissetme ve duyma imkanı buldum. Bahçesi güllerle dolu bir ev, yanından şırıl şırıll akan bir dere, sonra papatyalarla dolu bir ova kimin hoşuna gitmiyorsa O kendi insanliğından şüphe etmeli değil mi? Bu demde Nurullah Ataç’ın bir denemesinde “bir çiçekten ziyade bir fabrika dişlisinin, kuş seslerinden daha çok bir fabrika gürültüsünün daha fazla sevilmeye değer bir şey” olduğunu vurgulaması aklıma geliyor. “Ne büyük tezat yaşıyor şu insanlar!” diyorum. Böylece bizlerdeki tabiat sevgisinin de bir lütf-u ilahi, herkese nasib olmayan bir ikram olduğunu anlayıp tekrar tekrar Hakk’a şükrediyorum. Sizin bu tasvir gücünüzü hikaye ve roman çerçevesinde kullanmanız, gayet faydalı olacağı kanaatindeyim. Denemelerinizi bizlere göndermeniz dileğiyle. Selam ve sevgiler...