Ocak 1997 · s. 573 · 2 dakikalık okuma
Sizlerle Yüzyüze

Sızıntı Deryası
Son bahardı...
Tabiat en güzel renkleriyle -sarı ve yeşile- bezenmişti ve ben o günlerde ilk hasretini yaşıyordum hayatımın. Ailemden ayrılıp Trabzon’a gelmiştim okumak için...
Her ayrılıktan sonra yalnızlık beklenir ya; ben de bekliyordum yalnızlığımı hasretimin ilk saatlerinde. Fakat yalnızlığım bir vuslatla çıkagelmişti karşımda duran kitaplıktan. Bu benim SIZINTl DERYASI ile vuslatımdı. Karşımdaki kitaplıkta Sızıntı ciltleri süzgün süzgün ve sessizce duruyorlardı. Sanki binlerce fırtına saklar gibiydiler içlerinde.
Elime ilk cildi aldım ve okumaya başladım ilk paragraftan... Yanılmamıştım boğuluyordum Sızıntı deryasında dalgaların arasında bin şehit sevinci ile... O bir hafta öyle hızlı geçmişti ki dalgalar beni bir kıyıya bırakır mıydı bilmiyorum. O gün bugündür yüz binlerce yüzücü boğuluyor SIZINTI DERYASINDA... Allah’ım YAĞMUR lar yağdır arza göklerden ve SIZINTI DERYASI okyanus olsun ve bütün insanlar sular altında kalsın.
İşte o gün bugündür Sızıntı deryası boğuyor beni.. Allah sizlerden böyle güzel bir dergi çıkardığınız için razı olsun. Frekansınızın milyonlarca insanı boğabilecek kadar güzel olduğunu görüp sizlerin sadece yüz binlerce insan tarafından okunmanız beni ve arkadaşlarımı üzüyor. İnşallah Allahü Teala bize beklenen YAĞMURU verir ve Sızıntımız bir okyanus olur.
Erol Şahin
![]()
Sevgili Sızıntı (hatırlar mısın?)
Hatırlar mısın sene 1983 ve Temmuz ayı, Elazığ’ın semasında yakıcı bir güneş, ortalık alev alev. Pet şişe sularının henüz bilinmediği şehirde çarşı-pazar soğuk su satıcılarıyla dolu. Gazete bayiinin vitrinine abanmış bir çocuk cebindeki harçlığıyla ne alabileceğinin hesabını yapmakta. Az sonra elinde bir Sızıntı dergisiyle çıkıyor ve bir kaç adım ötede duvara yaslanarak birer birer sayfalarında dolaşmaya başlıyor, çevreden gelip-geçenlere ilgisiz...
Büyülenmiş gözlerle satırlar arasında ufuk çizgisini seçmeye çalıştı. Soluk soluğa attığı her kulaçta yeni uzaklıklar çıktı önüne, Ve derken uzaklıklar tükendi adeta ve zaman içinde zamansızlığı yakaladığını sandı. Uçsuz bucaksız enginlik içerisinde her şey elinin uzanabileceği mesafedeydi. Şeyler ise tasvirden uzak, zevk ve lezzet veren, tanımsız, yabancı gibi ama bildik bir dünyadan.
O gün, o öğlen vakti çocuk hayal görmediğini çok iyi bildiği gibi orada da sesini çıkaramadı. Sadece sessiz çığlıklarını gözleriyle haykırdı kalabalıklara. Bir müddet çevreyi sezerek bildik bir çehre aradı. Okuldan ya da mahalleden bir oyun arkadaşı. Cebindeki kalan parayı kontrol etti. Sızıntının bayide mevcut olan diğer eski iki sayısına baktı, baktı... Nihayet bayinin önüne geldiğinden daha vakur, daha ciddi ve çok daha sevinçli evinin yolunu tuttu. İlk okulda okuyan kardeşine anlatacakları vardı çünkü.
Yıllar o çocuktan çok şeyler götürdü Sızıntı, ama sen. Evet sen yıllar evvel olduğu gibi tertemiz ve dupduru. Her ay ab-ı hayat ve şifa. Dertli, gayretli ve vefalı.
O çocuk seni hiç unutmayacak Sızıntı. Her ay ve özellikle her temmuz seninle yeniden aydınlanacak. Aydınlığına boğulduğu o ilk nuru her ay yeniden yaşayacak.
O çocuk seni unutmayacak. çünkü sen onu hiç unutmadın. Onun derdine hiç yabancı olmadın.
Nazım Güralp