Ekim 1995 · s. 426 · 5 dakikalık okuma
His Ve Düşünce Ufku

HAYAT HİKÂYESİ
Neden hep hüzünler hikâyeleşir; uzun uzun en ince ayrıntısına kadar? Bazen başkalarının dramında kendimizi iyi hissetmemizi sağlar. Bazen de dipdiri yakıcılığımla kalbi delen acı şerbetlerini sükûnetle sindirmemize yardımcı olurlar. Oysa baştan sona bir mutluluk hikâyesi ne güzel olurdu. Hayır, o da hikâye değil masal olabilirdi. Belki masal dahi olmazdı. Küçücük kalpler için bile masallarda acı, keder, hüzün, ayrılık hep vardır.
İşte beşerin kaçamadığı, yalnızca gaflet örtülerine bürünerek telafi etmeye çalıştığı büyük imtihan gerçeği. Ayrılık, acı, keder, sabır taşını beğenmeyen sabır dağı olma borcu. Ne yaparsa yapsın hücrelerinin derinliklerindeki ezelî programla ebede yürüme mücadelesini terk etmeye niyetli görünmüyor, aciz beşeri. Bir de büyümenin bedelinin büyük belalara tahammül olduğunu tam manasıyla sindirebilseydik. Küçücük kederlerimizde dramatik kelime oyunlarıyla eğlendiğimiz için utanabilirdik, belki.
Ötelere bakamayan gözlerin gönlü çok dar bir hücreye sıkışıp kalmış gibi. Oraya bir kaç sıkıntı da eklenince dinleyin feryadı... Böyle ancak atomuyla, molekülüyle tam bir madde yığınından ibaret eşya olabilir, bu insanoğlu. Bu işin yok başka yolu; ya seçilmişler kervanına katılıp onların ödedikleri bedeli ödeyeceksiniz veya ben bildim, ben buldum, ben yaptım, ben ben derken çürümeden kurtulamayacaksınız. Kurtlarınız kısa bir süre içinde en geçerli akçeler olup dünyayı size getirse de, son nefeste işiniz biter bitmez ejderhalara dönüşüp ebede kadar sizi çiğneyip tükürecekler.
Pek çok insanın ağzından duyarız şu sözü -Benim hayatım roman olur, roman!- Yazarsam, benimki de olur doğrusu veya sizinki de. Yaşamın kaçınılmaz, çıkılmaz çizgisinde yürüyoruz, bir vakit sürünürken bir vakit süzülmek bizim işimiz, köstebeklerin değil. Çektikleri yavan sıkıntılarla rütbelendiklerini sanan bu insanlarda dehşet verici bir boşluk görürsünüz. Aklınız isyan eder, -Bunca yaşanandan sonra hâlâ mı?- dedirtir size. Onca debeleniş, onca düşüş kalkış bir kez olsun düşünmeye temel atmamış ve bir kez olsun anlamlı tek soru sordurmamışsa, sizin hayatınız çok istemenize rağmen roman olmaz. Ve siz amatör bir tiyatronun amatör bir figüranı olmaktan öteye gidemezsiniz. Dikkat edin, bunca amatörlük sizi sahnede oyuncu değil, dekorasyon malzemesi yapmış olmasın? Bu kadar sükût en çıldırtıcı feryadı gerektirmez mi?
Elbette bu gidişin sonu böyle bir feryat olmalıdır. Mutlaka olacaktır. Bazı büyükler “Zararın neresinden dönülse kârdır” demişler. Yolun sonuna gelmeden şu feryadı haykırırsak mutlaka gönlümüzde yankı bulacaktır. Yoksa cehennem duvarları acımasızca içine çeker haykırışlarımızı ve yankımız gene acılarımız olur.
“-Sen ne dersen de, benim hayatım roman” diyebilirsiniz.
Ancak Ödüllü bir roman okumak istiyorsanız kendinizi, ‘Yaratan Rabbimin adıyla’ okuyunuz!
Semra Öznur Özkütük/Eskişehir
Yazınızda hiç ete alınmamış bir konuyu işlemişsiniz. Yorumunuz gayet güzel. Anlaşılır bir dil ve duru bir söyleyişiniz var. Nükteli söyleyişleriniz serbest tarzınıza bir renk katmış. Sizden misallerle kuvvetlendirilmiş daha güçlü yazılar bekliyoruz.
HAZİN BİR ÖMRÜN HİKÂYESİ
Gece olup karanlık çöktüğü zaman
İçimde bir ürperme yalnızlık başlar
Soğuk bir yatağa düştüğüm zaman
Gözlerim kararır gerçeği arar.
Hep gündüzün Özlemini çekerken
Gece ümitlerim yaprak dökerken
Gizli bir el yaşlı gözlerimi silerken
Benliğim boşlukta o eli arar.
Gerçekle gurup vakti buluştuğunda
Geç olmuştur artık ömür
Her gece içimde bir konuk var
Korkuyla bütünleşir gerçeği ararım.
Derken zaman böyle bir hayli geçmiş
Ben gerçekten yoksun ölüm beni seçmiş
Yaşım halka halka olmuş ta yetmiş
Bulurum ben gerçeği çok geç bulurum
Zaman geçmiş ölüm gelmiş kaçar dururum.
Ercan Mert/Bolu
Şiirinizin ilk iki dörtlüğü son iki dörtlüğe nazaran daha güçlü. Fakat üzerinde biraz daha çalışmış olsaydınız, bütününde mükemmele ulaşabilirdiniz. Zaten sabırla yazmak, rötuşlamak yahut belli bir müddet zaman imbiğinde damıtmak alışkanlığımız olmadığı için mükemmel ile omuz omuza gelmeye yakın eserlerimiz kontrolümüzden çıkıyor. Bu da bizim tam olgun eserler vermemizi engelliyor. Mesela şiirinizde duygu ve düşünceler daha insicamlı dizilse, tekrarlara düşülmese ve kafiye yapısı üzerinde daha yoğun durulsaydı “first class’da yayınlanacak bir seviyeye yükselirdi.
Sizde bunu yapacak şiir gücü, hayal ufku var. Tenkit ettiğimiz hususlar için Çile kitabından ‘Çile’ ve Kırık Mızraptan ‘Işığa Gönül Verenler’ isimli şiirleri incelemenizi tavsiye ediyoruz. Selam ve sevgiler.
AĞLAMAK
Ağlamak mevlaya sunulan af dilekçesi
Yanık sinelerin gönül mızrabının sesi
Ve ilk Nebi’nin tek çaresi Ağlamak... Ağlamak... Ağlamak...
Ağlamak Nebiler Nebisi’nin kırık mızrabı
Günahlardan temizlenmek için ışık mehtabı
Geleceğin mimarlarının miraç mihrabı Ağlamak... Ağlamak... Ağlamak...
Ebubekir Ergün/Erzurum
Şiirinizde güzel bir düşünce örülmek istenmiş. Buna kısmen muvaffak olmuşsunuz. Dörtlüklerin sonundaki “ağlamak, ağlamak, ağlamak” nakaratı biraz monoton olmuş. Arka arkaya gelen üç tane aynı kelimeyi, araya “yine’: kelimesini koyarak bu tek düzelikten kurtulabilirdiniz. “Ağlamak, ağlamak yine ağlamak” gibi... Demek ki, şiir biraz üzerinde çalışmak gerektiren bir unsur. Bir tek kelime için bazen saatlerce düşünme işi... Eğer çaplı bir şiir olmasını istiyorsak, zamanı aşmasını, gelecek nesillere ulaşmasını arzu ediyorsak bu bir kelime için Yahya Kemal sabrıyla 10–20 seneyi bulabilir. Zaten hakiki şairler vaktinden evvel doğum yapma hevesine kapılmayan olgun anneler gibidir. Onların eserleri de canlı, kanlı ve hayat soluyan ışık nesline benzer. Sizden ceht ve gayretinizi geniş bir zaman platformuna serip her mısraı bir kanaviçe sanatkârı gibi nakış nakış fakat sabırla işleyerek ortaya koyduğunuz şiirler bekliyoruz.
GÜN BUGÜN
Gün bugündür
Tezi yok yarının
Geçmişim yarınlarla dolu
Belki de yarınlar bugünün sonu
Lâkin
Son değil bu bir başlangıç
Sonu sonsuza uzanan
Umudu yarınlarda kalan
Toprakla bütünleşmiş bedenim,
Dualara susayan bir ceset
Cesedim dile gelirse bir gün
O zaman anlarım
Muhasebesi neymiş her günün
Menzilim vuslat olup bir an
Ölümü düşünür ölümle ölürüm.
Yaşar Ciğer/Edirne
Serbest tarza güzel bir örnek olan şiiriniz bazı mısralarda muğlâklaşmış. Her ne kadar
“şiirin manası şairin karnındadır” sözü meşhur olsa da yine su gibi akan bir mana yine ona uygun bir havza boşalmalıdır. Bir ölüm tasviri çizilmiş şiirinizde. Fakat “Ölümü düşünür ölümle ölürüm.” Son mısraı zaten toprakla bütünleşmiş ve dua bekleyen bir insanın halini sona değil tekrar başa döndürüyor. Sizden, güzel duygularınızı şiir iradesinden gelen nakış ipleriyle dokumanızı, asla uygunsuz bir kelime ve mısraya yer vermeyip şiirinizi tam şiir mantığına uygun örmenizi tavsiye ediyor, yeni güzide şiirlerinizi bekliyoruz. Selam ve sevgiler.
BOSNALI KÜÇÜĞÜM
Kırmızıyı sordum ona
“Bilmem ki” dedi
Hiç güneş görmedin mi küçüğüm?
Kıpkırmızıdır batarken.
Maviyi sordum.
Baktı!
Bunu da mı bilemezsin küçüğüm?
Göğe kaldırmadın mı başım hiç?
Pembe, mutluluk; beyaz gelinlik, dedim
Baktı, hiç mutlu olmamıştı besbelli
Annen, dedim; hiç sarılmadı mı sana,
Öpmedi mi doyasıya?
Gözleri doldu.
Yoksa yoksa dün başucunda ağladığın
annen miydi küçüğüm?
Yeşili soracaktım bilmediğim anladım
Ne renk senin ağacın, toprağın dedim,
“Kara” dedi...
Gözleri gibi karaymış onun dünyası
Gecesi gündüz olmaz
Güneş doğmazmış oralarda
Gözlerin, yeşil olsun ister miydin küçüğüm?!
Bosna’da yer, gök, gece ve gündüz
Bahtlarıyla aynı renkteymiş
Dünyaya niye geldin küçüğüm?
“Kara”ya bu kadar mı hasrettin?
F. Onat/Bursa
Şiiriniz gayet güzel. Fakat göz yaşartıcı, yürek burkucu... Halk Edebiyatındaki şiirde soru tekniğini kullanmışsınız (dedim, dedi gibi). Bunu serbest tarza uygulayıp güzel bir üslûp yakalamışsınız. Daha iyi işlenmiş daha güzide ve akıcı şiirler bekliyoruz sizden.
Selam ve sevgiler.