Mayıs 1989 · s. 34 · 4 dakikalık okuma
Hipertansiyon
Zübeyr Can · Dr. · Tıp

Dr. Zübeyr Can
Günümüzde sıkça görülen ve doktorları da en fazla uğraştıran rahatsızlıklardan biri olan "Hipertansiyon", arteriel (temiz kan) kanın damara yapmış olduğu basıncın normal sınırların üzerine çıkmış olması demektir. Sistemik (bütün vücudu ilgilendiren) hipertansiyon ve pulmoner (kalb-akciğer arasında oluşan) hipertansiyon olarak ikiye ayrılan rahatsızlığın oluşmasında kriter, sözkonusu basıncın, sistol (atım) esnasında 160 mmHg, diastol (dolma) esnasında 95 mmHg'dan yüksek olması halidir.
Hipertansiyon'un ortaya çıkmasında iki önemli sebeb göze çarpar: Biri, damarda dolaşan kan miktarının artması ve damar cidarına basınç uygulanması; diğeri ise damar direncinin artarak elastikiyetinin azalmasıdır.
Hipertansiyon kendi arasında esansiyel (birinci derecede önemli) ve sekonder (ikinci derecede önemli) olmak üzere ikiye ayrılır. Sekonder hipertansiyon, sebebi bilinen tansiyondur. Fakat esansiyel hipertansiyonun ortaya çıkış sebebi bugüne kadar muamma olarak kalmıştır. Ayrıca, esansiyel hipertansiyonun % 90, sekonder hipertansiyonun % 10 nisbetinde görülmesi ile de dikkatleri birincinin üzerine çekmiştir.
Sekonder hipertansiyon daha çok, çeşitli böbrek hastalıklarına (meselâ kronik piyelonefrit, glomerulo nefrit gibi), renal arter stenozu'na (böbrek damarı daralması), aorta koarktasyonu (kalb-damar sistemi) gibi hastalıklara, surrenal (böbreküstü) veya hipofiz tümörü, hipertiroidi gibi endokrin lezyonlara bağlıdır. Sebebi bilindiği için, alınacak tedbirler de o derece kolaydır.
Esansiyel hipertansiyon ise, henüz sebebi tam olarak bilinmediği için primer veya idiopatik (sebebi bilinmeyen veya başka bir hastalıktan ileri gelmeyen) hipertansiyon olarak isimlendirilir. Bu tür rahatsızlığı olanların % 80'inde sempatik tonus (sempatik gerginlik)'un artmış olduğu kesindir. Fakat neden arttığı belli değildir. Bazı ailelerde, özellikle ABD deki zencilerde yaygındır. Şu halde, esansiyel hipertansiyon'da irsi faktörler de rol oynamaktadır. Sempatik tonusu azaltan metodlarla (sempatektomi veya sempatik ganglion blokajı yapan ilaçlar veya sempatik pressörlerin antago-nistleri) basıncın düşmesi, sempatik tonusun artmış olduğunu gösteren en açık delilidir. Psikojenik faktörlerin esansiyel hipertansiyondaki rolleri büyüktür. Bunlar, esansiyel hipertansiyonu başlatabildiği gibi, var olanı da şiddetlendirir. Bu tansiyona gerek hekimler ve gerekse hastalar "asabi hipertansiyon" (bazı hastaların deyimiyle "sinir tansiyonu") ismini vermektedirler. Bu deyim, hastalara daha tehlikesiz göründüğünden bir çeşit psikoterapi yerine geçmektedir.
Esansiyel hipertansiyon umumiyetle 30—50 yaşları arasında başlamaktadır. 30 yaşından önce ve 50 yaşından sonra başlayan bir hipertansiyonun "esansiyel'' dediğimiz tipte olma ihtimali azdır.
Bilhassa şehirde yaşayanlarda ve stresli işlerde çalışanlarda daha sık görülen esansiyel hipertansiyon toprakla uğraşanlarda ve bazı ırklarda (Çinlilerde) çok düşük oranda bulunur.
Esansiyel hipertansiyon, selim (iyi huylu) ve habis (kötü huylu) olarak ikiye ayrılır. Habis şekli daha çok gençlerde ve erkeklerde görülür; daha hızlı ilerler ve lezyonlar daha şiddetlidir. Ölüm genellikle böbrek yetmezliğine bağlıdır. Selim şekli ise, daha çok ileri yaşlarda ve kadınlarda görülür. Hipertansiyonda en çok görülen ölüm sebebleri kalb—damar hastalıkları, beyin kanaması, böbrek yetmezliği (üremi), konjestif kalb yetmezliğidir.
Esansiyel hipertansiyonu olan kişilerde baş ve ense ağrısı, başdönmesi, sendeleme, yorgunluk, burun kanaması ve sinirlilik gibi çeşitli belirtiler görülebilir.
Hipertansiyon hakkındaki bu bilgilerden sonra, vücudda kan basıncını düzenleyen mekanizmalardan bazılarını görelim:
a) Baroreseptörler: Kan basıncına hassas yapılardır. Atardamardaki kan basıncının artmasıyla arterioller (küçük atardamarlar) genişler ve kalbin pompaladığı kan miktarı azalır; böylece kan basıncı düşer. Bu durumda baroreseptörlerden çıkan uyarıların azlığı, kalbin çalışmasını azaltan sistemin tesirini azaltır ve böylece kan basıncı ve kalbin pompaladığı kan miktarı artar.
b) Kemoreseptör refleks: Kandaki kimyevi maddeler (O2, CO2, H+)'in miktarına göre düzenleme yapar. Oksijen (02) miktarının azalması veya karbondioksit (CO2) miktarının artması veya pH'in asid tarafa kayması ile damarlar daralır ve kalbin atım sayısı azalır.
c) Vazomator merkezin cevabı: Vazomotor (kan damarlarının çapını ayarlayıcı) merkez, toplardamar ve atardamarları kasarak veya genişleterek kan basıncını değiştirir. Atardamarlarda normalde kasılma hali hakimdir.
d) Epinefrin—Norepinefrin Vazokonstriktör (damar büzücü) merkez: Sempatik sinirlerin postganglioner uçlarından ve böbreküstü bezinden salgılanan bu maddeler damar büzücü tesir gösterir. Bu daralma, basıncın düşmesi durumunda basıncı dengeler. Bu maddelerin az salgılanması ise artan basıncı azaltmağa çalışır.
e) Renin—Anjiotensin Sistemi: Basıncın azalmasıyla böbreklere gelen kan miktarı azalır ve böbrek renin salgılar. Bu maddenin tesiri ile meydana gelen Anjiotensin II kan basıncını arttırır. Basıncın artması durumunda bunun tersi bir mekanizma rol oynar.
f) Vazopressin: Hipofiz arka lobundan salgılanan bu hormon (antidiüretik hormon), kan basıncının azalmasıyla damarları kasar, idrar miktarını azaltarak kan miktarını arttırır ve basıncı yükseltir. Yüksek basınç durumunda yine tersi mekanizma geçerlidir. Bütün bunlar, insan vücudunda, insanın herhangi bir dahli olmaksızın vazifesini yerine getiren birçok otokontrol veya otomatik sigorta sistemlerinin, bir diğer benzetmeyle termostat mekanizmasına benzer mekanizmalarının mevcud olduğunu göstermektedir.
g) Böbreklerin yapmış olduğu düzenleme: Basıncın artmasıyla böbrekten geçen kan miktarı da artar. Süzülme—atılma fazla olacağından kan hacmi azalır. Kalbteki debi ve basınç düşer. Böbrekler, su fazla olduğu takdirde atmak, az olduğu takdirde tutmak suretiyle uzun sürede de olsa bu basıncı dengeler.
h) Atrial Natriüretik faktör: Kalbten salgılanır ve sodyumun idrarla atılmasını, damarların genişlemesini sağlayarak kan basıncını düşürür.
Evet, öyle anlaşılıyor ki, insan aklının bu şuursuz ve düşünme melekesinden uzak reflekslerden alacağı daha çok dersler var. Kaldı ki, yukarıda açıklamaya çalıştığımız merkez ve mekanizmalar, yüzlercesinden sadece birkaçı. İnsan yaratıldığından beri vücudunda sesizce çalışan şu merkezler, daha düne kadar insan için tamamen birer "bilinmez" idiler. Bütün bu mucize sistemler, Yüce bir Yaratıcının Kudret Eli'nin ve Muhit olan İlmi'nin tezahürlerini göstermek bakımından yeterli değil mi?