Nisan 1995 · s. 120 · 5 dakikalık okuma
Hikmet
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

İlim, irfan,fıkıh, felsefe, sebeblerin ruhunu kavrama, eşyanın perde önü ve perde arkasına ıttıla, kâinat kitabı ve dînin özündeki fayda, maslahat ve gayelere vukuf gibi.. pek çok ma’nâlara gelen hikmet; hakikat ulemâsınca, daha çok faydalı ilim ve salih amel beraberliği şeklinde yorumlanmıştır ki, bunlardan biri diğerinin iradî sonucu, beriki de bir kısım yeni mevhibelerin başlangıcı ve mukaddimesidir.
Yukarıdaki yaklaşımı nazar-ı itibara alarak bazıları, tıpkı aklı, “amelî ve nazarî” şeklinde iki bölümde ele aldıkları gibi, hikmeti de “amelî ve nazarî” diye iki kısma taksim etmişlerdir.
Nazarî hikmet, varlık ve hâdiseleri, bir meşher gibi temâşâ etmek, bir kitap gibi okumak; bir senfoni gibi dinlemek; her zaman eşyanın perde arkasını kollamak; fizik ve metafizik dünyalardaki sırlı münasebetleri mütâlâa etmek, çözmeye çalışmak ameliyesi, cehdi ve mevhibesidir.
Amelî hikmete gelince, o, böyle nazarî bir yolla elde edilen ilim, irfan, alâka, münasebet ve kulluk şuuruyla bu meşherin sahibine, bu kitabın kâtibine, bu koronun idarecisine yönelip ubudiyetle O’nu aramak, aşkla, şevkle hep O’na koşmak, hayret ve dehşetle O’nun huzurunda olmanın saygı ve mehabetini yaşamaktır. Bu itibarla da hikmeti, evveli tefekkür, tefahhus, tecessüs ve temâşâ; ortası itaat ve ibadet; sonu da zevk-i rûhânî ve ebedî saadet şeklinde hulasa edebiliriz.
Ayrıca bu önemli hususların yanında, Kur’ân’ın hikmetle alâkalı şu tesbitleri de her biri başlıbaşına birer esas sayılacak mahiyettedir.
1-
Hikmet, Kur’ân’ın incelikleri ve sırları ma’nâsına gelir ki, bu, aynı
zamanda Kur’ân’ın şerh ve izah ettiği kâinat kitabının da sırları ve
incelikleri demektir. Bu gerçeğe Kur’ân:
- Allah hikmeti dilediğine verir; kime de hikmet verilirse, ona bol
bol hayır verilmiş demektir” âyetiyle işaret eder.
2-
Peygamberlik ve esrâr-ı risâlet ki, bu ma’nâ, hadisçilerce sünnete
hamledilmiştir ve
-Allah Dâvud Aleyhisselam’a saltanat ve hikmet verdi” veya
- And olsun biz Lokman’a hikmet verdik” gibi âyetler bu
gerçeği ihtar eder.
3-
Nazarî ve amelî hikmet ma’nâlarını da ihtiva eden bir câmiiyyetle
hayırhahlıktır ki,
- İnsanları Rabbin yoluna hikmet ve mev’ize-i hasene ile davet
et!..” mealindeki âyetler de bu anlamdaki hikmeti
hatırlatır.
Hikmeti, yerli yerince davranma ve herşeyi yerli yerince kullanma şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Mutedil ve müstakim olma ma’nâlarına da gelen bu son tesbiti şu şekilde biraz daha açmak mümkündür:
1- İfrat ve tefrite girmeden herşeyin hakkını verip itidali korumak.. sorumluluklarımızı şer’î çerçeve içinde anlamak ve yerine getirmek.. esbap dairesi içinde kaldığımız sürece sebeblere riâyette kusur etmemek.. iyiliklerde dahi olsa aşırılığa girmeyip dînin, her şart altında yaşanılırlığı düşüncesini korumak.. ve hayatı sünnet programlı yaşamaya çalışmak..
2-
Hakk’ın takdirlerini kendi tercihlerimiz önünde düşünmek ve O’nun şer’î ve
kevnî her türlü icraatini gönül rızasıyla karşılayıp, ömürlerimizi
-
Teslim ol, selâmeti bul” çizgisinde sürdürerek “her işte hikmeti vardır,
abes fiil işlemez Allah” mülâhazasını bir lâhza bile hatırdan çıkarmamak..
3-
Düşünce ve davranışlarımızda, peygamberâne bir azim ve idrakle
- De ki: İşte benim yolum; basiret üzere Allah’a davet ediyorum.. ben
de, bana tâbi olanlar da...”
gerçeğini ruhlarımızda duyup herşeyi Fetânet-i Azam’ın vesayetinde
basiretle plânlayıp icra etmek bu hikmet telakkilerinin birer televvünü
sayılabilir.
Büyük ölçüde hikmetin kaynağı vahiy ve ilhamdır. Bu açıdan da, peygamberlerin ve derecesine göre diğer mürşidlerin, metâları hikmet birer hakîm olduklarını söylemek yerinde bir tesbit olsa gerek. Zira bu zâtlar, kendilerine sığınan gönül ve ruh hastalarını “tıbb-ı ruhanî” ile tedavi eder ve ellerinden geldiğince onların kalbî hayatlarını “ahlâk-ı rezile” virüslerinden temiz tutmağa çalışırlar.
Bu itibarla da, onların hareket sahaları ve meşguliyet alanlarını da göz önünde bulundurarak, aşağıdaki önemli meselelerin tahlili içinde işaret nev’inden bir kere daha “hikmet” demek istiyoruz:
1- Hikmet; bir düşünce, tasavvur ve davranış bütünlüğüdür. Evet düşüncede isabet, ifadede gereklilik ve ölçü, sonra da o çizgide hareket tam bir hikmet televvünüdür..
2- İlimde yakîn, amelde sağlamlık ve itkan hikmete bir diğer yaklaşım.. buna ilmin amel ile ve san’at ruhunun itkanla beslenmesi de diyebiliriz.
3- Dînin gaye ve maksatlarını kavrayıp, onu ferden temsil etmenin yanında, topyekün hayata hayat kılma düşünce ve cehdi de hikmetin bir başka çizgisi.
4-Varlığın özü ve iç yüzündeki gerçeği, her nesneye ait ayrı ayrı hususiyetleri ve bu hususiyetler arasındaki münasebetleri, Yaratıcı tarafından hedeflenen gayeleri idrak ve şuur da hikmetin ayrı bir buudu..
5- Sebepler ve illetler âlemine yönelerek, varlığı fayda ve maslahat yanlarıyla görüp tanımak, tahlil ve terkiplerde bulunmak, Yaratıcı’nın halifesi olma unvanıyla, O’nun izni ve emri dairesinde varlığa müdahele, hilafet televvünlü, san’at buudlu hikmetin ayrı bir yanı.
6- Nizam ve âhengiyle kâinattaki herşeyin yerli yerinde olması ilâhî hikmetinden hareketle, kendi dünyamızda bu denge ve düzenin korunmasına riâyet, arz, atmosfer ve semâlardaki muvazenenin muhafazası istikametinde değişik ad ve unvanlarla değişik ilim dallarını geliştirmesi de hikmetin ayrı bir yorumu.
7- Her zaman en iyi hedefleri takip ederek, sevk ve idare edilenler arasında, iyilik ve güzellik arayışları içinde bulunmak, insanlarla muamelelerimizde ilâhî ahlâkla tahalluk etmek suretiyle arzı ve arzdaki idarî sistemleri semâvîleştirme gayreti göstererek peygamberlerin gönderilme gayelerini gerçekleştirmek de hikmetin bir diğer enfes tarafı...
İnsanoğlu her zaman, şeytanın telkin ve vesvesesiyle, rahmanı mantık ve muhakemeyi tefrik edebilmesi için, aklını Rasûlullah’ın (sav) emrine vererek tetikte olma mecburiyetindedir. Ancak bu sayededir ki, insanda, müstakim muhakeme ve ilâhî hikmet mevhibeleri belirmeye başlar.. duygu, düşünce istikameti güçlenir ve derken fert, davranış bütünlüğüne ulaşır.. sonra da bu duygular işlene işlene onun tabiatıyla bütünleşir ki, bu da ilâhî ahlâkla ahlâklanma demektir. İsterseniz buna nazarî aklın amelî akla, nazarî hikmetin de amelî hikmete inkılâp etmesi.. veya bir kısım büyüklerin yaklaşımıyla, insanın melekî yanlarının şeytânı yönlerinin önüne çıkması da diyebiliriz.
Bu
açıdan da, ilim ile amele, hikmet gerçeğinin birer parçası, birer derinliği
olarak bakmak icap eder ki, o da amel, îmânın bir cüz’ü olmasa da, dînin bir
yanı olduğu hakikatini ifade demektir. Zaten, İslâmiyet’te, bilgiden hemen
kulluğa geçilmesi de herkesin ittifak ettiği bir esastır ki,
-
Ben cin ve insanları bana kulluk yapsınlar diye yarattım” âyeti
de bu hususu ihtar etmektedir.
Evet, herhangi bir konuda, nazarî olarak derinleşip de amele geçmeme, faydasız bir gayret, dolayısıyla da apaçık bir hüsrandır. Başta da ifade edildiği gibi; varlık bir hikmet kitabı, bir hikmet meşheri, Kur’ân da bu hikmetler mecmuasının dili, tercümanı, yorumcusu ve tarifnâmesidir. İnsanların vazifesi ise, Kur’ân’da kâinat kitabını okumak, kâinat meşherini tanımaya çalışmaktır ki, böyle biri, Kur’ân’ın ifadesiyle hayr-ı kesîre mazhar olur ve letâifinin enginliğine, zenginliğine göre de değerler üstü değerlere ulaşır. Aksine, varlığın çehresindeki gerçekleri görüp de arkasındaki hakikatlere ulaşamama ve bu nizamla hedeflenen gayeyi sezememe, varlığın ve var olmanın en önemli mesajını alamamadır ki, bu da mutlak bir kazanç kuşağında apaçık bir kaybetme demektir.
![]()