Sızıntı Arşivi

Nisan 1997 · s. 120 · 3 dakikalık okuma

Hayat

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Dirilik ve canlılık sözcükleri ile ifade edebileceğimiz hayat; cehalet, dalalet ve küfürle ölmüş bulunan kalbi hayatın, iman, marifet ve muhabbetle dirilmesi demektir ki,

—Ölü iken iman ile diriltip nura erdirdiğimiz ve halk içinde o ışıkla yürüyen” meâlindeki yet buna işaret etse gerek.

Erbâb-ı Hakikat’çe hayat, beden ve cismâniyet zulmetlerinden kurtularak, kalp ve ruhun derece-i hayatına yükselmektir ki; bu mazhariyetin, külliyet kesbetmiş bir ferd olması itibariyle, Hz. Ruh-u Seyyidü’l-Enam’a bakan yanını” — İşte, böylece sana, emrimizden (kalplere diriliş vaad eden Kur’an’ı vahyettik)” âyeti; bütün dirilmeye namzet insanlara bakan yönünü de;“

— Ey iman edenler, Peygamber sizi, din ve dünyanız itibariyle dirileceğiniz şeylere davet ettiğinde, Allah ve Rasûlü’nün bu çağrısına icâbet ediniz!” fermân-ı sübhânîsi ile te’lif etmek mümkündür...

Arzın hayatı, ondaki bütün dirilişler, değişik buuddaki neşv ü nemâlar, gelişip yayılmalar; toprak ve onun muhtevası, su ve onun hayatiyeti, hava ve onun içindeki muhtelif gazlarla sımsıkı irtibatlı olduğu gibi, hakiki insâni hayat da, hakikat ilmi, irade ve himmet gücü, ahlak ve karakter sağlamlığı, maiyyet-i ilâhiye iştiyâkı ve böyle bir mazhariyeti duyma sevinciyle ciddi alâkalıdır ki, bütün bunlar, aynı zamanda “meydân-ı tayarân-ı ervâh”a uçmanın bir pisti ve ebedi hayata ulaşmanın da rampasıdır.

Evet, arz, bütün o potansiyel derinlik ve zenginliklerini:

—Allah gökten bir su indirdi ve onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltti”, , - Biz, o su ile ölü bir beldeyi dirilttik. İşte (kabirden) çıkışınız da böyle olacaktır. “,

-Biz, her canlı şeyi sudan var ettik” beyanlarıyla ifade edilen kaynaktan elde ettiği gibi, imansızlık, marifetsizlik, muhabbetsizlik kuraklığına, çoraklığına maruz kalmış ve hatta ölmüş ruhlar da; inançla hayat ufkuna yönelir, mârifetle onu duymaya başlar, aşkla onun enginliklerine açılır; azim, irade ve kararlılıkla da dirilirler..dirilir “-Şüphesiz sen en yüksek bir ahlak üzeresin” tebcili ile serfirâz Ahlak Kahramanı’nın rehberliğinde “-Allah ahlaki ile ahlakların” hedefini gerçekleştirdiği ölçüde, ilâhi maiyyete ulaşır; o maiyyetin eb’âda sığmayan ferah-fezâ ikliminde sevinçle kanat çırpar; sürekli, şevkle şükür soluklar; mevsimi gelince, Hakk huzurunda bulunmanın iştiyâkıyla lâmekânî ve lâzamânî bir ufka erer ki, orada vicdanı her zaman - Bir de ben onu sevdim mi, artık onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli... (ilh.) olurum” hakikatini duyar; ruhu da " fehvâsınca, cennetlerde, Rabbü’l-Âlemin’in civarında, Hz. Erhamü’r-Râhimin’in maiyyetinde, Sultân-ı Akdaru’l-Kâdirîn’in gücü ile hep sonsuza doğru pervâz eder durur.

Artık, aynı hayat olan bu mertebede ne ölüm vardır ne de zevâl.. olsa olsa, nefis ve cismâniyet cihetiyle bir fena; kalp, ruh ve insâni latîfeler itibariyle de bir bekâ vardır ki; siz buna isterseniz “fenafillâh-bekâbillah-meallâh” da diyebilirsiniz.

Böyle yüksek bir neticeye ulaşan sâlikin hayatında, üç tür soluk veya nefes söz konusudur: Havf soluğu, recâ soluğu, muhabbet soluğu. Nefis, cismâniyet ve beden adına önemli bir misyon eda ettiği gibi; havf, recâ, muhabbet de kalp ve ruhun hayatı hesabına ehemmiyetli birer dinamik sayılırlar. Yüce Allah’ın ululuğunu düşünmek, O’nun mehâfet ve mehabetiyle oturup-kalkmak, annesinin itâbından endişe duyup da, yine onun şefkatli kucağına sığınan yavrunun duyduğu mânevi hazzın kat katını insanın vicdanına ifâza eder. Evet, O’nun hakkında hüsn-ü zan edip, rahmetinin enginliğini mülâhazaya almak, öylesine rûhânî bir sürûrdur ki, eğer tecessüm etse, bir mânevi cennet şeklini alır. O’nun eserlerinin çehresinde isimlerine ulaşmak, isimlerinin tecelli iklimlerinde dolaşıp sıfatlarını soluklamak, onların taalluk noktalarını mülâhazaya alarak zevkin hayret buudlu olanlarını duymak, tarifi, tavsifi imkansız öylesine engin ve rengîn bir hazdır ki, böyle bir mazhariyeti ancak bu ölçüde bir miracı gerçekleştiren şehsuvarlar duyabilirler.

Bu kutlu yolun yol boyu televvünlerini her adımda duymasalar bile, hiç şüphesiz bu cihan değer hedefe, rampadan hareketle, en hızlı ulaşacaklar, acz u fakr, şevk u şükür azığı ile yollara koyulanlardır. Onlardır ki, damla iken derya olmasını bilir, zerre iken Kehkeşanların kol gezdiği iklimlerde dolaşır ve kendilerini hiç ender hiç gördükleri halde, bir santral gibi bütün bir varlığın özüyle, gâyesiyle iç içe yaşarlar. Gezip dolaştıkları her yerde: “Fakrıyla eriştim fahre / Münâcat eyleyip Hakk’a / Derim ya Hayy ya Kayyûm” (İbrahim Hakkı) der, şevk u şükür gülbanklarıyla coşarlar.. coşar ve bu ufkun bir kadem ötesinde bulunan gerçek hayat ve gerçek vücûdun nurlarıyla kendilerinden geçerler ki, bazılarının “vücûd” , “şuhûd” yorumları bir yana, hayatın ve vücudun hakikatini “bî kem u keyf” duyar ve “bir bu kadar zevke bu ömür kâfî değil” (Y. K.) derler.