Sızıntı Arşivi

Ekim 1990 · s. 408 · 2 dakikalık okuma

Hâl

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

HÂL

Hâl; insanın kendi derinliklerinde ötelerden gelen esinti­lerle yaşaması ve kalb ufkunda cereyan eden gece-gündüz, sabah-akşam farklılığının duyulup hissedilmesidir. Onu in­sanın cehd ve gayreti olmadan, insan kalbini saran sevinç-hüzün, kabz-bast şeklinde anlayanlar, bu oluş ve sezişin de­vam ve istikrarına “makam”, onun zeval bulup gitmesine de “nefsânîlik” demişler...

Bu itibarla, “hâl”e, bir İlâhî mevhibe ve gönül yamaçlarının ”üns” esintileri, ”makam”a da insan irâde ve azminin bu nefehâtı soluklayıp benliğine malederek ikinci bir fıtrata ulaşması diyebiliriz.

Hâl; yaratılış, hayata mazhariyet, nur ve rahmet gibi, perdesiz herşeyin gerçek kaynağını gösterir ve hâlis tevhîdi ih­tar eder. Makam ise, sa’y-u gayretin sisli-dumanlı prizması içinde dediğini der ve hakikati o kadar net aksettiremez. Onun içindir ki, kalbe gelen varidatın duyulup-sezilmesi ve her lâhza, kalblerde “kenzen” bilinene doğru ayrı bir yol vu­rulması; içinde biraz da kendimizi anlatmanın bulunduğu o varidatın kendi rengimize göre ifâde edilmesinden daha kadirşinasca bir davranış sayılmıştır.

Bundan dolayıdır ki, Hazreti Sâdık-u Masdûk, bir makam münasebetiyle “Allah sizin cisim ve suretlerinize değil, kalblerinize nazar eder..” diyerek Hak cânibince önemsenen nok­tayı hatırlatıp, halkça yönelinecek mihrabı iş’ar ile âyineyi, tecellîye tevcih buyurmak istemiştir. Derecesi daha düşük bir rivayette, kalblerin yanında ameller de zikredilerek “Allah sizin kalblerinize ve amellerinize bakar...” beyânı ise, hâ­lin devamıyla ulaşılan “makam” a hâl hatırına bir iltifattır.

Hâl; mutlak irâdenin muradına uygun vakitlerde, ara ara gelen tecelliler.. bu tecellilerin yayılma sahası kalb ufku.. avlayıp bir kalıba ifrağ eden de his ve şuurdur. Bu itibarla ma­kama, dalgalan dinmiş, istikrara ulaşmış bir paye nazarıy­la bakılmasına karşılık; hâl, yüksek takdirlere bağlı gel­gitlerin ağında, her zuhur bir evvelkisinden ayrı ve farklı ka­reler içinde, sürekli belirip-kaybolan ve tıpkı güneşden ge­len değişik boy ve renklerdeki dalga paketlerine benzetilme­si uygun olur.

Hassas ruh ve marifete uyanmış şuurlar, suyun üzerinde­ki kabarcıklarda, güneşin akislerini gördükleri gibi, gönül ya­maçlarında da, hâl dalgalanmalarını öyle görür, hisseder ve ayrı ayrı idrâkla mukabelede bulunurlar. Kalb balansını iyi ayarlayamamış, dolayısıyla da irtibatsız kalmış kopuk ruhla bunları birer vehim ve hayâl sanabilirler; varlığa Hakk’ın nuruyla bakanlar için bunlar ayanlardan ayân gerçeklerdir.

En büyük Hâl Eri, bir önceki mazhariyetlerini, bir sonraki durumu itibariyle dûn gördüğünden-o dûn hâlin nuruyla Al­lah gönüllerimizi donatsın! “Ben günde yetmiş defa istiğfar ediyorum...” buyururlardı.

Zaten, namütenahiye dönük bir ebedî yolculukta, ebedî ışık ve ebedî Burak’a ihtiyâcını hisseden dupduru bir gönlün, baş­ka türlü düşünmesi de mümkün değildir