Sızıntı Arşivi

Şubat 1990 · s. 19 · 3 dakikalık okuma

Panorama Nesil

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

sub90-20.jpg

Mehmet Erdoğan

Bir çağlayanlar otağı, bir yeşillikler beldesi, diriliş manzumesi, âb-ı hayat kaynağı, geleceğin mayası, ümit kanaviçesinin nakış dokunduğu zaman gergefi..

Mânânın zirveleştiği ve bu zirveye bütün âtiyi davet ettiği nur ve ışık hüzmelerinin odaklaştığı kutsî nokta..

Sevginin, hoşgörünün mihrakı ve kılıcın son çâre olarak kullanıldığı saadet çağlarının altın harflerle yazılmış kitabı: İslâm—Türk Tarihi.

Hristiyan, Yahudi, Mecusi vs. ne kadar kendi kutsi düşünce ve inanç tayfları dışında kalmış karanlık sevdalıları varsa hepsine hoşgörüyle bakmış, kilise çanlarından gocunmamış, havra ilâhilerinden çekinmemiş Ezan-ı Muhammedi ikliminde o nahoş sesleri de eritmiş, yoz inançları nur potasında şekillendirmiş, hakikati bulabilmek için hâdiseleri vicdan imbiğinden süzmeyi öğretmiş, onlara da insan olmanın altın şafaklı ufuklarını işaret etmiş bir Panoroma Nesil...

Onlar özündeki kuvveti Nebiler Nebisinin sıcacık, ruhları okşayıcı, kalblerdeki buz dağlarını eritici mahiyette, Cibril soluğundan fazla öze sirayet edici nefesinden almış ve yine bu ötelerden akan âb-ı hayat ile mayalamış geleceğini...

İnsanlık, atalarımızdan öğrenmiş petek petek nur ile âb-ı hayat sunmayı çevresine. Yed-i beyzâ olmayı ve karanlıkları izale etmeyi, gönlün en girift noktalarına bir tabib edasıyla eğilmeyi ve her türlü kalbi ve ruhi yaralan, bunun yanında cismi arızalan da gidermeyi..

Fakat onlar asla kılıcı ilk plânda kullanmamışlar. Belki en son çâre görmüşler kaba kuvvveti. Aslında kaba kuvvetlerinde dahi bir incelik bir asalet tablosu çizmiş, düşmanlarına vuracakları her kılınç darbesinde Hz. Ali misali bir hesab endişesi taşımıştır o mürüvvet âbideleri, sevgi leventleri, inanç ikliminin serdarları...

Ve hiç birisi benlik dâvâsı gütmemiş, kendini bayraklaştırmayı bir an dahi aklından geçirmemiş, nefis hesabına hiç bir hamle ve harekette bulunmamışlardır. Sarayları bir kaç gün gelip kaldıkları kervansaray olmuş o şahbazların. Villaları, yalıları evin efendisinden ayrı bomboş, hali ve ıssızdır yıllar yılı...

Çoğu serhat boylarında şehit kalan bu yağız leventleri anlamak için kalbi rikkatimiz, aklı dikkatimiz, vicdanı himmetimiz en az onlar kadar olmalı.

İnsanlığa olan vicdan borcumuzu anlama, idrak etme, gerçek huzuru duyuramama endişesiyle iki büklüm olma, kendimizi kutsî davet yükümlülüğü altında hissetme en az onların vicdanlarında duyduğu ağırlık kadar olmalı ki, kalb atışlarımız onların yüreklerinin frekansına denk bir şekilde

"Millet Millet" diye vurmalı ki, Fâtih'i, Yavuz'u, Genç Osman'ı, Ulubatlı Hasan'ı bir parça arılayabilelim. Yoksa hep düşündüğümüz zahiri olacak. Hep hayâli prensiplerden hayâli sonuçlar elde etmeden öte hiç bir şey elimize geçmeyecektir.

Ve asla unutmamalıyız ki, biz özümüzden koptuğumuz için, tarihimizi unuttuğumuz için bu hale geldik. Ve yine unutmamalıyız ki, o nur ve ışık kaynağına koşup, hiç bir endişe ve vehim zincirine vurulmadan, hiç bir ateist bağına, her hangi bir uzvumuzu kaptırmadan o öz çağlayanına eğilip ezeli bestenin pınarından doya doya ab-ı hayat içmezsek asla bu yıkılıştan yakamızı kurtaramaz, madde ve mânâ plânında dirliğe eremeyiz.

Bize bu hususta en güzel nasihat ve kulağımıza küpe olacak inci, mercan misâli bir söz var. Bu söz her padişahın ölürken bizlere ve gelecek nesillere ilettiği son vasiyettir: Attan inmeyesüz..

Öyleyse bizim ilk ve son vazifemiz: Kendi benliğimizi kavrayıp, özümüzle bütünleşip yani kendimizi aşıp sonra başkalarının imdadına yetişme. Ve bütün dünya sevdalılarını kalbimizin eliyle bir kenara itme sonra dolu dizgin serhat boylarına koşma.

Ve cihana yeniden dirilişin bayrağını çekme! Zamanın burçlarına Sonsuz Sevgilinin nur ibrişimlerinden örülmüş ölümsüzlük sancağını dikme ve ebedi dalgalandırmaktır onu sönmeyen şafaklarda...