Sızıntı Arşivi

Ocak 1987 · s. 488 · 4 dakikalık okuma

Gülmek

Safvet Senih · İnceleme

Safvet Senih

Mahzun ve muzdarip Nebi (s.) niçin kahkaha atmamış ve niçin “Çok gülmek kalbi öldürür” demiştir? Önce’ gülmek nedir? Sadece fizyolojik bir hadise olarak ele alınabilir mi? Evrimciler bu mevzuda da nasıl yanılmışlardı? Gülen kimdir ve gülünen nedir? Gülen ve güldüren, abesle iştigal etmiş oluyor mu? Gülen kimse adil ve hayırhah mıdır?

Gülmeyi, “Ağlamanın zıddı” diyenler olduğu gibi. “Bedii bir heyecan” sayanlar da vardır. Evrimciler gülmenin menşeini hayvanlara kadar indirmiş, hatta kendileriyle onlar arasında bir akrabalık kurmaktan zevk bile almışlardır. Zahire aldanmamak gerektiğini, hergün tekrar edip dururken, maymunda alalade dudakların açılmasını, gülmek zannetmek bütün beşeriyette dalgalı bir denizin üzerindeki beyaz köpükler gibi yanıp sönen kahkaha ve tebessümlerin ne derin manaları, ne çeşit acıları ve tatsızlıkları tazammun ettiğinden habersiz yaşamaktır.

Bazı doktorlara göre gülmenin en beylik tarifi: “Haz duymaya tekabül eden asabi hareketlerin mecmuudur.” Halbuki gıcıklanma ile soğuktan ve bazı kimyevi maddelerin aşılamasından doğan gülmelerle, histeriklerin ağlama nöbetlerinden sonra gelen gülmelerinde ve muharebelerde kanlı bir çarpışmayı müteakip asabi kahkahalara tutulan askerlerin gülmelerinde hazdan eser bile yokdur.

Darwin’ e göre gülmenin en iptidai şekli katılma derecesi’nde delice gülüşlerdir. Hatta hasmını ayakları altına alan bir vahşi bu tarzda gülmektedir. Şu halde gülmenin tekamülü delice kahkahalardan başlayarak zarif tebessümlere kadar yükselmektedir. Halbuki aynı evrimciler, çocuğun nev’i tekamülü yaşadığını iddia ettiklerine ve çocukta kahkahadan evvel tebessümün tecelli ettiğine nazaran, evvelki iddia ile bu haki kat arasındaki tezadı ne yapalım?

Aslında insan ruhu ve cemiyet hakkında henüz pek iptidai ve tamamen fikri malumat sahibi olan Darwin ve benzeri tabiatcıların gülmek gibi içtimai ve ruhi bir hadise hakkında yapacakları tedkik ve verecekleri hükümler bundan daha fazla bir şey olamazdı. İnsanın bütün mahiyetini hayatiyet ve fizyoloji ile izaha çalışmak elbette bu kadar sınırlı ve tezadlı neticeler verecektir.

Gülenin insan olduğunu kabul ediyoruz ama, gülünç olan kimdir? Aslında gülünç olan da insandır. Çünkü bir hayvana gülmemiz mutlaka onda bir insan vaziyeti veya insan edası sezmemizdendir. Dikkat edilirse canbazhanelerde hayvanları gülünç bir höle koymak için hepsini insan kıyafetine sokarak bir sofrada yemek yedirdiklerini hatırlayabiliriz.

Güldürme mevzuuna gelince, birer sanatkâr olarak mesela komedyen ve karikatüristi ele alacak olursak, bunları sanki kusur ve ayıpları örten meleklere karşı, kusur ve ayıpları açmak için fırsat bekleyen şeytanın su-i kasdını meydana çıkarma vazifesini üzerine almış sanatkârlar olarak görebiliriz. Bu sanatkârlar, kusur ve biçimsizlikleri, her gözün görebileceği bir şekilde abartarak sergilerler.

Fakat düşünelim ki, acaba gerçek sanatın mevzuu nedir? Şuur ve hissimize, eşyanın kapılarını açıp, bütün duygularımız doğrudan doğruya sırlarla burun buruna gelerek hasbihal edebilseydi, sanat kabiliyeti gelişmedik kimse kalmazdı. Çünkü ruhumuz fıtrat ve tabiatla hemdem olarak durup dinlenmeden ittihat edecek, gözlerimiz hafızanın yardımı ile mekandan taklid olunamaz tablolar seçerek tesbit edecekti. Ruhlarımızın derinliklerinde daima yeni keşiflere yol açan ulvi ilhamların terennümlerini işitecek ve deruni hayatımızın kesintisiz lahuti nağmelerine şahid olacaktı. Eşyanın sırrı bize inkişaf etmediğinden mahiyet ve hakikatlara nüfuz edemediğimiz için bütün bu güzellikler muhitimizde ve bizzat kendimizde olduğu halde maalesef hiçbirisini sezemiyoruz. Biz, bakmakla gördük zannediyor, dinlemekle işittik sanıyor, şuurumuzu yoklamakla ruhumuzu murakabe ettik iddiasında bulunuyoruz. Hakikatı söylemek gerekirse biz eşyayı oldukları gibi göremiyoruz. Çoğu kere yaptığımız şey, bunların üzerindeki yaftaları okumaktan ibaret. Aslında aramızdaki kesif perdeyi açıp deruna inebilsek, anlayış ve düşüncemiz çok değişecektir.

Bir kısım sanatkârlar daha da derinleri açarlar. Bunlar dil ile en kötü bir surette ifade olunmağa mahkûm sürur ve hüzünlerin altından, sözle hiç alakası olmayan öyle birşey bulup çıkarırlar ki bunlar, insanın en deruni hislerinden daha mahrem batıni bir takım aheng-i hayat ve teneffüslerdir. Çoğumuzun ruhunun derinliklerinde ihtizaza hazır bir tahassüs düğümü vardır ki, işte sanat parmağı buraya temas edince bizi de kendisi gibi sarsar.

Hakikata yönelmeden, eşyanın mahiyetindeki inceliklere nüfuz etmeden, “hüsn-ü mücerred” yani saf güzelliği keşfetmeden, insan sanatkâr olamaz. Sanat eserlerinden ruhani bir ahenk aksettirmeye gücü yetmeyenler sanat kör değil tufeyli ve acem ilerdir.

Şimdi sanat ve sanatkârlıkta durum böyleyken sırf güldürmek için herkesin farkedemediği gülünç noktaları abartarak ortaya koyan kimselerle, sırf gülmek için bunların gayr-ı fıtri ve sun’i gösterilerine alaka duyan kimselere acaba ne nazarla bakmamız gerekir. Acaba hayatın gayesi gülmek ve güldürmek midir?

Hiddet, korku, infial hüzün, keder ve ızdırab hallerimizde gülmeye karşı nefret duyarız. İnsanın gülebilmesi için her türlü heyecan ve galeyanlardan azade, durgun bir göl gibi olması gerekir. Kahkahanın tabii ortamı, hissizlik ve heyecansızlıktır. Tefekkür ve tahassüs halinde bulunan bir insana atılacak nükte ve zerafetle, ne şekil ve mahiyette olursa olsun, tebessüm bile uyandırmak zordur. Çünkü gülmenin heyecan ve hassasiyetten, tefekkür ve murakabeden daha büyük bir düşmanı yoktur. Bize merhamet veya tefekkür gibi teessürat telkin eden bir mevzuya gülebilmek için hiç olmazsa bir lahzacık merhamet ve tefekkürü unutmamız lazımdır. Demek ki kahkaha ile gülme, gamsızlık, dertsizlik ve düşüncesizlik alametidir. Yani artık kalbi ölüme götürecek sakim bir yolun işaretçisidir. Bu durumu Yüce Beyan söyle dile getiriyor: “Simdi bu sözden (Kur’an’dan) mi hayret ediyorsunuz? Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz? Ve siz baş kaldırıyorsunuz?” 53/59/61 “Siz daima onlara (iman ve dua eden kullarıma) gülüyordunuz.” (23/110) “Onlara ayetlerimizi getirince onlarla alay edip gülmeğe başladılar” (43/47) İşte bu tutumları gülenlerin kalblerinin kararıp paslanarak, mühürlenmesine sebep olmuştur: “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: “Eskilerin masalları” der. Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler, kalblerinin üzerine pas olmuştur” (83/13-14) “Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir gözlerinde de perde vardır.” (2/7) “Onların kalblerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyledikleri için onlara acı bir azab vardır.”