Sızıntı Arşivi

Haziran 1981 · s. 11 · 10 dakikalık okuma

Gençliğin Problemlerine Doğru: Yuvanın Teşekkülü

B.Ramiz Gülen · Pedagoji

YUVANIN TEŞEKKÜLÜ

Bir önceki bahisle, neslin yetiştirilmesi hususunda, aile, mektep ve topluma düşen vazifelere temas etmiş ve kısaca bu müesseselerin vazife ve mükellefiyetlerini belirtmiştik. Mevzuu bağlarken de nesil­lerin yetiş dirilmesin de, kendisine en çok sorumluluk düşen (yuva)yı ele alacağımızı söz vermiş ve öyle belirtmiştik.

Yuva, insanoğluyla beraber varolmuş, çok eski; fakat hiçbir zaman eskimemiş bir müessesedir. Tarih boyunca yer yer sert darbelere maruz kalmış, hatta tasfiyeye ta­bi tutulduğu anlar olmuş, ama o, her de­fasında kendisini yıkmak isteyen ellerden kurtulmuş ve başındaki gailelerden sıyrı­larak varlığını devam ettirmiştir.

Evet, hikmet elinin, fıtratın sinesine yerleştirdiği yuvayı, ne Isparta’nın vahşi ceberûtu, ne de asr-ı hâzırın (1) iptidaî diktatörlükleri yerinden söküp atamamış ve onu beşer hayatından uzaklaştıramamıştır. Nasıl uzaklaştırabilirdi ki, kâinatı şiirimsi bir nizam içinde vaz’ eden Yüce Yara­tıcı yuvayı, bu umumî nizamın ehemmiyet­li bir parçası olarak tabiat kitabının bağrı­na yerleştirmiş ve âlem-şumul ahengin itici ve çekici kuvvetleriyle onu sıkı sıkıya bağlamış dır.

Canlı varlıklar arasında -belli bir dö­nem için dahi olsa- yuva kurmayan ve ken­di nezaretinde yavrularının yetişmesine va­sat hazırlamayan bir canlı yok gibidir. Kuş­lar binbir zorluklan göğüsleyerek yuva ku­rarlar, karıncalar durup dinlenme bilmeden yerin derinliklerine delikler açar dururlar. Dağda taşta gezen bütün vahşiler, inleri ve kovukları mesken edinerek başlarını so­karlar

Her canlı kendi fıtratı sınırlan içinde başım sokup barınacağı bir yuva ve yavru­larını uçuracağı âna kadar onları görüp gö­zeteceği bir mesken tesisine çalışır ve bu hususta insan aklına durgunluk verecek şe­kilde titizlik ve gayret gösterir.

Böylesine çok sıhhatli, alabildiğine sağlam ve fıtrat kaideleri üzerine oturtulan yuva, insanoğluyla bütün bütün ehemmiyet kazanmış ve onun hayatının ‘ lâzım-ı gayr-ı müfârık-ı” (2)” haline gelmiştir. Bu itibarla insanı yuvadan ayırmak, insanlık-dan uzaklaştırmak kadar ters ve tabiat-dan tecrid etmek gibi de gayr-ı mantıkîdir. İnsanın insanlığı yuva ile tamamlanır, yu­va ile kemale erer ve yuva ile devamlılık ka­zanır. Buna binaen, yuvanın ağırlığı ile oynama ve onu örseleme, insanlık hakikatine dokunma ve onu hafife alma demektir.

Evet, meşru çizgide kurulan her yuva, maddî ma’nevî kemâlat ve faziletin vesi­lesi olmuştur. Onun bozulması veya meş­ruiyet çizgisinden sapması ise, milletlerin ve hatta insanlığın yıkılışını netice vermiştir.

Gayr-ı meşru yuvacıkların, millî zemini delik deşik edip, millet ağacını içten içe çürüttüğü günümüzde, bu vadide söylene­cek her sözü “malûmu ilâm” (3) kabilinden sayarak, mülâhazamızın tafsilâtını okuyu­cunun iz’ânına havale edip, yuvanın kuru­luş keyfiyetine geçmek istiyoruz.

İlk beşerî yuva, insanoğlundan bir çift ile meydana gelmiştir. Daha sonra da aynı şekilde tabiatını koruyarak devam etmiştir. Ne var ki ilk yuva, Yaratıcının hikmet eliyle kurulduğu için, onda, ızdırab ve sı­kıntılar gelip geçici, huzur ve emniyet ise sürekli ve kalıcı olmuştur. Eğer insanlar ilk yuvadaki esas ve şartlara riâyet edebil­selerdi, nesiller bozulmayacak ve insanlık da bugün olduğu gibi sefilleşmeyecekti.İnsanlık, yuvanın bozulmasıyla bozuldu. Ve eğer yeniden, topyekûn beşerin huzur ve emniyete ermesi düşünülüyorsa, mutlaka sıhhatli yuvaların kurulmasına gidilmelidir. Zira sıhhatli bir yuva, huzur ve emniyeti temin eden en kudsî bir müessese ve içti­maînin de mühim bir kaidesidir. Aksine, iyi kurulmayan bir yuva, huzur ve emniyet vadetmediği gibi, yetişen nesiller için de bir han ve otelden ibarettir. Bütün hayatla­rını böyle bir otelin soğuk duvarları arasın­da geçiren çiftler talihsiz, yetişen yavrular da sahipsizdir.

Yuvada huzur ve emniyetin birinci şar­ta, eşler arasındaki uyumdur. Duygu, dü­şünce, ahlâk ve inançta uyum.. Buna göre, yuva kurmaya teşebbüs eden her ferd, ev­vela duygu, düşünce ve ahlakta kendisiyle imtizaç edebileceği birisini araştırma mec­buriyetindedir. Aksine, tasavvurdan düşün­ceye, düşünceden ahlâka kadar her şeyiyle irdeneceği bir arkadaşla hayatını geçirme mecburiyetinde kalacaktır ki, böyle bir du­rum çiftler için bütün bir hayat boyu sa­dece ısdırab kaynağı olacaktır. Eşlerin bir­birine zıd olduğu bir yuvada fevkalâdeden bir imtizaç ve câzibe-i kudsiye ile arzu edi­len çizgiye gelme olmazsa- taraflar kendile­rine zıd düşüncelerin altında ezilecek ve hep yuvadan uzak kalmayı düşünecekler­dir. Hatta, bir arada bulundukları zaman­larda dahi, duygularıyla düşünceleriyle, birbirlerinden uzak ve hanenin dışında ya­şayacaklardır.

Anne ve babanın aynı elektrik yüklü zerreler gibi, birbirini ittiği ve birbirinden uzak durduğu, bir aile yapısı içinde yeti­şecek çocukların durumu ise, hep den yü­rekler acısıdır. Çocukların duygulu ve say­gılı, aynı zamanda içinde bulundukları top­lum için iyi birer rükün olmaya hazırlan­maları, ancak fevkalâde imtizaç etmiş bir ailenin yumuşak ve sevgi dolu atmosferin­de kabil olacaktır. Yoksa, onların tertemiz duygu ve düşünce dünyaları üzerine, hergün bir tortu gibi gelip çöken anne babanın huysuzluğu ve imtizaçsızlığı, bir ölçüde onları da huysuz ve’ saygısız kalacaktır ki, bu da çocukların, bütün bir hayat boyu, her sıkıntıda, kendilerine müracaat ede­cekleri, daimi rehberlerine karşı itimatla­rının, olumsuz şekilde sarsılması demektir. Şuurları böylesine kirlenmiş ve bulanık şeylerin baskısı altında gelişen yavruların, topluma yararlı birer uzuv olmaları ise şüp­heli ve düşündürücüdür. Hatta değil yararlı olmaları, ciddî bir fikri operasyona ve arın­dırılmaya tabî tutulmazlarsa, içinde yaşadıkları toplum için, büyük zararlara sebep olmaları da muhtemeldir.

Resmî istatistikler, cürüm işleyen ve ondan zevk alan çocukların büyük bir kıs­mının, (aile huzursuzluğu) kurbanları ara­sından çıktığını göstermektedir ki; mesele­miz bakımından oldukça manidardır. Bir de buna, toplum içindeki itici ve çekici güçler ilave edilecek olursa, o zaman nesil­lerin azgınlığına değil de, istikamet ve dü­rüstlüğüne şaşılmalıdır!

İzdivaçta, üzerinde durulması gerekli olan hususlardan biri de, verasetle (4) ala­kalıdır. Dünden bugüne üzerinde hassasiyet­le durulan bu mesele bilhassa günümüzde bir hayli kuvvet kazanmış gibi görünür.

Veraset, çocuğun bağlı bulunduğu soy-ağacının, uzak ve yakın köklerinden birinin, taşıdığı iyi veya kötü huylardan bazılarının, çocuğa intikal etmesidir ki; bir hayli ilim adamının kanaatleri bu mer­kezdedir ve Mendel’in çalışmaları da bu­nu te’yît ve isbat eder mâhiyette olmuştur. Hele alkol ve emsali uyuşturucu şeyler üzerindeki çalışmalar, anne ve babadaki iç-deformasyonun, ruh ve karakter bozukluk­larının, kat’iyetle çocuğa geçebileceğini or­taya koyduktan sonra, artık bu meseleye bir “kaziyye-i muhkeme” (5) nazarıyla ba­kabiliriz.

Bu demektir ki, iyi bir izdivaç, ferdin şahsî ve içtimaî hayatında yapıcı ve yük­seltici bir unsur olmasına karşılık, düşünül­meden yapılan kötü bir izdivaç, hem aile, hem o aileden meydana gelecek çocuklar ve hem de toplum için talihsizliktir. Yani, maddî ve ma’nevî sıhhata ermiş biriyle iz­divaç, iyi nesillere doğru olmanın ilk şartı sayıldığı gibi, aynı zamanda ferdin kendi toplumuna karşı da mükellefiyetini idrak etmesi demektir. Bu itibarladır ki, en üs­tün beyan içinde; “nutfe”nin (6) nereye konulacağı hususu üzerinde hassasiyetle du­rulmuş ve bu mevzuda yapılacak seçimin, hayatî ehemmiyet arz ettiğine dikkat çekilmiştir. Sözün özü; mevzu bir tohum ve tar­la temsiliyle ele alınmakta, sıhhatli nesiller, bu iki unsurun uyumuna, kusursuzluğuna ve “kuvve-i inbâtiye”sine (7) bağlanmakta­dır. Tohum sıhhatli, atıldığı yer de nezihse, “şart-ı âdî” (8) olarak sebebler tamam ve fiilî dua yerine getirilmiş demektir. Bunun aksi ise, bataklığa yulaf ekip buğday bek­leme gibi bir ham-hayâllik demektir ki; bir kuruntu ve aldatmaca olduğunda asla şüphe yoktur.

Hulâsa olarak diyebiliriz ki; iyi nesille­re doğru atılan ilk adım, yuva ile başlar. Yuva, fıtratın, akim ve iz’ânın gerekleri is­tikametinde kurulur. Ve eşler, ruh, düşün­ce, anlayış ve ahlâk da uyum içinde olur­larsa, hâne bir cennet köşesi, içindekiler de ebedî huzur ve saadete namzet talihliler olurlar. Aksine yuva, inanç, düşünce ve anlayıştaki imtizaç nazar-ı itibara alınma­dan hissîlik üzerine kurulursa, o hâne, huy­suzlukların, huzursuzlukların kaynaştığı bir han ve gulyâbanilerin (9) cevelangâhı bir “şeytanlar şatosuna” dönecektir ki, böyle uğursuz bir yuvada, yetişecek nesillerin, Faust’un talihsizliği içinde yıkı­lıp gideceklerinde, kimsenin şüphesi olma­malıdır.

Ancak, şunu da hemen arz edeyim ki; yuva ne kadar aklî, mantıkî esaslar üzeri­ne kurulmuş ve mükemmel de olsa, yine de herşey demek değildir. Belki yuva gibi böy­le bir ilk şarta, şiddetli ihtiyaç vardır ama, bundan sonra yapılması gerekli daha pek çok vazife bulunmaktadır ki, bu vazifelerin bütünü yerine getirildiği zaman, bir hizmet yapılmış olacaktır. Bu vazifeler, çocuğun dünyaya gelmesiyle başlar ve gençlik döne­minin nihayetine kadar da devam eder. Vakıa, insan hayatında, olgunluk ve yaşlılık gibi dönemler de vardır, ama; bizi daha çok ilgilendiren onun çocukluk ve gençlik dev­releridir. İhtiyarlık ve olgunluk devresini idrak eden insanlar, değişme ve şekillenme dönemini çok gerilerde bıraktıkları için gönüllerinden gelenin dışında, arzularının hilafına olarak- onlara birşeyler anlatmak ve ruhlarını yenilemek mümkün değildir. Bu itibarla, biz de sadece, çocukluk ve gençlik devreleri üzerinde durmak istiyo­ruz.

Çünkü bu devrede insan, çevreden ala­cağı şeylerle iç şekillenmeye girer. Bu dev­rede ak’ı karadan tefrik eder ve yine ancak bu devrede ta’lim ve terbiye kendisi için faideli olur. Büyük bir ölçüde, bütün kazan­ma ve kaybetmeler hep bu devrede başlar. İnsanlık için (altın dönem)sayılan bu devre, aynı zamanda, insanın melekleşmeye ve içtimaîleşmeye yönelebileceği tek devredir.

Bu itibarla, çocuk daha dünyaya ilk gelir gelmez, onu insanlaştırma ve melekleştirme istikametinde hemen harekete ge­çilerek, kudsî ölçülerimiz içinde bütün me­rasimler icra edilmeli ve Yüce Yaratıcıya ısmarlanmaktadır. Evet, onun kulağına okuna­cak bir ezan ve kamet, yüce âlemlerden ru­huna üflenmiş melek solukları gibi, onu var­lığa ve diri kalmağa çağıran ilk mesajlar olacaktır. Bu ilk ilham ve fısıltı, o çok aciz yavruyu en hakîm ve nafiz bir iradeye teslim etme demektir ki; bu husus hiçbir zaman küçümsenmemelidir.

Çocuğa güzel bir isim konması ve bu ismin bilhassa, hayatları kahramanlık destanlarıyla dolu, müstesna kimselerin isimle­ri arasından seçilmesi, o yavrunun geleceği adına yine küçümsenmeyecek şeylerdendir. Çocuk, adını aldığı zât hakkında kendisine verilen küçük bir malumatla, onu daima başının üstünde hissedecek ve ilk devrelerde belki şuuruna varmadan, fakat sonraları bü­tün samimiyetiyle ona benzemek için çır­pınıp duracaktır.

Ayrıca, bu ismin, toplum tarafından kendisine ehemmiyet atfedilen bir şahıs ta­rafından konması da çok mühimdir. Çok defa “senin ismini falan zat koymuştur.” sözü karşısında, gencin vicdanının uyandığı ve kendinde bir iç-toparlanma meydana geldiği göze çarpmıştır.

Şunu da hemen arz edeyim ki; ezan, kamet ve isim koyma gibi bu ilk vazifele­ri, bir kısım aceleci kimseler yadırgayıp ha­fife almamalıdırlar. Bunlar, çocuğa karşı yapılması gerekli yüzlerce mükellefiyetten sadece bir iki tanesidir. Ve yine bunlar, doğrudan doğruya çocuğun, kalb ve ruhu­nu hedef alan ve neticede de yüce meşîete (10) ısmarlamayı ifade eden bir iç te’minattır. Yoksa, mes’ullerin vazifeleri bunlar­dan ibaret demek değildir.

Yine bu ilk devrede, çocuğun zihnine yerleşen şeylerin, bütün bir hayat boyu, onun, şuurunu baskı altında bulundura­cağını düşünerek onunla geçirilen dakika­larda, ebeveynin tavır ve davranışları da çok mühimdir. Bu ilk tefahhus (11) ve te­cessüs döneminde anne ve babanın hare­ketleri onun şuuruna öylesine yerleşir ki, daha sonraki dönemlerde çocuk, çok defa bunların te’sirinden kurtulamayarak, ebe­veynini bu şuuraltıların baskısı altında dinler ve onların baskısı altında değerlendi­rir.

Anne, baba onun nazarında, mürâî, de­diklerini yapmayan; yalan söyleyen; başka­larını aldatan-, iyilik bilmeyen, başkalarına zulümden sakınmayan ve ebeveyin olma vekar ve ciddiyetinden mahrum bir kısım sefil varlıklar olarak iz bırakmış ve yer et­mişse, bir daha onlardan müsbet şeyler kapması oldukça zor, hatta imkansızdır. Hele, onun gözü önünde, bilfiil fenalık ya­pılıyor ve hatta ona da yap tınlıyorsa, o an­ne baba bütün bütün kendilerine karşı gü­ven ve itimadı sarsmış ve ileride vermeyi planladıkları şeylerin önünü tıkamışlar deektir. Bu ise çocuğun, ilk terbiye ocağı olan yuvadan hiçbir şey almadan, eli boş olarak ayrılmasını netice verecektir.

Binaenaleyh, anne baba, sonsuz şefkat­lerinin yanı başında, terbiyesiyle mükellef bulundukları çocuğun bu durumlarını da düşünerek, rollerini çok iyi oynama mecbu­riyetindedirler. Aynı zamanda oynayacak­ları rollerini alabildiğine yürekten ve bir ibadet neşvesi içinde oynamalıdırlar. Vâkıa, burada ne rol ne de oyun yoktur ama, yine de “dîk-i elfaz” (12) yüzünden bu tabirlere baş vuruldu.

Bütün bunların ötesinde, Kafdağı dan ağır en büyük iş ise, çocuğun fizikî geliş­mesine muhâzî olarak değişen bakış zavi­yelerine karşı tespitlerin isabetli yapılması ve ona göre de tavır ve vaziyet ayarlamaları­na gidilmesidir. Nasıl ki, yavrunun fizyolo­jik gelişmesi merhalelerinde, hekim tavsiye­sine göre belli rejimler vazedilerek mama ayarlamaları yapılıyor; öyle de onun kal­ben ve ruhen gelişmesi nazara alınarak, ve­rilecek şeylerin cins ve miktarlarına titiz­lik gösterilmelidir.

Bir devrede o, göz ve kulak yoluyla aldığı şeylerle besleniyorsa, o devrede, bu iki menfezden kalbine ve ruhuna giren şey­lere dikkat edilmelidir. Bir başka devrede, daha başka alıcılarıyla değişik tecessüsler peşinde ise,-bu defada, o zaviyeden veril­mesi gerekli olan şeylerle imdadına koşulmalıdır.

Bu bölüm, daha çok temyiz dönemi ve sonrasını ilgilendirdiğinden, yerinde ele alınmasının daha uygun olacağı mülâhazasıyla burada kesiyorum.

(1) Asr-ı hâzıir : Asrımız.

(2) Lâzım-ı gayr-ı müfârık : Ayrılması mümkün olmayan. Mutlaka lâzım olan.

(3) Malumu îlâm : Bilineni bildirme.

(4) Verâset : Kalıtım.

(5) Kazıyye-i muhkeme : Tam, sağlam hüküm.

(6) Nutfe : Meni. Aynı cinsten hücrelerin birleş­mesi.

(7) Kuvve-i inbâtiye : Bitiren, yeşerten kuvvet.

(8) Şart-ı âdî : Normal olarak şart olan.

(9) Gulyabânî : İnsanı felakete attığına itlkad edilen vahşi bir mahlûk ismi.

(l0) Meşîet : İrade. Dilemek. Arzu. İstek.

(ll) Tefahhus : Birşeyin, bir meselenin içyüzünü dikkatle araştırmak.

(12) Dîk-i elfaz : Lafızların darlığı, ifade güçlüğü.