Haziran 1981 · s. 6 · 6 dakikalık okuma
Doğru Diye Bildikleirimiz
Şerafeddin Alan · Dr. · Bilim Felsefesi

İnsanların çoğunun, bilim adamlarının doğruluğundan şüphe etmek akıllarına bile gelmez. İlim hem ciddiyetin hem de objektivitenîn timsali gibidir. Bunun içindir ki basın ve yayın vasıtaları ilim adamlarının içtimai mevzularda enerji meselelerinde, ilmî veya aktüel herhangi bir daldaki fikirlerini tartışmasız ve bir bakıma ölçü olarak alırlar. “Eğer ilim böyle dediyse doğru olan budur.” derler. Yine bununla beraber büyük çoğunluk, ilmî” neticelerin insana dayalı içtimaî bir aktivitenin mahsulleri olduğunu, hatta bunların ideolojik, politik yönleri bulunduğunu düşünmez. Hâlbuki ilmî aktivite, politika ve ekonomi de olduğu kadar olmasa da, yine de hile skandallarından ârî değildir.
Birkaç hâdise meşhurdur ve yenilerde bu güveni sarsan Britanyalı psikolog Cyril Burt’un zekânın veraseti üzerine olan çalışmalarıdır. Diğerlerinin bilinmesi biraz daha sınırlı kalmıştır. Kötü yapılmış bir çalışmayı iyi diye veya şöyle böyle bir neticeyi esas netice diye göstermek, her zaman kolay olmadığı için, açığa çıkmış hileler, ilimlerin tarih ve sosyolojisinde pek az tanınan başlıklardır. Meselâ Darvin’in gelip geçici evolüsyon teorileri gibi.Belli bir temeli olmadığı ve kafasında planladığını pratikte varmış gibi göstermek istediği için, gerçeklerle yüzyüze gelince iddiaları, hep mesnedsiz olarak havada kaldı. Bununla beraber bunların, bazı gerçeklerin açığa çıkması ve sağlam temellerin bulunması açısından Önemli fonksiyonları da olmadı değil...
Moleküler biyolojinin menşeine doğru
1951’deki bir sempozyumda Franz Moewus, moleküler biyolojinin temel taşlarından biri olarak tanıtılmıştı. Bu tanıtmada, Moewus sayesinde tek hücreli alg olan chlamydonas engametos, bundan sonra artık genetik planda en iyi bilinen canlı yaratık olarak ilan ediliyordu.
Moewus’un başarısı, 70 genden az olmamak üzere bu hücrenin morfoloji, biyokimya ve fizyolojisi üzerine bu genlerin tesirini parça parça incelemek olmuştur. Bu durumdan dolayı bu simpozyumda bu bilgin çok övülmüş ve Nobel mükâfatına namzet görülmüştü. 1952’de başka bir araştırıcı da “eğer bu neticeler doğru ise 20. asrın biyoloji alanında en büyük başarısı” demişti.
Bu çalışmaların “uydurma” olduğuna en bariz bir delil olarak bir fikir vermek için bu hücrelerin çoğalması durumu gösterilebilir. Şöyle ki ışığa maruz bırakılan tek hücreler derhal kamçı peydah edip hareketli bir durum alırlar. Erkek ve dişi meydana gelerek 100 hücreden fazla grup teşkil etmek üzere birbirini çekerler. Bu gruplarda iki iki çiftleşirler. Bu safhaların herbiri bir hormon tarafından kontrol edilir. Birincisi kamçıların oluşmasını sağlar, diğer ikisi erkek ya da dişi olmayı belirler, diğerleri de birleşmeyi temin eder. Moewus, 1938’de karotenoidler üzerine Nobel mükâfatı kazanan Richard Kuhn’la çalıştıktan sonra, söz konusu bu hormonların karotenoidler olduğunu söyledi. Yani, mükâfat kazanan çalışmanın tesiri altında kalan neticesini ilim dünyasına yaymıştı.
Moewus, biyoloji tarihinde ilk defa yaşayan bir canlının bütün kısımlarını elemanter mekanizmalara indirdi; genler ve kimyevî faktörler. Böylece bütün bir biyoloji, fizik ve kimya terimleriyle izah edilebilecekti. Fakat, maalesef şimdi bu garip gen sistemi ve kimyevî faktörler sadece Moewus’un kafasında kaldı. Gerçek 1939’da anlaşıldı. Meşhur İngiliz genetikçi Haldane, Moewus’ un bazı yayınlarında dağınık ve şaşırtıcı şekilde zayıf istatistikî değerleri gösterdi. Aynı sene Moewus, Amerikalı bir genetikçinin daveti üzerine Amerika’ya gitti ve 16 ay burada yaptıklarını göstermeye çalıştı, fakat önceden bildirdiği hiçbir durumu is-bat edemedi.
Moewus’un söylediği gibi kamçıları görebilmek için ne ışığa ne de uzun hazırlıklara ihtiyaç yoktu, bunun için saf su kâfi idi. Daha sonra bütün ilmi yayınlardan Moewus’un fikirleri kalktı ve unutuldu gitti. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar ifadesi her ne kadar bir bilgin için ağır bir ifadeyse de ona yaraşan herhalde doğru yoldan ayrılmama olmalıydı. Ayrıca bizlere de hangi sahada olursa olsun bir mevzuyu, bilim adamları hatta otoriteler bile söylese iki kere iki dört eder gibi kabul etmemek düşmektedir. Daima tahlile tabi tutmak ihtiyacını hissetmek gerekmektedir.
Aldatıcı kurbağa: Deli bir bilginin intikamı: Bu asrın başında olan diğer bir hadise de Viyanalı biyolog Paul Kammerer ile ilgilidir. Bu, Lamark ve Darvin’in de üzerinde ısrarla durduğu, sonradan kazanılan karakterlerin heredite ile devam ettiği şeklindeki fikir üzerinedir. Bir çeşit kara kurbağalarının erkeklerinin el ve önkollarında siyah düğümcük oluşumunun yokluğu söz konusudur. Aynı türün suda yaşayan ve suda birleşenlerinde bu mevcuttur. Bu da suda birleşme esnasında dişi kurbağanın kaymaması için erkeğin el ve ön kollarında bu düğümcüklerin bulunduğu şeklinde izah edilmektedir. Karada böyle bir şeye ihtiyaç yoktur denilmektedir. Kammerer, bu tür kara kurbağalarının suda birleşmeleri zorlanırsa 5.jenerasyondan sonra bu düğümcük hasıl olur ve bu da heredite
ile devam eder demektedir. Bu da aynen Darvin’in fikirlerine uymaktadır, “atlar çok koştukları için ayakları uzundur ve bu da nesillerine geçer”!. Köpekler de koşucular da koşmaktadır, fakat bu haller olmamaktadır.. Kammerer, bunun üzerine çeşitli yerlerde konferanslar verdi, fakat büyük çoğunluğa bunu kabul ettiremedi ve netice sıfırdı. Bu mesele 1926 yılında yeniden ortaya çıktı. New York tabiat tarihi müzesinden bir yetkili, Viyana’ya geldiğinde biyolojik araştırma enstitüsünü gezdi ve bu meşhur kurbağadaki düğümcüğü tetkik etti. Bir büyüteçle bu kurbağada böyle bir düğümcük görmediğini söyledi. Tersine elin sırt ve alt tarafında siyah bir renk gördüğünü ve bu rengin derinin alt tarafından geldiğini gözledi. Bunu açtığında deri altına noktacıklar şeklinde dağıtılmış çini mürekkebi olduğunu gözledi. O halde bu hadise bir aldatmaca idi. Kammerer, bu hileyi kendisinin yapmadığını söyledi. Ve bu hadiseden sonra da intihar etti. İntihar sebebi de kesin bilinemedi.
Peki bu işi kim yapmıştı? Kammerer’in siyasi görüşüne zıt birisinin bunu yaptığı söylentileri de çıktı. Yani siyasi fikir ayrılığından dolayı, bilginler birbirlerini kandırıyorlar ve birbirlerine rahatlıkla tuzak hazırlayabiliyorlardı. Bu, dünyanın geleceği ve insanlığın kaderi ile ilgili bir mevzu olursa netice ne kadar korkunç olabilir. Nitekim, Darwin ve önün gibi bazıları, ilim adına kendi uydurdukları teorileri umuma yaymışlar ve neticesinde bilhassa genç kuşağın kafasını senelerce boş yere meşgul etmenin yanında onların gerçekleri anlamalarını geciktirmişlerdir.
Summerlin’in makyajlı fareleri: Cerrahide ve yanık tedavisinde bir kişiden diğerine deri nakledilir. Yalnız doku uyuşmazlığından dolayı reddedilme olduğundan alıcıya direnç kinci ilaçlar verildiği gibi bu gref de çeşitli işlemlere tabi tutulur. Ve bu zor bir iştir. Bir Amerikalı immunolojist T. Summerlin, greflemeden önce verilecek grefleri özel bir işlemden geçirmenin kafi olduğunu ve alıcıya ilaç (immunosupressif) vermeye gerek olmadığını, böylece de alıcıda reaksiyon kabiliyeti düşmediği için hastalıklara kolay yakalanma olmadığını iddia etti. Nitekim 1974’ de beyaz fareden siyah farelere ve beyaz yaz kıllarla örtülü bir kısım bulunduğunu gösterdi. Bilim çevrelerinde bu işlemlerde bazı şüpheler görüldü ve daha sonra Summerlin’in siyah farenin o kısmını beyaza boyadığı anlaşılarak hile yaptığı ortaya çıktı.
Piltdown adamının kafatası
Tamamen unutulmaya başlanmış ve geçersizliği her şeyiyle ortaya konmuş evolüsyon teorisine göre maymundan insana geçiş olmuş denilmektedir. Darwin’in bu fikrinin tesirinde kalan Sollas adlı bir paleontolog 1912’de bir kafatası bulduğunu söyleyerek bunun bir fosil olduğunu, üst kısmın tamamen insana, çenenin ise maymuna ait olduğunu ileri sürdü. Bu iddia uzun sürmedi. 1953’ de bunun da hile ve yalan olduğu ortaya çıktı… Zira kafatası modern bir insanın kafatasıydı. Çene kemiği 10 yaşında ölmüş bir orangutana aitti. Dişler insan dişiydi ve orangutanın çene kemiğine eğelenerek monte edilmişti. Kemiklerin üzeri, potasyum dikromat adlı bir kimyevî madde ile lekelendirilmiş ve tarihî bir görünüş kazandırılmıştı. (Resim 2)

Daha buna benzer birçok hile ve aldat maçalar mevcut olup çoğunu ilim adamlarının bizzat kendileri itiraf etmişlerdir. Bundan başka, bir ilim adamının yaptığı bir çalışmayı, onun haberi olmaksızın sanki kendi araştırmasıymış gibi sahip çıkanlar da olmuştur ve halen de olmaktadır.
Ayrıca büyük bir aldatmaca olmasa bile bir araştırıcı, yaptığı dört çalışmadan üçünde A, birinde B neticesine ulaşmışsa menfi neticeyi araştırmasına gölge düşürmemek için gizlemektedir. Nitekim meşhur genetikçi Gregor Mendel’in de elde ettiği ve kendi adıyla anılan kanunlarda da dön dörtlük bir uyuşma olmamasına rağmen hata “çok büyük olmadığı için halen aynen kabul edilmektedir. Belki ilerde yeni araştırmacılar bu ve buna benzer şimdilik en doğru diye bildiklerimizi de bize unutturup yenilerini öğretecektir.
İlme ve ilim adamına hürmet bize düşen vazifedir. Fakat bu hangi ilme ve hangi ilim adamına olacaktır? Bugünün gencine ve bilhassa genç araştırıcısına peşin hükümlerden sıyrılma, ilim ahlâkını rehber ederek doğrudan ayrılmama, insanlığı daima huzura götüren yolları arayıp gösterme, bencillik yerine diğergam olma hüviyetini kazanma düşmektedir. Madde ve mânâ planında gelecekte bizlere ışık tutacak o nesle binler selâm...
Yazarlar: Marcel Blanc (Biolojist), Georges Chapouthier (Fizyolojist), Antoine Danchin (Fizik-kimyacı).