Sızıntı Arşivi

Kasım 1993 · s. 27 · 3 dakikalık okuma

Geç anlaşılan Su Samuru

Yunus Çetin · Tabiat

Pasifik Okyanusu’nun kıyıya yakın derinlikleri araştırıldığında buralarda dev su yosunları ile dolu olduğu görülür. Bu dev su yosunları yerlerini üzüm taneciklerine benzer hava kabarcıkları ile belli ederler. Bir de talihiniz varsa bu su yosunlarının arasından birden su yüzüne çıkan koca gözlü, sakallı bir su samuru görebilirsiniz. Bu hayvancık karnını doyurabilmek için denizden çıkardığı mor deniz bir kestanesinin varsa kabuğunu-kendisine sanki önceden öğretilmiş gibi-ön pençeleriyle ustaca kırar ve yer.

Çevreyi süzer ve yeterli havayı alır, ağlamaklı bir çığlık atarak denizin derinliklerine dalar.

İnsanoğlu bu üçlünün, yani su samuru, deniz yosunu ve denizkestanesinin bir arada yaşamasının bir gayesi olduğunu hesaba katmamış ve bunlardan birinin neslini neredeyse tüketerek çevresindeki ekosistemi bozmuştur, Bilhassa su samuru, kalın, yağlı ve soğuktan koruyucu derisi yüzünden, kürk tüccarlarının kurbanı olmuştur. 18. ve 19. yüzyıllarda yüzbinlercesinin avlanarak tüketilmesi sonucu, Kaliforniya’dan Alaskaya uzanan kıyı şeridinde tabii denge bozulmuştur- Deniz kestanesi burada hassas bir denge içinde yaşarken su samurunun yokluğu sebebiyle aşın bir şekilde çoğalmıştır. Su samurları denizkestanesini çok sever. Kestaneler dev su yosunlarını yiyerek denizin dibini çöle çevirmiş ve denizin kirlenme hızını arttırmıştır. Yapılan hatayı tespit eden bilim adamları, hayvanları koruma kanununa su samurlarını da dâhil ederek dengeyi tekrar düzeltmeye çalışmışlardır. Su samurlarının yavaş yavaş bölgeye dönmesi ve denizkestanesinin tekrar azalmasına, dolayısıyla da su yosunları yeniden çoğalmaya başlamışlardır.

Yeşil renkli yosunları su üstünde üzüm büyüklüğündeki batmayan hava keseciklerinin yardımıyla, suyun dibinde de kökü andıran uzantılar ile adeta demirlemiş gibi dururlar ve gruplar halinde kıyı boyunca kilometrelerce uzanırlar, Bunların içine girmeyi başardığınızda binbir canlının burada değişik şekillerde hayat sürdüğüne şahit olursunuz. Yosunların açık deniz akıntılarının ve dalga hareketlerinin tesirini azaltma neticesinde, buralarda yumurtlayan ve yavrulayan canlıların larva, sperm ve yumurtaları dağılarak uzaklara gitmez ve dolayısıyla telef olmayarak yosunlar arasındaki canlı türlerinin çeşitliliğine renk katarlar. Tatlı su levreği, yengeç, karides ve birçok balık çeşidi için su yosunu kümeleri ideal bir saklanma, beslenme, dinlenme ve üreme yenidir. Kulaklarımızı dikkatlice suyun derinliklerine, yosunların köklerine doğru yönelttiğimizde denizkestanelerinin, yosun yapraklarını gürültülü bir şekilde koparıp yediklerini duyarız. Deniz yosunları, denizkestanelerinin en çok sevdikleri, vazgeçilmez gıdalarıdır. Eğer Rus ve Amerikan tacirlerinin su samuru, ticaretine göz yumulsa, yani dolaylı olarak denizkestanelerinin çoğalmasına izin verilse, bunlar kısa bir zamanda Kuzey Pasifik kıyılarını çöle çevirebilirler. Deniz altındaki bitki örtüsünün ortadan kalkması ise burada hayatını sürdüren birçok canlı türünün sonu demektir.

İşin enteresan yönlerinden biri de bu deniz yosunlarının güney yarım kürede yaşayan türlerinde “phenol’ler olarak bilinen tadı acı bir maddenin bulunmasıdır. Tadı denizkestaneleri için acı ve nahoş olan bu kimyevi madde yosunlar için bir tür koruyucu kalkandır; çünkü sıcaklık sebebiyle bu yarım kürede su samurları yaşamadığından kendilerini denizkestanelerinden ancak böyle koruyabilirler. Kuzey yarım kürede yaşayan deniz yosunu türlerinde ise phenoller bulunmaz dolayısıyla acı değildirler. Buralarda daha derinlere daldığımızda bilhassa 15-20 metreyi geçtikten sonra deniz kestanelerinin sayısında artış görülür; çünkü su samurları bu kadar derine dalamazlar.

Su samuru, denizkestanesine yosunlar arasındaki ekolojik denge, tabiatta hassas ve ahenkli bir nizam bulunduğunu ispat eden sayısız misallerden sadece birisidir, Bu üçlü zincirin hikmetlerine ulaşamamış insanoğlu, kısa vadeli menfaatleri için bunlardan birinin neslini tüketme yoluna gitmiştir. Su samurlarının bu bölgede tekrar üremesi temin edilmişse de, bozulan her ekosistemin böyle kolaylıkla düzeltilemeyeceğini düşünürsek, çevreye müdahalelerimizde daha hassas ve anlayışlı olmamız gerektiği ortaya çıkar.

YUNUS ÇETİN