Kasım 1993 · s. 24 · 4 dakikalık okuma
Huluk
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

HULUK
Huy, tabiat, seciye de diyebileceğimiz huluk; yaratılışın en önemli gayesi cebrî halkînin gerçek buudu ve insan iradesinin “halk” hakikatı üzerinde İlahi ahlak hedefli tasarrufudur. Bu tasarrufu iyi kullanıp, “halk”a huluk urbası giydirebilen kimseye, bütünüyle iyi işler kolaylaşır.
Evet halk da huluk da aynı kökten gelir ve temel yapıları itibariyle birbirinden farkı yoktur. Ancak; halk, gözle görülen, dış duygularla idrak edilen sûret, hey’et, şekil ve heykel ile alakalı madde ağırlıklı ma’na olmasına mukabil; huluk, gönül ile idrak olunup, hislerle duyulan ve ruhla temsil edilen bir öz, bir muhteva ve bir ma’nadır.
Dış yüzü itibariyle bilinmez bir meçhul olan insan, gerçek kimliğini ancak, huyu, seciyesi ve tabiatıyla ortaya koyar. İnsanlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, huyları ve karekterleri bir gün onları mutlaka ele verir. Cahiliye şairinin şu arifane sözü ne manidardır:
![]()
-Herhangi bir kimsenin gizli bir huyu varsa, varsın o huyunun gizli kalacağını zannededursun, o ergeç ortaya çıkar ve bilinir.”
Bir başka ifadeyle, şekil ve şemailin aldattığı yerlerde, huy bütün yanılmaları tashih eder ve insanın özündeki gizliliklere tercüman olur. Gerçi, “huluk” dediğimizde akla hemen güzel ahlak gelmekle beraber, meleke ve rüsuh esasına binaen ve hem hayrın hem de şerrin itiyad haline getirilebileceğine nazaran, “ahlak-ı, hasene”ve “ahlakı seyyie” diye, diğer bir taksimden söz edenler olsa da, bizim burada “huluk” sözcüğüyle ifade etmek istediğiniz güzel ahlaktır.
Tasavvufun en sağlam kriteri huluk “iyi huy”dur. Hulukta birkaç kadem önde bulunan tasavvufta da ileride sayılır. Fevkalade haller, baş döndüren makamlar ve beşer üstü tasarruflar iyi huy zemininin gülü, çiçeği, meyvesi olması itibariyle makbul sayılsa da ahlak-ı haseneye iktiran etmedikleri zaman hiç bir kıymet ifade etmezler.. ve üzerinde durmaya da değmez!.
Zaten, Hz. Sahib-i Şeriat da; hangi mü’min imanı itibariyle daha faziletlidir? sorusuna: “
Huyu en güzel olandır” demiyor mu?
Niye olmasın ki, bir kere Allah, en mümtaz kulunu, tesliye, te’min ve senâ makamında, O’nun üzerinde onca nimet ve lütufları varken “-Herhalde sen, ahlakın -Kur’an buudlu, uluhiyet eksenli olması itibariyle- ihatası imkansız, idraki na kabil en yücesi üzeresin” diyerek O’nun bu yüce ahlakı ve ruhi mezâyâsıyla, yani hilkatinin gayesi, hedefi ve gerçek ma’nası sayılan hulukuyla nazara veriyor. İlk insanla başlayıp Işık Çağı’na kadar tekemmül edegelen ve O’nunla noktalanan Kur’an buudlu hulukuyla..
Esasen, huluk dediğimiz gerçeğin, dinin derinlemesine yaşanması ve Kur’an’ın arızasız temsil edilmesi ma’nasına geldiğini, Said b. Hişam’ın, Hz. Aişe validemizden, Efendimiz’in ahlakına dair sorduğu suale, Hz. Aişe’nin: “Kur’an okumuyor musunuz?” “okuyoruz” deyince de “O’nun ahlakı Kur’an’dı” şeklindeki sözleri de te’yid etmektedir.
Ayrıca, bu mevzuda şeref-nüzül olan ayette, ayeti teşkil eden kelimelerle bu ahlakın ilahi, Kur’an orijinli ve idrak üstü olduğunu hasseten hatırlatmakta ve onun tecelli ve zuhurunu, muhatab-ı mükerreme mahsus görmenin ötesinde, “huluk” kelimesindeki tefhim tenviniyle, O’nun Kur’an derinlikli ve lahut enginlikli hulukunun hiçbir ahlak sistemiyle kabil-i kıyas olmadığına ve bu yüce ahlakın na kabil-i idrak bulunduğuna bilhassa işaret etmektedir ki, bu da O’nun gelmiş-geçmiş bütün insanlar arasında eşi-menendi olmayan bir güzeller güzeli huy peygamberi olduğunu gösterir.
Evet O, maddesi-ma’nası, zarfı-mazrufu, halkı ve huluku itibariyle bütün salihata açık, hayrın her çeşidini elde etmeye namzed ve büyüklüğün her türlüsüne mazhar olabilecek fıtrat, seciye ve melekelerle serfiraz kılınmış; sonra da bu ilk mevhibeleri en iyi şekilde değerlendirerek “a’la-i İlliyyin-i kemalat”a yürümüş; sadece yürümekle de kalmamış; bilasale kendisinde tecelli eden bütün lütufları, bütün akdes ve mukaddes feyizleri
-Şanım hakkı için Rasulullah’ta size örneğin en güzeli vardır...”gerçeğiyle uyanmış o saflardan saf muasırı temiz ruhların elinden tutup, onları da tebaiyetlerine terettüp eden şahikalar ustu şahikalara çıkarmıştır. Dilinde: 1- “İmanı en kâmil mü‘minler ahlaken de en güzel olanlardır.” 2- “İnsan ibadet ü taatla katedemediği mesafeleri ahlak-,ı hasene ile alır.” 3- “ Teraziye ilk konulacak şey güzel ahlaktır” gibi pırlanta sözler.. ve elinde insan-ı kamil olmanın sırlı formülü, arkasına düşenleri hep meleklerin dolaştığı vadilerde dolaştırmıştır.
Hüsn-ü hulukun alametini, kavli-fiili kimseye eziyette bulunmama, kendine eziyet edenleri görmeme, görse de unutma.. ve fenalıklara iyilikle mukabelede bulunma.. cümleleriyle hülasa etmişlerdir ki
hakikatıyla serfiraz olan Zat buna en canlı ve çarpıcı misaldir. O, ne karşısına dikilip “adil ol! “diyene, ne arkasından cübbesini çekip eziyet edene, ne başına toz-toprak saçıp yüzüne hakaret savurana ne de mualla zevcesine iftira edene gönül koymuştur. Gönül koymak şöyle dursun, hastalandıklarında gidip onları ziyaret etmiş, öldüklerinde cenazelerini teşyide bulunmuştur. Bulunmuştur zira ahlak-ı hasene O’nun tabiatının rengi, varlığının da bir buuduydu.
Nice güzel huylu, yumuşak ve hümanist görünenler vardır ki, onların hayatlarında ahlak-ı hasene ve mülâyemet plastize bir yalan ve hemen kırılacak bir kristal gibidir. Küçük bir öfke, az bir şiddet, hafif bir damara dokundurma, onların gerçek yüzlerini ve hakiki düşüncelerini ortaya çıkarmaya yeter.
Güzel ahlakla donanmış bir sine, ihtimal cehenneme konsa bile tavrını değiştirmez.. orada da hilm u silm çizgisinde yaşar; zebanilerle hasbihal eder,: başına gelenleri geniş bir yürekle karşılar.
Güzel ahlaka açık bir gönül, geniş bir mekâna benzer ki, dünya kadar gaile dolsa da, o yine öfkesini, şiddetini gömebilecek bir yer bulabilir. Huyu kötü, sinesi de dar kimselere gelince, bunlar kargadan bile aptal öyle Kabil’ler ki, koskocaman arzda bile, kötü duygularını, hiddet ve nefretlerini gömebilecek bir mezar bulamazlar.
Biz, “Ahlak iledir kemal-i adem
Ahlak iledir nizamı-ı âlem”
deyip şimdilik bu faslı da kapatalım...