Temmuz 1996 · s. 264 · 4 dakikalık okuma
Gaybet
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

GAYBET
Kaybolma, belirsizleşme diyebileceğimiz “gaybet” kalbin, madde lemiy1e olan alakalardan uzaklaşması, hatta “masiva” dediğimiz, Allah’tan gayri her şeyden tecerrüd etmesi demektir ki, “gayb” sözcüğünün ifade ettiği mandan oldukça farklı sayılır. Zira gaybın, ortada bulunmama, hazır olmama mn1arına gelmesine mukabil, gaybet, hazır olduğu halde, masiva ile alakasızlaşma, varken yokluk içinde bulunma haletidir.
Bu zaviyeden “gaybet”e varlıkta cari olan ahkam ve ahvalden kalbin tecerrüdü veya hak yolcusunun, ilahi varidat sağanağına mazhariyetle, nefse ait ahvalden kalbin gaib olmasıdır da diyebiliriz ki, bu, ilhi varidlerin temadisi, göz kamaştırıcılığı ve tecelli-i Zat’ın kalbi tamamen istila etmesi sebebiyle salikte hem hazır hem de gaib olma keyfiyetidir. Buna, şiddet-i zuhurdan ötürü bakarken görememe, dinlerken duyamama, düşünürken de hayret teşettütüne düşme de diyebiliriz. Böyle bir durumda hak yolcusu için huzur aynen gaybet, gaybet de huzur haline gelir. Hazreti Yusuf karşısında Mısırlı kadınların, dil-dudak, el ve bıçaklarını birbirine karıştırmaları, karıştırıp bıçakları ellerine çalmaları bu konuda iyi bir misal teşkil etse gerek. Evet, O’nun Cemali’nin gölgesinin gölgesi... olan Hazreti Yusuf’un çehresini müşahede, bir ölçüde huzuru gaybete, gaybeti de huzura çevirebiliyorsa, O’nun “sübühat-ı vech”inin başları nasıl döndüreceği ve bakışları nasıl bulandıracağı kendi kendine ortaya çıkar.
Gaybetin huzura,
huzurun da tam gaybete çevrilmesi, salikin, O’nun Zat’ının nurlarından başka
her şeye karşı bütün bütün kapanmasıyla gerçekleşir ki, böyle bir durumda hak
yolcusu, sadece O’nu duyma, O’nu düşünme, O’nun tasavvurlar üstü mülahazasıyla
oturup-kalkma ve O’na tahsis-i nazar etmek suretiyle, bir taraftan hakiki
huzuru idrak ederken, diğer taraftan da eşya ve hadiseleri tamamen göremez ve
duyamaz hale gelir. Bazı ahvalin hususiyetlerine tabi olarak salikin, yeniden
eşyayı duyması ve hadiseleri farketmesiyle -ki buna “rücu” derler- masivanın
huzuru öne çıkar ve kalble, Hazreti Sahib-i kalb arasında bir husüf yaşanır;
iştiyak-ı tam, aşk-ı tam ve azm-i tamla aşılabilecek bir husüf... Kabz u bast
gibi, huzur ve gaybubet fasılları arasında da her zaman geniş veya dar aralıklı
bir tenavübilik söz konusudur. Huzur, bazen şuhudun müradifi (eşanlamlısı)
olarak da kullanılır ki, bununla bazen murakabe, bazen müşahede manası
kastedilir. Vahidi ve Ehadi tecellilerin keskinliği ölçüsünde, her salik için
aynı zamanda mezelle-i akdam sayılan bu makam, sünnet-i seniyye kıstaslarıyla
değerlendirilmezse “Hakk’ı bizzat müşahede ettim” gibi iltibaslara girilebilir.
Böyle bir huzur, bizim cismani ve hayvani dünyamızdan bütün bütün sıyrılıp,
kalb ve ruhla aynı şeyleri paylaşma gibi bir melekutilik ifade ettiğinden,
şatahat ve iltibaslara girmemek kaydıyla “haziretü’l-kuds”ün vesayetinde yaşama
demektir ki, Hafız:
Hafız, eğer daimi huzur
istiyorsan, O’ndan gafil ve gaib olma! Eğer sevdiğine visal arzusu duyuyorsan,
dünyayı da, dünya ehlini de bir kenara at” sözleriyle ifade eder ki, klasik
zühd anlayışımız açısından fevkalade yerindedir. Şeyh-i Ekber de bu mülahazaya:
“Kalbin Hak’la huzuru, halktan gaybubetine bağlıdır” tesbitiyle iştirak eder.
Bize bakan yönüyle gaybet, Hak’la alakalı yanıyla “huzur” diyeceğimiz hal, salikin seviyesi itibariyle de oldukça farklılık arzeder:
1. Muhibbin, Mahbub-u Hakiki’den başka her şeyden gaybubetidir ki, bu seviyede seyahat eden hak yolcusu, tamamen O’na tahsis-i nazar eder; varlıkla olan zaruri ve tabii münasebetlerinde de hep “O’ndan ötürü” mülahazasını güder. Öyle ki, seyr-i ruhanisinde karşılaştığı her şeyde O’ndan bir şeyler duyar, bir şeyler hisseder ve her varlığı okşar-geçer.
2. Yol erkanına vakıf salikin gaybetidir ki, ulaştığı ufuk itibariyle o, ruhunun derinliklerinde hal ile ilmi müşterek duymaya başlar ve bu sayede, hale iktiran etmeyen mücerred ilim dalaletinden ve ilimle beslenmeyen hal gafletinden kurtularak gaybet-i halk ve huzur-u Hak’la serfiraz olur.
3. Makam-ı cemle müşerref arifin gaybetidir ki, böyle bir zirveye terakki eden hak dostu, kendini, kendi ahval ve makamatını duyup hissetmediği gibi, Hazreti Zat’ın “sübühat-ı vech”iyle tamamen kül olup savrulduğundan, bazen Hazreti Esma ve Sıfat’ı bile mülahaza edemeyecek kadar istiğrak içinde bulunur ki, böyle bir ruh haletiyle o, zaman zaman, “vahdet-i vücud” düşüncesini hatırlatacak kelimelerle, yer yer de “vahdet-i şuhud”u işmam edecek beyanlarla içini döker; hatta bazen, panteizmi ve monizmi hatırlatacak sözler sarfeder ki; bu, zevki ve hali bir hususu, hakikate karıştırmaktan başka bir şey değildir. Hayret ve dehşete açık bu makama ait duygularını Merhum Abdünnafi şöyle ifade eder:
“Seyreyle nedir bu özge halet,
“Gaybet”mi acep yoksa bu halet!
Akleyleyemez bu özge gavta,
Emvacına yoktur anda takat
.......................
.......................”
Aynı zamanda bu makam; Cenab-ı Hakk’ın esma ve sıfatlarıyla bilinmesinin ötesinde, Zat’ını Zat’ıyla bilme mertebesidir ki; buna, Hazreti Zatın Zat’ıyla bilinmesi, Zat’ına Zat’ıyla istidlal edilmesi,
Zat’ına Zat’ıyla ulaşılması ve
isimlerinin
halitasıyla remzedilen, ne cisim, ne
araz, ne cevher, ne mütehayyiz; yemez-içmez, üzerinden zaman geçmez;
tebeddülden, tagayyürden, elvan u eşkalden münezzeh ve müberra, biraz da bazı
meşrebler için mezelle-i akdam sayılan, kemmiyetsiz, keyfiyetsiz en ekmel bir
Zat-ı Akdes mülahazasına bakan ve sükut içinde kalbin hayret dolu gözlerine
temaşa ümidi salan en yüksek mertebelerden biridir.
![]()