Temmuz 1991 · s. 258 · 12 dakikalık okuma
Felsefeye Bakış ve Tenkidi

Felsefeyi, maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli tezahürlerini ve sebeblerini, ilk unsurlarım ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve çalışmaların neticelerini toplayan ilim dalı olarak tarif ederiz (1).
Felsefenin hareket noktası akıldır. Felsefî sistemlere de o sistemi kuran filozofların akılcılığı hakimdir. Eşyaya kendi hesabına bakmayı yollarına esas kabul etmişlerdir. Aslında pek çok tarifi bulunan felsefeye "ardı arkası kesilmeyen, birbirini yıkan faraziyeler yığını" (2) demek daha doğru olacaktır. Bu vasfıyla o insanlığa hiç bir zaman doğru yolu gösterememiştir.
Esasta felsefe vahyi kabul etmemekte, daha baştan kendini beşerî akılla tahdid etmektedir (3). Değişik bir tarifle felsefe "birbirinin yanlışını çıkarma ocağıdır" (4).
O başka bir zaviyeden bakıldığında Rasyonel bilginin heyeti umumiyesi olarak kabul edilebilir. Bu kabul edilişte bütün karar kriterlerinin hareket noktası olarak akıl esas alındığından, aklın sınırını aşan her hadise ona bel bağlayanları büyük bir bunalıma düşürür. Bu zaviyeden bunalım felsefesinden gelen imansızlık ve imansızlıktan neş'et eden yalnızlık hissi ile insan ruhu ve ruha bağlı bütün latifeler inhiraf ve inkıraza uğrar. Ve artık bu safhada hâdiselerin meydana gelişini sebeplerin kuvvetine atfederek Determinizmin savunucusu haline gelir. Determinizmin ağına yakalanan bir insan tabiat üstü olan vahye müracaat etmeksizin tecrübe ve akla dayanarak hâdiselere anlam vermeye gayret eder. Böyle bir hengamede eşyanın hakikatına vasıl olamaz ve çoklukta boğulmanın eşiğinde, başta dediğimiz gibi bunalım felsefesi onu iyice kuşatır (5).
Felsefe İnsanın ve insan ötesi hâdiselerin bütün mes'elelerini imandan kopmuş metodsuz halletmeye kalktığı için daima kaybedici olmuştur. Burada metodsuzluktan kastettiğimiz kâmil olmayan akıl demektir. Kâmil akla sahip olabilmek ise, yaradıcısmdan şüphe eden felsefe ile elde edilebilecek bir şey olmadığını ve olamayacağı gerçeğinin anlaşılmış olması ile mümkün olabilir(6).
Metotsuz akılla hâdiseleri değerlendiren felsefede insan eşyadaki bütün şuur olaylarını bir gölge hâdise olarak kabul eder ve onları kendilerine tekabül eden fizyolojik olaylarla izaha çalışır. Hâdiselere fizyolojik bakış ise eşyayı, maddeyi tam anlamıyla anlamanın yoluna sed çeker (7).
Felsefe her şeyi bir noktaya dayandırmadığından eşyanın yaradılışını, vücuda getirilişini gayr-i mütenahi ilahlara verir. Ve bütün kâinatın zerrelerinden daha çok kabul edilen ilahların her birisi bütün ilanlara hem zıd hem misil olması gerektiğini savunur. Yine aynı zamanda her birisinin bütün kâinata elini uzatmış tasarrufta bulunuyor gibi bir vaziyet aldığını kabul eder. Bu kabul edişle eşya kendi nefsine isnad edilir ve her bir zerreye bir uluhiyet verilerek mantıksızlığın en büyüğüne düşülür (8). Meşhur Paskal'a göre bu mertebeye düşen insan "zavallı ve sefildir, hatta intihara kadar gidebilir bir yapıdadır" (9).
Aklı esas alan felsefenin hadiselerin içinden çıkamayacağını ilk çağ felsefecilerinden Sokrat itiraf ederek "biz insanlar hayat ve kainatın hakikat ve mahiyetini anlayamıyoruz. En İyisi-mi kendi kendimize en İyi hal ve hareket işiyle uğraşalım" (10) demekten başka çare bulamamıştır. Vahyi esas almayan felsefe "dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinatı tahkirdir" (11) şeklinde değerlendirilmiştir. Gerçekten de inançsız yola çıkan felsefeyle iştigal edenlerin sonu hep hüsranla neticelenmiştir. İmam-ı Gazali "bunların birkaç sınıf olduğunu, ilimlerinin de birkaç kısımdan ibaret olduğunu gördüm" diyerek, "bütün bu sınıfların, eskilerle daha öncekiler, sonrakilerle evvelkiler arasında hakikatten uzak ve yakın olmak hususunda büyük fark bulunmakla beraber hepsi küfür ve ilhad damgasını taşırlar" der (12).
Bu vesveselerden kendini sevenleri korumak için Seyyid er-Rifai Hz.leri felsefi ve benzeri seslere "kulaklarınız sağır olsun... Çünkü sürçüp düşecek yerlerdir" (13) diyerek insanlığı bu bataklığa düşmekten korunmaya çağırır. Filozofların karekteristik özelliklerini bir cümlede toplayan Bertrant Russel ise "iki filozof hiç bir zaman birbiriyle anlaşamaz" (14) diyerek daha önce zikrettiğimiz "felsefe birbirinin yanlışını çıkarma ocağıdır" (15) sözünü en güzel şekilde teyid eder.
Aklı esas alan felsefenin insanı inançsızlığa nasıl ittiğini şu şekilde görebiliriz. "Felsefe metodunun yanlışları ve bu yanlışlardan neş'et eden küfür yolunda yürümek buzlar üzerinde yürümekten daha zor, daha zahmetli ve daha tehlikelidir. Bu tehlike ile insan daima dalâlete sürüklenebilir. Felsefenin telkin ettiği bu yolla insan kulluk vazifesini terk edeceğinden inanacağı şeyleri örtmek İster. Yani onu görecek bir gözeticinin gözü altında bulunmak istemez ve neticede yaratanını, sahibini inkâr cihetine sapar (16). Zaten ilk çağların büyük sayılan filozoflarından Epiktetos de felsefeye sapan insanın acizliğini "felsefe zaruri ve elzem vazifelerde cılızlığımızı bilgisizliğimizi anlamakla başlar" (17) sözleriyle ifade eder.
Felsefe tevhid karşısında cılızlığını daima korumuştur. Peşin fikir ile inkar yolunu seçen felsefe sonra buna bahaneler ve deliller düzmeye çalışır ve nihayet yapacağı felsefeden başka bir şey değildir. Nitekim çağdaş filozoflardan Sartre inkar fikrini akli delillerle asla ispat edememiştir. Bu zaviyeden "felsefeden neş'et eden dinsizlik fıtrata muhalif bir sapıklıktır" (18). İnkâr fıtratın bozulması ve bir alçalmadır. Böylelerine kavlen ve fiilen ahdini bozmuş, verdiği sözden dönmüş, kendi nefislerine zulmetmiş zavallı kimseler nazarıyla bakmak lazımdır (19).
Böyle kimselerin içine düştüğü bataklığı ifade için "felsefe ile beynini, fikrini yıkamaya çalışan insan şaşkın duruma düşer. Kendi nefsi için en yakın kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dava açar. Nefis daima kötülüklere ittiğinden sefahet ve batıl fikirler içine düşer, ahlâkta sükût eder" (20) sözleri ne kadar manidardır. Ve yine aynı hususa devamla "sukuta düşen felsefe talebesi ve medeniyet tilmizleri diğer bütün insanları da kendi yanlarına davet edip ittibaa zorlar. Bu zorlama karşısında Kur'ân talebesi şu ifadelerle kendini müdafaa eder "eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acizliği ve fakirliği kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ dini de terk ediniz, şeâiri de kaldırınız. Yoksa konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdid ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur'ân'ın sadâsına kulak verirseniz o ecel arslanı bir burak olur, bizleri Rahmel-i Rahmanca ulaştırır. Ve keza ayık olan sana tabi olmaz, ancak şöhret hırsıyla veya felsefenin dalâletiyle sarhoş olanlar senin meşrebine tabi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar onun sarhoşluğunu izale ile ayıltacaklardır" (21).
Eşyada tecelli eden hakikatlara tamamıyla kendi hesabına bakan filozoflar "Bu âlemi kendi karanlıklarında bırakmışlardır" (22). Bu karanlik içerisinde hâdiselere yön vermeye çalışan felsefeye göre "Kainat umumi bir matemhanedir. Hayat sahibi bütün mahluklar felsefenin nazarında kendinden güçlülerin hücumuna maruz miskin, musibete düşmüş bîçarelerdir. Dünyadaki bütün bağırışları, inleyişleri, ölümlerden, ayrılıklardan gelmiş kabul eder. Bu tavrıyla insanı firavunluğa iter. Fakat en hasis şeye ibadet eden ve menfaat gördüğü her şeyi kendine rab, terbiye edici bir saik kabul eder, sefalete düşer. Kendinden başkasını görmediği için dayanak noktası aramaz ve neticede gayet aciz bir hale gelir. Onun o noktada en büyük gayesi nefsin süfli arzularına, hırs ve gururuna hizmet etmektir. Bu zaviyeden o nefsinden başkasını sevmediği için hiç bir şeye dost nazarıyla bakamaz, hiç bir şeyi sevemez. Her şeyi nefsine feda eder. Bu bakışla bütün mevcudatı birbirine karşı yabancı ve düşman görme durumuna düşer. Cansız yaratıkların birer cenaze, hayvan, insanlara yetimler gibi ayrılığın korkusundan vaveylalara düşmüş ve kâinat, hareketiyle, değişmeleriyle, nakışlarıyla tesadüfe bağlı bir oyuncak haline gelmiş nazarıyla bakar" (23).
Felsefenin her konuda yanıldığı gibi nefsi anlamada da yanıldığını gösteren şu söz çok manidardır. "Felsefe yoluyla nefsin hakikatine ermek isteyenler-farkında olmayarak-şişmeyi semizlik sanır" (24).
Felsefenin içine düştüğü vanalar had ve hesaba gelmeyecek kadar çoktur. Bunlar, felsefe yoluyla eşyayı tarife çalışanların muhal içine düştükleri üç mes'eledir. Birincisi herşey kendi kendine teşekkül etmiştir, ikincisi icat eden ve tesir gösteren sebeblerdir. Üçüncüsü tabiat iktiza etti demeleridir. Felsefe yoluyla insanı incelemeye çalıştığımızda pek çok muhalata düştüğünü açıkça görmekteyiz, insanın mevcud olduğu hiç bir şüpheye yer vermeyecek derecede sabittir. Birinci kelimeye göre insanın hem sanatkâr, hem sanat
olması gerekir ki bu katmerli bir yalan olur.
İkinci kelimeye göre; "insanı icad eden sebeblerdir" olduğu takdirde âlemin bütün cüzleri insanla alâkadar olduğuna nazaran insanın yapılışında sebeb ve usta olmaları da lazım gelir. Bu şöyle bir tezada düşer ki usta yaptığı eserin içinde olur. İnsanın bir hücresinde âlemin bütün cüzleri bulunur. Bu asla kabul edilemeyecek zıtlıktır. Üçüncü kelime gereğince eşyayı meydana getiren her zerrenin birbirine hem hâkim hem mahkum olması gerekir ki bu belki de açık bir imkânsızlıktır (25).
Gittiği yeri şüphe ve tereddüde boğan felsefi cereyanlar öyle filozoflar yetiştirmişlerdir ki; onlar beş duyu içinde mahpus maddeden başka bir şey tanımamışlardır (26). Böylelerinin nazarında eşya ya hiçten gelip hiçe giden (nirvana telakkisi) veya maddenin değişik şekilde tezahürlerinden ibaret olandır (Maddeci materyalist felsefe) (27).
Değişik bir zaviyeden "Felsefe nazarıyla eşyanın icadına bakıldığında eşyayı meydana getiren her zerrenin kendisine hem hâkimi mutlak hem de mahkumu mutlak olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü eşyanın arasındaki nizam ve intizam bunu gerekli kılar. Her bir zerre yanındakinin ihtiyacını bilmesi ve bunun için zerrelere muhit bir İlim verilmesi gerekir. Dayanışma ve muvazene ancak ilim ile olur. Eşyayı sebeblere isnad etmekte bu kadar muhaller, olmayacak safsata fikirler mevcuddur (28). Bu hususta safsataya düşen insanlar dünyada kendileri huzur bulamadığı gibi bütün insanlığa da kin ve nefret tohumları saçarak onların küfür ve ilhad bataklığı içerisinde boğulmasına sebep olmuşlardır.
Bu açıdan "Felsefeden neş'et eden küfür bürûdet gibi bütün eşyayı birbirine ayrı gösterir ve birbirine düşman nazarıyla baktırır. Bu bakış neticesinde küfre düşmüş insanın ruhunda düşmanlık, kin, vahşet, hırs olduğu gibi, nefsini kabul etme ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki; dünya hayatında bazen galibiyet inançsızlarda olur. Ve keza inançsız dünyada yaptığı bütün hasenatın, iyiliklerin mükâfatını bütünüyle görür. Felsefeden doğup onun bünyesinde gelişen inançsızlık İç ve dışı, iyiliği ve kötülüğü birbirinden ayırmaz ve insanı elmastan kömür derecesine indirir'" (29) der. Aliyy-ül Kârı ise felsefe hususunu açıklarken "Felsefi asılları düşündüm de hastaya şifa, susamışa serinlik getirecek bir şey göremedim" (30)diyerek hakkı teslim etmiştir.
Felsefenin şerrinden insanları korumak için felsefe öğrenen Kelam ilmi üstadlarından Fahreddin-i Râzî bu dünyadan göçerken söylediği şu son sözü felsefenin buudunu ve kametini ne güzel anlatır! "Ben kocakarıların dini üzerine ölüyorum" (31). Fahreddin-i Râzî'ye bunu söyleten şüphesiz ki felsefenin kendi içinde düştüğü korkunç çelişkilerdir. Bunu şu ifadelerde rahatça görebiliriz. "Bir şeyi yaratanı yarattığı şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münasebet olur ve bu durumda yaratıklar adedince yaratıcıların çoğalması gerekir. Felsefe eşyayı bir yaratıcıya bağlamadığından böyle muhallere düşer. O halde yaradan yaratık İçinde olamaz. Olur demek felsefenin bataklığında boğulmuş Panteizm (Allah ile âlemi bir ve aynı sayan felsefi görüş) görüşünün tuzağına düşmek olur ki, insanın ruh ve kalbini allak bullak edip, içinden çıkılmaz labirentlere iter (32).
Muhtelif ve hatta birbirine zıt sistemlerden teşekkül etmiş felsefe, tabiatı, cemiyeti ve düşünceyi açıklamak iddiasında bulunduğundan hâdiseleri mutlak bir determinist (zorunlu sebeb-sonuç ilişkisi) görüş içinde ele alarak bir takım kanunlara bağlamaya çalışır" (33). Zorunsuzluk ve hür iradeyi kabul etmeyip, fizikî, ruhî ve ahlâki bütün olayları birtakım zaruri sebebler zincirinin zaruretle tayin ettiğini iddia ile bu sebebler zincirine karşı bizim irademizin hiç bir tesiri olmadığı için hâdiselerin meydana gelişinde şahsi nüfuzu inkar eder ve hâdiselerin meydana gelişini sebeblerin kuvvetine atfeder" (34). Bu inanç insanda hiç bir ölçü bırakmayacağından ne yapacağı iyiliklerden mükâfat ve ne de yaptığı kötülüklerden mücâzat insan için önemli olmayacak ve cemiyet bununla târumâr olacaktır.
Paskal "filozofların değil, peygamberlerin haberini verdiği Allah (cc)... O'na talibim" (37) diyerek filozofların gösterdiği yolun sığlığını ortaya koymuş ve tek kurtuluş yolunun vahyi esas alan tevhid görüşünün olabileceğini beyan etmiştir. Hayatının belli bir- dönemini felsefeyle uğraşmakla geçiren İmam-ı Gazâlî de aklı esas alarak hâdiselere çözüm aramaya başlamış, sonunda şu meşhur sözünü söylemek mecburiyetinde kalmıştı. "Aklı gerdim, ip gibi oldu, kopacak dereceye geldi, kendimi peygamberin ruh feyzine atarak kurtuldum" (36). Buradan hareketle felsefenin mahiyetini meydana çıkararak insanları onun şerrinden korumak için şöyle bir muhasebeye varmıştır. "Bilgilerimi inceleyince, beş duyu ile onlardan başkasını kesin bulamadım. Kendi kendime "güçlüğün halli için apaşikar dayanaklar lazım gelir. Bu dayanaklar beş duyudur. Ama şimdi de şu neticeye vardım; gölgeye bakıyoruz da kımıldamıyor zannediyoruz, bir saat sonra ise yerinde olmadığını görüyoruz. Yıldızları lira kadar küçük görüyoruz, geometriden öğreniyoruz ki dünyamızdan büyükler. Duyular vasıtasıyla elde edilen bilgileri sonradan akıl öyle yalanlıyor kî; savunmasına imkan yok. Bundan sonra şöyle demeye başladım. "Duyulara güven kalmadı, itimad edilse (on üçten çoktur) (bir şey aynı zamanda hem var hem yok olamaz) gibi kaidelere itimad edilecektir. O zaman duyuların bana şöyle dediğini işitir gibi oldum; "iyi ama akıl geldi beni reddettin, akıl gelmemiş olsaydı beni tasdikte devam edecektin. İhtimal aklın ötesinde başka bir kuvvet daha vardır ki; o açığa çıkacak olsa aklı hükümsüz bırakacak. Böyle bir kuvvetin zahir olmaması, onun imkânsız olmasına delâlet etmez" (37). Görülüyor ki; felsefenin dayandığı akıl kendi kendisinin âciz kaldığı noktalan itiraftan başka bir şey yapamıyor (38). Felsefenin bu noktada yapacağı tek şey vahye dayanıp, içinden çıkamadığı mes'elelere onun ışığıyla yol bulmaktır.
Vahye istinad etmeyen felsefenin ne yapabileceğini ya da ilk filozoflardan günümüze kadar ne yaptığını anlatması bakımından şu kıymetli hüküm gerçekten çok orijinaldir. "Felsefe eski yunanda bir hamlede bugün bile pek az alışılmış bir yüksekliğe ulaşıverdi. En zor mes'elelerin hepsine birden el attı. Öyle mes'eleler ki Pisagor'dan. Eflatun'dan, Sokrat'tan başlayarak Kant'a yahud Bergson'a kadar asırlar zarfında bir biri arkasından gelen bütün filozoflar halletmeye muvaffak olamamışlardır "'(39).
Elhasıl: Felsefe çıkmazlar atmosferi olarak daima önümüze gelebilecek mahiyettedir. Bu açıdan inanmış insan tevhidi çizgiyi yakalayarak felsefeden gelebilecek her türlü şüphe ve tereddüde sed çekmesini bilmelidir. Çünkü bu bilinmediği takdirde çeşitli kılıklara bürünebilen felsefenin tuzağına düşmek İhtimal dâhilindedir.
İbrahim Şinasi'nin:
"Feylozof ol kişidir kim nerede olsa heman, Uyar elbette zamana, ona uymazsa zaman" dediği gibi o her kılığa bürünebilir (40).
İnsanlar için iki türlü düşünce vardır.Birincisi taklidi veya tahkiki bir şekilde Allah (cc)'ın gönderdiği hakikatlere yükselerek saadet-i dareyni kazanabilme yolu olan tevhid yolu, ikincisi ise aklın verilerinden başka birşey tanımayarak ve duygularıyla idrak edemediği büyük oluşlardan daima şüphe ederek fikir anarşisine düşme yolu olan felsefenin yolu. "Bu yolun çeşitli bölümleri mevcuddur. Bunlar birinci yola atlayarak kurtulmazlarsa hepsi de girdikleri çıkmazdan çıkamayan kaybetmişler zümresinden olur. Yaratıcının yol seçmede serbest bıraktığı insanoğlu bu iki yoldan birine mutlaka uymak durumunda kalır. Bu yolların dışında kalan ancak çocuklar, deliler ve bunaklardır" (41). Ne mutlu tevhid yolunu yakalayıp kurtuluşa koşanlara...
KAYNAKLAR:
1. Yeni Lüğat... Abdullah Yeğin.
2. El-Kur'ân ve'! Felsefe... M". Yusuf Musa sf. 15.
3. Kur'ân-ı Kerim Allah'ı Nasıl Tanıtıyor... Dr. Veli Ulutürk, sf.289.
4. İman ve Aksiyon... N. Fazıl Kısakürek, sf.50
5. Felsefi Doktrinler Sözlüğü... S. Hayri Bolay. Bunalım Felsefesi maddesi.
6. İnsanoğlu Kendini Arıyor... M. Said Çekmegil, İstanbul 1965.
7. Felsefi Doktrinler Sözlüğü... S. H.B. Materyalizm sf. 162
8. Mesnevi-i Nuriye... sf. 70.
9. Felsefe Tarihi M. Balaban .sf. 44.
10. Felsefe Tarihi M. Balaban, sf. 46.
11. Sözler... sf.567.
12. El-Munkızu'l Min'ed Dâlal. Gazali, sf.14.
13. El Bürhan-ul Müeyyed... Seyyid Er-Rîfai. sf.81.
14. Felsefede ilmi Metod... Benrant Russel, sf. 17.
15. İman ve Aksiyon... Necip Fazıl Kısakürek, sf.5O.
16. Mesnevi Nuriye... sf. 76-77-78.
17. Düşünceler ve Sohbetler, Burhan Toprak, sf.51.
İ8. Hak Dili Kur'ân Dili... E. Hamdı Yazır, 6. cild sf. 3824.
19. İslam... Ahmed Hamdi Akseki, sf. 151.
20. Mesnevi-i Nuriye... sf. 168.
21. Mesnevi-i Nuriye... sf. 215.
22. Bergson ve Manevi kudret.. Prof. M. Sekip Tunç,3-4.
23. Mesnevi-i Nuriye... sf,24,
24. Fusûs-ül Hikenı ver Talikam aleyh... Ebu'l-Alâ Afifi sf.128.
25. Mesnevi-i Nuriye... sf.142.
26. İnsanoğlu Kendini Anyor... M. Said Çekmeği!, sf.60.
27. Felsefi Doktrinler Sözlüğü... S. H. B. bkz. Nirvana md.
28. Mesnevi-i Nuriye... sf. 57.
29. Mesnevi-i Nuriye... sf. 68.
30. Ehli Sünnet İnanışlarının Değişmez Metinleri... A. Şeref Güzelyazıcı sf. 9.
31. Ehli Sünnet inanışlarının Değişmez Metinleri... A, Şeref Güzelyazıcı sf. 9.
32. Mesnevi-i Nuriye... Sayfa 120.
33. Felsefi Doktrinler Sözlüğü... S. Hayri Bolay, Dialektik maddesi sf. 58.
34. Felsefi Doktrinler Sözlüğü... S. Hayri Bolay Determinizm maddesi sf. 46.
35. Cinnet Müstatili... N. Fazıl Kısakürek. sf. 146.
36. Ihya-yı Ulumiddin... İmamı Gazali, cilt. 1.
37. Hakikat Yollarında Sapıklıktan Kurtuluş, sf. 5, Said Çekmeğil.
38. İnsanoğlu Kendini Arıyor... M. Said Çekmegil. sf. 62.
39. İnsanlar Uyanın... A. Carrel, sf.66.
40. Batı Tesirinde Türk Şiiri... Kenan Akyüz. sf. 15.
41. İnsanoğlu Kendini Arıyor... Said Çekmegil. sf. 87-88.