Şubat 1998 · s. 38 · 5 dakikalık okuma
Eskimeyeyn Elbise

Yıllar yılı aradı onu. O yıpranmaz, eskimez, pörsümez elbiseyi. Nasıl olacaktı? Hangi tezgahta dokunabilirdi böyle bir elbise? Bütün vücudunu koruyan, sıcacık tutan ve görkemli..
Böyle bir elbiseyi hangi mucit icat edebilirdi? Ne ipliği kaçıyor, ne de darbelerle delinip parçalanıyor. Hangi mucit böyle sağlam, zaman ve mekana meydan okuyan ve asla fena çarkı içinde ufalanmayan, kumaşı en kavi ipten örülmüş elbiseyi düşünüp icat edebilirdi?
En güzide ve en sağlam postlar bile belirli bir müddetten sonra tüylerini döküp yıpranıyordu. Bir parsın, bir kaplanın, bir ceylanın elbisesi, zaman makasıyla kırpılıp gitmiyormuydu? Bir ağacın, bir kuşun elbisesi fena bıçağıyla kesilip yokluğa karışmıyor muydu? Hangi elbise ölümsüz bir kalkan gibi, eskimez bir zırh gibi insanoğlunu hayatın herc ü mercinden ve hâdiserin yıpratan tazyikinden koruyup kurtarabilir? Hangi sağlam giysi, hangi dayanıklı esvap...
Evet insan kendini saran elbisenin güçlü ve sağlam oluşuyla ömrüne ömür, huzur,mutluluk ve sükün katabilir... Zira kişiyi yıpratan hadiseler, çevreden gelen tazyikler bu
sağlam ve muhkem engele, Çin Seddi’ne toslar gibi çarpıp gerisin geriye dönecek, karşıdakine hiçbir zarar veremeyecek
Belki mucizeyi bir elbiseydi bu, ama böyle bir elbisenin dünya yüzünde bulunduğuna dair vicdani bir yakin duyuyordu. Sanki istese, askıdan alır gibi onu zaman ipinden çekip alacak ve vücuduna giydiriverecekti. Bütün sıkıntılardan ve ölümcül darbelerden böylece kurtulmuş olacaktı.
Aldığı yaralar ve sâri hastalık mikropları artık onun semtine bile uğrayamayacaktı. Hemen şöyle uzanıp zaman gardırobundan onu çekip alıverecek ve boyuna posuna uygun olanını giyiverecekmiş gibi bir his vardı içinde... Sanki istese bunlar hemen gerçekleşecekti. Bu öyle bir elbise olmalıydı ki, insanın bütün noktalarını koruyup kollayabilsin. En küçük bir delik, en minik bir menfez dahi olmasın üzerinde. Zira her şey küçük yaralarla ve başlangıçta küçümsenen berelerle, yokluğa gitmeye ilk adımı atar. Oysaki elbise yara alsa ve delinse bile kendini yenileme sadedinde, hemen o nokta ve parçalanan yer onarılmalı, eski haline getirilmeli. Böylece insan emn ü eman içinde yaşadığı hayata aynı emniyet kanatları altında devam edebilmeli. Fakat böyle bir elbise içinde daha dikkatli olmalı insan. Zira korunduğunu ve koruma altında bulunduğunu hisseden varlık biraz gevşeyip, rahata düşebilir. Böylece dıştan gelecek ani darbelere karşı hazırlıksız yakalanabilir...
Eskimez elbisenin serüveni bir ömür boyu sürer belki.’Ama sahibini sahil-i selamete erdirir: Ne kama, ne kılıç, ne kurşun, ne de bomba tesir eder onu giyene:
Böylesine güzelliklerin bulunduğu dünyada böyle bir elbise olmalı. Nasıl sular geçer gider de üzerindeki güneşin akisleri devamlı kalır, çiçekler solar ve zevale çekilir de hafızalardaki izi baki kalır. Aynen öyle de, bir beka ipinden örülmeli bu esvap... Bir silinmeyen kumaştan dikilmeli...
Yoksa hayal mi kuruyordu ve asla böyle bir elbiseye kavuşamayacak mıydı? Hep yıpranan ve eskiyen giysilerin aldatan koruyuculuğunda, sahte zırhında korku ve endişe içinde bir ömür mü sürecekti?
Fani dünyanın üzerindeki beka kıvılcımları böyle bir elbisenin varlığından dem vurur gibiydi.. Sanki solup giden cihan, solmayan bir iz bırakıyordu ruhlarda. Sanki bir zambak ve gül gibi pörsüyen kainat, eskimez bir tabo bırakıp öyle gaybubet ediyordu yoklukta...Geçen mevsimler, giden sevgililer. Sessizce aramızdan ayrılan güzeller bir bekâ mührü basıp öyle çekiliyorlardı sonsuzluk sahiline...
Mademki ebed var ve sonsuzluk mevcut; öyleyse bir beka libası, bir ebedilik zırhı
ve elbisesi olmalı..
Ama ne? Nasıl? Hangi tezghın ürünü…
Birdenbire bir şimşek çaktı kafasında. Sanki ilhamdı gelen. Ama tedai olduğunu az
çok biliyordu. Zira bir kitap silüetinin içinden çıkar gibi çıktı düşünce ve onun ruhuna bir
tayf gibi ağıp bir ışık tohumu bırakıp öyle gitti. Bir fikir, bir cümlelik bir düşünce, ama hayret-amiz….Ancak birden kayboldu fikir kafasında. Hay Allah..
Muhteva olarak hatırlıyordu, elbiseden bahsediyordu o. Pörsümez bir elbiseden... Ne idi, ne idi?! Kafasını çatlatırcasına düşünmesi mi gerekiyordu onu hatırlamak için? Neydi ya Rabbi, hangi söz idi? Mana sanki misafir olmuştu kalbine, ama kelimeler teşrif etmiyorlardı. Bir kelimeyi hatırlasa hepsini hatırlayacakmış gibi bir his vardı içinde.
Ne idi, ne idi?!
Eskimez ve yıpranmaz bir elbise.. İnsanın giydiğinde asla çevredeki olaylardan ve maddi manevi hadiselerden zarar görmeyeceği, hiçbir düşmanın tasallutunun ona zarar veremeyeceği bir esvap. ..
Ne idi ne idi?! Hah tamam. Meyve idi kelimesi. Sonra sonra yeniden zihnini zorladı, zorladı... Evet, evet çıplak kelimesini de hatırlıyordu. Başka, başka... Sanki zihni bir açılıyor bir kapanıyor ve onun bu söze karşı iştiyakını daha da artırıyordu.
Hatırlamalıydı. yoksa çıldıracaktı.
Bütün düşüncesine böylesine açıklık kazandıracak bir sözü hatırlayamazsa kahrolurdu.Haftalarca uykusu keskin bıçak darbeleriyle bölünür gibi sekteye uğrardı. Kendi huyunu biliyordu. Bir kafaya takmaya görsün...
Tamam, tamam “iman” idi başındaki kelime,sözün. Güzel bir sözdü. Pırıl pırıl ve ruha ışık sunan bir kelâmdı. Sanki tadı damağındaydı, fakat kelime zincirini bir türlü tamamlayamıyordu.
İman... çıplak... meyve., birden kafasındaki bütün hatıra ve hayal mumları yandı ve kandilleri ışıdı. Evet, evet hatırladı. Manadan çıkış yapan ruhu, sözün elbisesini de çağrışım yoluyla keşfetmişti. Evet, evet, işte söz, ruhuna metafizik tayfını nasıl da yaymıştı birdenbire... Hafızanın bir nimet olduğunu keşfetti o an “İman çıplaktır.Elbisesi takva süsü haya, meyvesi ise ilimdir”
Evet, söz bu şekildeydi. Hafızasını biraz daha yokladı. Bir yanlışlık, bir eksiklik var mı diye kafasının en ücra noktalarını tarassut etti.Hayır, hayır bu idi söz. İman cennete girmek için şart; yani bekâ aleminde huzur ve saadetin anahtarı. Takva ise, onun yıpranmaz ve solmaz elbisesi; birbirinden ayrılmaz iki rükün gibi.
İnsan bu elbiseyi ruhuna giydirirse ebed müddet zırha bürünmüş bir asker gibi bütün muharebelerden sağ salim kurtulurdu. Nefis, heva ve iblis gibi iç düşmanlarına ve inançsızlığı şiar edinmiş, kaosun çocukları olan dış düşmanlarına karşı, ölümsüz bır zafer kazanırdı. Din tezgahında dokunmuş ve mana iplerinden örülmüş bu elbiseye bürünen her insan, kendine ebedi bir sığınak bulmuş demektir. lşte eskimez elbise, işte yıpranmaz esvap, işte zaman ve mekana meydan okuyan libas...
İçi ferahladı.. Bu lâl-ü güher sözün ışığı gönlünü mest etti. Lezzeti kalbine bir ma-i zemzem gibi huzur ve mutluluk verdi.
Bu elbiseyi giymek ve ebediyen kendini koruma altına almak için, gönül evine, iman yurduna doğru yöneldi… Yepyeni ve yıpranmaz bir elbise giyip, temizlenmiş kullar ile beraber rıza ve rıdvan ufuklarına doğru yol alacaktı bundan böyle... Ölümsüz Sevgili’nin ihsan. rahmet ve lütuf diyarına doğru..