Aralık 1986 · s. 439 · 2 dakikalık okuma
Edebiyat Denince-2

M. Garib
Edebiyatın kaynağında aşk ve inanç vardır. Biz buna güzellik yolculuğu, güzele yolculuk demiştik. Buldukça arayan ve aradıkça bulan doyumsuz ruhların inancı ve yolculuğu. Ama ne aradığını bilmeyen, ne bulduğunu anlamazmış. Önce, ne aradığımızı bilmek mecburiyetindeyiz. Yoksa, gölge ve görüntüler ormanında kaybolmak vardır.
Bütün canlıların arzusu, aranan güzeli bize hangi söz haber verecek? Hangi kutlu kervan türküsüdür, o söz ki bizi de arasına katsın ve benliğimizi gerçek varlık pazarında satarak, öz varlığımızı, o aranan güzeller güzeline teslim etsin.
Bu dünya ormanında nice ruhlar, karanlık kuytularda kaybolup gittiler. Dar ve sarp keçi yolların da nice seyyahlar, uçurumlarda kucaklaştılar. Niceleri büyülü siren seslerinin cazibesine kapılarak, varlığın engin denizinde korkunç girdaplarla kucaklaşarak geri dönmediler.
Arayı arayı bulmazsak izini, bu ömrü yok yere harcamış olmaz mıyız? Yollar ne kadar yabancı izlerle karışmışsa, karıştırılmışsa, arayış da o ölçüde güçleşmiş demektir. Hakiki izleri işaret eden gerçek gönül erleri ise sözlerinden ve yüzlerinden belli olurlar. Aydınlık bakışlar, nurlu simalar ve haki kat dolu sözlerle yollarımıza ışık tutarlar. Edebin kutlu dergahında söz incileri derler, dizer ve muhtaçlara sunarlar.
Gerçek yol erleri, baş yitirme değil, savaş bitirme sözleriyle yollara düşerler. Yeller gibi eserek, seller gibi coşarak gerçek arayışın aşkıyla sermest giderler. Kudsi çağrının izindedirler. Çağıranı duymuşlar, çağrılanı anlamışlardır. Varlıkları bir nice yağmaya verilmiş bu kutlular kervanı, her asrın başında bir konaktan yola çıkarlar. Sonsuzluk yoludur çıkılan yol. Dillerinde hasret ve vuslat türküleri, iç içe bir garib ahenk oluşturur. Gözyaşları ve huzur tebessümlerinin, dua dua, bir gökkuşağı gibi üzerlerine yağdığı bu kutlular kervanı, kainatı bir gül gibi koklayan ruhların kervanıdır. İşte gerçek edebiyat, bu kervanın gönül destanıdır. Bu kervanın yolunu vurma kastına düşen her söz, ne talihsizdir. Dünya çölünde nefis ve şeytan fırtınalarına tutulanlar, sahte güneşler ve seraplar peşinde koşup duran acınacak ruhlardır. Kumları su zannıyla avuç avuç içmek için çılgınca çırpınıp duran insanlık ne kadar zavallıdır. Onlar, bir türlü aşamadıkları kendi benliklerinin çevresinde dönüp duran şaşkınlar kervanıdır. Her asrın içinde ayrı ayrı serap konaklarından bir diğerine taşınıp dururlar. Hakikat menzilinden uzak, yalancı bir hayatı sarhoşca yaşayıp giderler. Bir lotüs çiçeği gibi koklayıp durdukları dünyanın kurbanıdırlar.
Koklayana geçmişini unutturan bu dünya çiçeği, ne yaman bir şeytan tuzağıdır. Bu tuzağın tohumu ve süsü olan edebiyat, sonsuz varoluş şevkini söndürücü, aşkın, öldürücüdür. Ruhlarda zakkum yemişleri verdirir. Yakaladığı her gönlü karartıp şeytan yurduna erdirir. Orası zulmün tarlasıdır. Orada kin ve nefretle inkar ekilip ölüm biçilir. Oradan ebedi azap yurduna geçilir.
İnancın ak kervanı güller devşiren gönüllerle selam yurduna doğru salına salına giderken Hızır soluklarıyla bastıkları yerleri gülzar ederler. Kainat onların elinde bir demet güldür. Biricik varlık gülünün dalından derledikleri güllerle yürürler. Gerçek edebiyat bu gül yolculuğunun çile ve sabır destanıdır. Bu destan, varolma aşkın, ve şevkini ruhlarda mayalarken inancı kullanır. İnancı bu iksir gibi sunar. Ölüleri dirilten ab-ı hayattır o. Mutlak dirinin diriliği ile var kılar insanı. Hakiki edebiyat, karanlıklar ülkesinde ölümsüzlüğe doğru giden Hızır yolculuğudur. Buldum seni gönül Hızırım, Selam sana! Dedirten edebiyat gerçek
edebiyattır.