Aralık 1986 · s. 441 · 3 dakikalık okuma
Gözden Geçirilmesi Gereken Bir tedavi Kan Alma

Dr.Polat Has
Asrımız başında, geçmişte tatbik edilen bütün tedavilerin bir yana bırakılmasıyla ilmi bir hata yapıldı. Bunun yerine Avrupai tedavilerin alınması gayet mantıkidir. İlmin getirdiği imkanlardan elbette faydalanılmalı, fakat geçmiş bir yana itilmemelidir. Çünkü geçmişte yapılan birçok tedavi tecrübe mahsulüdür. Tecrübe unsuru, bir yana atılamaz. Bunlardan birisi de kan aldırmadır.
Kanda alyuvarlar oksijen taşıma işini üzerine almıştır. Alyuvarların çok fazla bulunması da zararlıdır. Bu durum beyin veya herhangi bir organda tıkanmaya sebeb olarak, felç gibi durumları ortaya çıkarabilir. Alyuvarların artması sebebiyle kan alınması gereken hastalıklar şunlardır:
Kanda alyuvar, akyuvar ve pıhtılaşmayla alakalı hücrelerin arttığı Polisitemia Vera, sadece alyuvarın arttığı kalb damar hastalıkları (bilhassa dudakların morarmasına sebep olan doğuştan kalb hastalıkları), müzmin akciğer hastalıkları, böbreğin kist ve urlu durumları. Bu hastalarda Prof. Abaoğlu başlangıçta 3 günde bir 500 mililitre kan alınmasını tavsiye eder. İbni Sina’da renkleri çok kırmızı olanlardan (Polisitemi) kan alınmasını ilk tavsiye edenlerdendir.
Kanın göllenme yaptığı hallerde, meseli bacakta varislerin neticesi o bölgede yaralar oluşur. Çünkü kan göllenmesi o bölgenin beslenmesini bozmaktadır. Bu cihetle bu alanlardan kan alınabilir. Halk bunu oralara sülük koyarak yapmaktadır.
Sülük (Hirudo Medicinalis), Ortaçağda İslam dünyasında, sonra da Avrupa’da hem folklorik tıpta hem de modern tedavide kullanılan bir vasıta idi. 1575 senesinde Fransız cerrahı Pare, bu hususta bir kitap hazırladı. 1838’de Fransız bilgin François, tedavide kan almanın faydaları üzerinde durdu. Broussais, sindirim bozukluğuna uğradığı zaman sülükle 6 defa kan aldı ve 15 defa da 60 sülük kullandı. Böylece 19. yüzyılın ilk yarısında kan alma tedavisi Fransa’da çok popüler oldu. Sülük 19. yüzyılda da Türkiye’nin hem tanınmış bir tedavi vasıtası, hem de önemli bir ticaret maddesiydi. Nitekim eskiden sülükler, İstanbul’da Mısır Çarşısında, aktar dükkanlarında satılır ve dışarıya da gönderilirdi. Prof.Dr.Ünver, “Sülük, devletin büyük bir gelirini oluşturuyordu ve her yıl 50 ton Avrupaya yollanmakta idi. Bu ihracattan % 12 gümrük resmi alınırdı. Bu çarşıda aynı zamanda şişman ve yüksek tansiyonlu hastalara sülükle kan aldırma tavsiye edilirdi.” demektedir.
Kan alımında canlı olarak kullanılan sülük, günde 15 gr. kadar kan emebilir. Sülüklerin tükrük bezlerinde “hirüdin” denen ve kanın pıhtılaşmasına engel olan bir bileşik bulunur ve bu yüzden kan alıcı olarak halk tıbbında önemli bir yeri vardır. Nitekim bu özelliğinden dolayı bugünkü tıpta da sülüklerden alınan ekstrellerin çeşitli hastalıklarda; tro mboflebit (toplardamar iltihabı), bacak ülserleri ve damar tıkanıklıklarında kullanılabileceğini, Claus isimli müellif, Pharmacognosy adlı eserinde bahsetmektedir.
Vücudumuzda, kopan organların dikilmesinde sülüklerin bir dikiş malzemesi olarak kullanılabileceğine dair yayınlar da vardır. 1827 yılında Fransa 43 milyon sülük ithal etmiştir. 16 senelik süre içerisinde sülükler 1 milyon 700 bin litre Fransız kanını emdi.
6. Milli Dermatoloji Kongresinde Prof. Dr.Aksungur kan almanın “Behçet Hastalığı” nda kullanılmasının faydalarıyla alakah bir tebliğ sunmuştur. Bilindiği gibi Behçet Hastalığı tedavisi çok zor bir hastalıktır.
Prof. Dr. Aksungur Tebliğinde:
“Behçet hastalığında hastalardan 250—500 cc. arasında kan alarak tedavi etmeyi denedik. Gayemiz, hastaların serumlarındaki antijen—antikor miktarını azaltmaktır. 15—20 günlük aralıklarla yaptığımız bu tedavi metodunun, 15 (% 42) ayrı vakada tatbik ettik. Hastaların kan alınmasından sonra şikayetlerinin büyük ölçüde azaldığını ve mevcut klinik belirtilerin ortadan kalktığını gördük Biz bu çalışmamızdan Behçet sendromlu hastalarda bu tedavi metodunun hastaya faydalar sağladığı neticesine vardık” demektedir.
Doç.Dr.Tekin Kanra kan verme hususunda şöyle demektedir: “Birçok ülkede kan vermenin iki ayda bir ve yılda 5 defa yapılabileceği kabul edilmiştir. Kan vermenin insan sağlığı üzerinde zararlı bir tesiri yoktur. Çünkü 4 dakika içinde alınan 430 mililitre kanın dolaşım üzerine mühim bir tesiri olmaz. Kan basıncı ve nabızda belirli bir değişiklik meydana getirmez ve venöz (toplardamar) basınçta görülen hafif azalma ise yarım saat içinde düzelir. 400 ml. kan verilmesinden sonra 3 hafta içinde hemoglobin normal seviyesine yükselir.
Kan vermeye benzeyen bir tatbikat daha vardır. Buna piazmaferez denir. Plazmaferez kanın şekilli elemanlarının santrifüj yoluyla plazmadan ayrılarak tekrar hastaya verilmesidir.
Bu ameliyenin yapıldığı yer, “dolaşım yüklenmesi”, makroğlobulinemi, aileyi kolesterol yüksekliği, zehirli maddelerin vücuttan uzaklaştırılması, karaciğer koması ve immün kompleks hastalıklarıdır. Şahıstan kan alınması benzer neticeyi verebilmektedir.
‘Goodpasture sendromu” ismi verilen akciğer ve böbrekleri tutan bir derinin oldukça sertleştiği, skeleroderma hastalığında; Lupus hastalığında; alyuvarların parçalandığı, kanda ürenin arttığı hemoktik üremik sendromda; damarların iltihabı hastalığında plazmaferez ameliyesinin başarıyla uygulandığını gösteren yayınlar mevcuttur.
Netice geliyor şu ulvi haberde düğümleniyor;
“Şifa üç şeye münhasırdır: Bal şerbeti içmek, hacamat aleti vurmak ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi ateşle dağlamaktan men ederim.”