Kasım 2003 · s. 512 · 9 dakikalık okuma
Damlalar
Eski sanduka
Mehmet Emin Kanmaz
Tik tak, tik tak duyulan ses bunlar. Bir sürü gürültü arasında yalnızca duyulanlar. Ruhumun derinliğine seslenen sesler. Zamanı gösteren saatin sesleri... Sadece yalnız ruhların duyduğu sesler değil, kimi kalabalık mekanlarda da duyulan bir ses.
Zaman beş noktalı bir şifre. Bütün hayatın tılsımlı sandukası. Alıp giden güzellikleri.. bünyesinde barındırdığı gibi yok olanı, yapılanı ve yapılmayanı, çirkinlikleri de kapsayan bir vakıa. Sırrının anlaşılmasını beklediği, fakat umursanmadığı bir gerçek. Gerçekliği asla sislenmeyen ayan beyan bir ikaz. Sessizlik içinde bir çığlık.
Kimi zaman çirkinliklere duyulan gulyabani sesi, kimi zaman güzelliklere duyulan bir fısıltı. Aramızda akıp giden, ellerimizdeki çantalarla bizlerle yolcu olan... Nereye gitsek bizimle gelen. Kimine arkadaş, kimine dost, düşünene felsefeci ve realist. Hissedene kritik uzmanı, kimine düşman yüzüne taş atılası. Pürüzsüz simaların düşmanı, yumuşak ellerin serti ve duyulması imkansız güzelliklerin haddini bildirici... Kimine göre güzelliklere ulaşmanın tek engeli...
Zaman akmıyor, bizimle yaşıyor ve yaşlanıyor. Bir bebekle doğuyor, bir yaşlıyla veya bir hastayla ölüyor. Aynı anda can veriyor bedenimizle ve tekrar dirilip yoluna devam ediyor. Yol arkadaşlığı yapılıyor onunla, doğunca. Kritik bir karar alınıyor, ya onunla bir hayat veya onsuz bir sessizlik... Bir zorunluluk bu, tercihi olmayan, aksi düşünülemeyen. Neden sorusunu asla kaldırmayan hassas bir denge.
Elimi uzatıyorum, o benden kaçıyor beni takip et dercesine...
Bir hayranlık duymamak elde değil, bu kadar kendinden emin, nereye gittiğini bilen, herkesi ve her şeyi sırtlayan bir tılsım. Kendisini Yaratan’ın büyüklüğünü anlatmaya bir işaret aynı zamanda. Geçmişle gelecek arasında uzanan bir çizgi. Her salisesi, saniyesi, dakikası kazandıran veya kaybettiren. Ama hissettirmeyen bir tarz. Ya kayıp dakikalar veya kazançlı dakikalar. Aslında bunun farkında olduğu da meçhul, verilen görevi eda etme hızında. Sırtına yüklediği dakikaların bir bir atıyor, bir sona doğru. Başlangıç ve bitiş arası kullanılan yol...
Ruh derinden etkileniyor; bu hızdan bunalmış galiba. "Biraz dur, çok yoruldum." diyene cevap bile vermiyor, o hızını kesmiyor. Saatimin çarkları yoruldu, geri kaldı, nafile bir umut eri kalan geçmişte, yorulan sadece bir gösterge, zaman değil. Bir umut sancısı kaçırılan dakikalara, saniyelere gelecek adına. Yarına alınan randevu bana ait geçmişteki gibi; ama geçmişe uzanmak, belki gelecek adına ki nafile. Demirden sandukalara saklanmış geçmiş, ileriki bir mekanda açılmak üzere. Geçmiş ne kadar karanlık veya aydınlık. Geçmişe ait karanlıklar yolumu kapatsa da, geleceğe ait zaman yolumu açıyor. Bir adım dünden farklı ve dolu dolu geçmişe inat. Cebimde kaybolan geçmişe mukabil, gelecek zamanın umudu var içimde. Huzur ikliminde solukladığım dakikalarımı saklayacağım eski sandukamda yeniye dair, gelecek adına.
Rabbim
Arslan Mayda
Seni tanıdım Rabbim
Secdeler yüksek geldi
İndi nefsin perdesi
Kör, sağır, aksak geldi
Adınla şu kainat
Sanatın Arş'a kanat
Kudretin sonsuza kat
alemler ufak geldi
'Rab' der işler düzenin
Can da beden de senin
'Hay' der gelip gidenin
Gönüllü tutsak geldi
İtaat eder her zerre
Nefsim tevbe kaç kere
Kaç kavimle, kaç yere
Kara gitti, ak geldi
Ver dünya nefretini
Göster marifetini
Ölçemem kudretini
Terazime çok geldi
Sen'den bir dileğim var
Rızana geleyim Yar
Sermayemde neyim var
Sıfırdan da yok geldi.
Bizim duamız
Elif Alkaya
Hüzünlü bir tanışmayla başlamıştı yıllar boyu sürecek dostluğumuz.
Günlerdir aynı sıralarda oturmamıza rağmen yeni tanımıştık birbirimizi...
Seni böylesine üzen dertler vesile olmuştu dostluğumuza..
Bütün başlangıçlara ve bilinmeyenlere gebe bir eylül ikindisinde gözlerimin içine bakarak akıtmıştın gözyaşlarını.
Artık derdin, derdimdi... Şimdi derdimizle sıcacıktı kalbimiz. Zaten bütün sıkıntıların ardından güzellikleri vermiyor muydu her ikisini de Yaratan. Çatlayan tohumlar ve açan sümbüller onun duası değil miydi? Nemli gözlerle saatlerce sürdürmüştük bu sevgi akımını. Aynı evde kalmaya başladığımızda bize ait balkonumuz vardı. Sen en çok yıldızları severdin. Dikkatle incelerdin hayretle ve o masum bakışlarınla;
"Kim bilir derdin, bunlar O'nun gölgesiyse o ne kadar da güzeldir!"
Belki de düşünmeye en aç olduğumuz zamanlardı. Bir anne şefkatiyle bizi dinliyordu balkon.
Gece, yıldızlar, soğuk, balkon ve biz iyi birer sırdaş olmuştuk.
Sonra bir akşam onu tanıdık. Sonraları Sevda Çiçeği demiştik ona.
Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu ve biz onun ikliminde güneş açıyorduk...
Bize sevgiyi öğretiyordu. "En Sevgili"yi sevdiriyordu.
Sonra şaşkın bakışlarımıza aldırış etmeden anlatıyor, öğretiyor ve tohumlar saçıyordu.
Daha çocuktuk. Ailemizden uzakta lisede okuyorduk. Ve bu yalnızlığımıza en büyük rehber olmuştu sevda çiçeği. Hani bir gün hayalen ona; "Seni ilk gördüğümüzde çok garip bulmuştuk." diye itiraf etmiştik ya, aslında kalbimiz ondan yanaydı.
O da bu dert gariplerin sevdasıdır demişti. Ve ekledi; "Gerçek aşık zaten gariptir!"
"Bahar bir amansız kar buz içinde
Her ufukta masmavi bir aydınlık
Hülyalarımız var Çin'de Maçin'de
Gözde uzaklık, gönülde yakınlık" demişti bir keresinde...
Sonraları onun sevdasını çekti kalbimiz. Gerçek sevdalara açıldı kanatlarımız. Yeniden canlandı çığ tutmuş umutlarımız. Bir kere daha imanla ve sevgi için attı kalblerimiz.
Şimdi gözlerimiz her yerde onu arıyordu. Dudaklarından dökülen kelimeleri kaydediyordu kalbimiz.
Soğuk balkon saatlerinde duman duman çay sıcaklığı vardı artık içimizde. Sessizce damla damla eridiğimiz geceler vardı.
Ve Sevda Çiçeği...
Vakit gelmişti artık firak kapıya dayanmıştı. Umutsuz bir yaraydı artık gidişi.
Ondan ayrılmak çok zordu; ama o bizi hiç yalnız bırakmayacak o tohumu hediye edip de gitmişti kalblerimize..
Ardından iki parça can bırakarak!
İşte beraber kaldığımız dört sene boyunca öğrendiğimiz bu sevgi, onun sevgisi birleştirmişti kalblerimizi. İçimizde filizlenen bu coşkular senin dualarında Ey Sevgili..!
Mevsimi gelmişti artık, tohumların, çiçek açması gerekiyordu. İşte bu sevda düşürmüştü bizi uzak diyarlara. Belki de sevdamız ayırmıştı bizi...
Aynı sene üniversiteyi kazanmıştık
Ve tek bir idealimiz vardı: Garip olmak!
Can dostum; kardeşim!
Şimdi çok uzaklarda olsan da, mesafelere aldırma; balkona çık, gökyüzüne bak ve gözlerimizin kesiştiği yerde gülümse.
İşte bizim duamız, bize edilen dua.
Sevgi olmalı insan
Latif Enis Yıldız
Sevgi; bir söz sultanının bir gönül insanının yaklaşımıyla "dünyanın esas mayası" olarak ifade edilir. Evet, sevgi dünyanın ruhu, mayası, esası, varlığın gayesidir. Gönüllerin bu ulvi hisse açık olması, onunla neşvu nema bulması, onunla aşağıların aşağısından yukarıların yukarısına çıkması göstermektedir ki; yükselmenin ve 'O'na (sas) ermenin vazgeçilmez temelidir. Sevgi insanlığın varolmasının temelinde, her şeyin sahibinin O'na (sas) sevgisi yatar. Sevgi sayesindedir ki, melekler bile topraktan yaratılmış insana secde etmişlerdir. Elmasın yanında kömür gibi kalmıştır, sevginin yanında adavet ve bundan kaynaklanan bütün duygular.
Varlığın gıdası olan sevgide bulmuştur insanoğlu özünü. Gerilen bir yay olan vefa insanından fırlayan ok olmuştur sevgi, bütün kuru gönüllere su götüren bir ırmak gibi. İçindeki sevgidir dağları taşları geçerek her türlü engeli aşarak ulaşmak istediği ufka ulaşmasını sağlayan ırmağın. Elindeki bir lokmayı bile kardeşinle paylaşabilmenin adıdır sevgi. Varlık içinde her an yokluğun bilinmesi, yoklukta varlık cilvesi gösterebilmektir bunun adı. 'Gel sen de bir kor gibi yak sineni' diyen dillerde fedakarlıktır adı. İçine atıldığı kuyudan çıkartılıp yıllar geçtikten sonra kendine muhtaç halde karşısına çıkan kardeşlerini affedebilmektir sevgi. 'Sen yaşa, ben öleyim; ben bir direk olayım, sen bana sarıl bir sarmaşık gibi ve ayakta kal yaşa.' düşüncesi olmuştur engin sinelerde sevgi. Eşyaya takılıp kalmama ve yaşatma sevdasıyla yaşamanın adı olmuştur her daim sevgi. Varlığını başkalarının varlığını devam ettirebilmesi adına feda edebilme duygusunun adı olmuştur sevgi. Gizlice sırtına aldığı bir çuval unu reayasından ihtiyaç sahibi bir ailenin gece yarısı kapısına bırakmakta saklıdır sevgi. Yeri geldiğinde ihtiyaç sahiplerini görüp gözetebilmenin adı olmuştur sevgi. Sadece kendini düşünmeme, başkalarını da kendi gibi bilmenin adıdır sevgi.
En yüce makamları işgal eden yüzlerce, binlerce Allah (cc) dostunun ifadeleriyle 'Biz olsaydık, bırakıp dönmezdik' dedikleri cennetten, cennette kalmayla, dünyaya dönme arasında muhayyer bırakılınca 'ümmeti' deyip çileyi tercih edebilmenin adıdır ve orda zirveleşmiştir sevgi. Ve 'Geç ya Muhammed (sas)!" denildiğinde; "Geçmezem ya Cebrail, ümmetim geçmeyince." diyebilmenin adıdır sevgi. Gelip O'na, "İstersen ya Muhammed (sas) şu dağı onların başına yıkayım!" dediğinde melek, "Onlar bilmiyorlar, bilseler böyle yapmazlar, affet onları hidayete erdir Allahım!" diyerek meleğin bu talebini geri çevirebilmenin adıdır sevgi. İnsanlığın, milletinin kurtuluşunu kendi kurtuluşuna tercih edebilmenin, kendisini feda edip; 'Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım; çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.' diyebilmenin adıdır sevgi. Sevdiklerine aman bir zarar gelmesin diye diyar diyar dolaşmaya razı olma, gurbet ellerde bir kor gibi yanıp tutuşmanın adıdır sevgi. Eline vatanının toprağını alıp yüreği yana yana kokusunu içine çekmenin adıdır sevgi. Ve “Gel ey Muhammed (sas) bahardır / Hacdan döner gibi gel / Miraç'tan iner gibi gel/ Bekliyoruz yıllardır.' diyebilmenin yanında, Sevgi Peygamberi’ne layık bir ümmet, sevgi rehberine layık bir seven olabilmenin adıdır sevgi. Gün ağarınca da gün kararınca da değişmeyen bir çizgi olmaktır sevgi. İçine düştüğü her halde karşılaştığı her muamelede, her anda ve her şartta sevgi diyebilmek, sevgi yudumlayabilmek, sevgi sunabilmenin adıdır sevgi ve sevgi olmalı insan, sevgiliye, En Sevgili’ye layık her haliyle, her sözüyle, her yönüyle...
Yusuf ve sabır
Hasan Kaya
Yusuf'u görenler
Ellerini kesmişti
Güzelliği o kadar tesirliydi
Köle pazarında
Acuzeler bile talip olmuştu
Birkaç paçavra ile
Yusuf'u almak değildi
Maksat güzelliği fark etmekti
Evet Yusuf güzeldi
Zindanlar bile bu güzelliğe
Şahitti zifiri karanlıkta
İçimizde en iyi Yusuf bilirdi
Zulmün taşları bile
Erittiğini ancak sabra
İlişemediğini
İçimizde en iyi Yusuf bilirdi
İhanetin sancısını ve annesizliğin
Can dayanmaz acısını
Ve O biliyordu, babası onu
Çok seviyordu
Yakub ağladı
Gözyaşları taşları eritti
Fakat sabır, Yusuf'un
Güzelliğinden de öteydi
Değil
İsa Yar
Dinlemek zorunda değilsin beni
Nefsimledir kavgam, sizinle değil
Bilmezler içimde olup biteni
Doğruyu söylemek izinle değil....
Sorular beynimde neden ve nasıl?
Hangisi sahtedir, hangisi asıl?
Sayki hayat kısa, hüzzam bir fasıl
Sen sözünle katıl, sazınla değil.
Kula kulluk etmez imanı olan
Dosdoğru izdedir Rabbini bulan
Hedefe varamaz geride kalan
Sen gönülle yürü, dizinle değil...
Duymak istemezsen, anlayamazsın
Gözlerin dolsa da ağlayamazsın
Irmak olsan bile çağlayamazsın
Kendini aş da gel, nazınla değil
Umut
A. Osman Dönmez
İçe akan gözyaşlarından doğar bahar
Denizlerin ruhunu yansıtır dalgalar
Söğütler uyanır, kelebekler uçar
Umutlar çiçek açar
Gecelerin en karanlık yerinden Musalar çıkar
Her taşa yürür Asa'nın suları
Gönüllerde Turlaşır Kutlu'nun diyarı
Kalbini umutlarla donat
Yaraları aşkınla sar
'Uzak değil atların şahlandığı yaylalar'
Alperen rüyaları düşmüş dallarına çınarın
Bir bayrak süslemiş nefesini rüzgarın
Sarabilirsin börtü böcekleri
Anadolu'mcasına geniştir kolların
Kırma öksüz kuşların şaha kalkmış umutlarını
Dağıt ufkundan kurşun bulutlarını
Vurun çekiçleri
Ahmet Ziya
Sihirli bir değneğim olsaydı
Yaratan'dan salahiyetim
Bütün insanları heykeltıraş yapardım
Koyarak önlerine benliklerini
En son dili yontacaksınız derdim
Vurun şimdi çekiçleri
Ki kıskansın Mikalenjelo'nun elleri
Ve ellerine kırdırsın Musa'sını
Ruhunuzun elmas heykelleri
Vurun çekiçleri
Ki kazınsın zihinlere
Güneşten karanlığın sızmayacağı
Tuzun süte kaymak
Ömer'in hırsıza eşraf olmayacağı
Vurun çekiçleri benliklerinize
Hırsız eller uzandıkça ceplerinize
Vurun çekiçleri
Vurun mertçe
Ki dünyanız şekillenecek
Ruhunuz şekillendikçe.
Bahar
Hüseyin Say
Dünden bugüne damıtılmış
Bugünden yarınlara büyüyen
Ümitlerim var
Şen bir serçe seyyah bir kırlangıç
Söyledi benimle baharlı türküyü
Her halimle bestelediğim
Beyazlık sonrası, sıcak nefesiyle
Bağrıma tane düşen yağmur
Ruhumca serinletsin çölü
Sevda üstüne, dünya üstüne
Damla damla gönül üstüne
İşte sevgin sevgim üstüne
Olsun bir demet bahar
İçimde her dem canlı
Ümitlerim var