Temmuz 1996 · s. 248 · 6 dakikalık okuma
Dünden Bugüne Deli Dana
Ömer Said Gönüllü · Dr. · Tıp

İnsanlar koyun yedirmeseydi danalar asla hasta olmazlardı.Gıda endüstrisinin ekonomik gereklerini bahane ederek tabiat kanunlarını çiğneyen toplumumuz,sığırlara ,sindirmekte güçlük çektikleri hayvan kaynaklı un yedirmiştir.
Fransa’da yayınlanmakta olan aylık Science & Vie dergisinin Mayıs 1996 sayısındaki başyazı bu ifadelerle başlıyor. Dergi, bulaşıcı deli dana hastalığı (transmissible spongiform encephalopathies, Fransızca karşılığı: encephalopathie spongiforme bovine=ESB ile ilgili ilk soruyu Eylül 1989’da sormuş: “İngiliz ineklerini öldüren bu hastalık insan sağlığı için bir tehlike arzediyor mu?” Aradan geçen zaman içinde sorunun cevabı bulunmuş değil. Çünkü, dananın beynini kemirerek merkezi sinir sistemini bozan, ancak her zaman karşılaşılan türden olmayan bu patojen prion (ensefalopatiye yol açan protein karakterinde bir partikül) hakkında halen çok az şey biliniyor. Buna karşılık İngiliz yetkili makamların on yıldan beri ikaz eden Leeds Üniversitesinden Richard Lacey, deli dana hastalığının 2010-2015 yılları arasında 5 bin-500 bin İngilizin ölümüne yol açacağını tahmin ediyor.
BİR SALGININ KISA HİKAYESİ
1992 yılında deli dana salgını yeniden başgösterdiğinde La Recherche dergisi de konuya eğilmişti. Türkiye için canlı hayvan ve et ithalinin henüz söz konusu olmadığı günlerdi ve bu yüzden konu Türk kamuoyunun gündemine girmemişti. La Recherche’in Nisan 1992 sayısında, hastalığın (hastalığa yol açan amilin değil!) daha 1732 yılında İngiltere’nin güneydoğu kesiminde görülmüş olduğu, 19. yüzyılda ise kral III. Georges’un Avustralya’ya gönderdiği Merinos koyunlarıyla bu kıtaya da taşındığı vurgulanıyordu. Bu yüzyıla gelince 1986 yılında İngiltere’de sadece yedi vak’a ile karşılaşılırken, 1987’de 413, 1988’de 2.247, 1989’da 6.450 ve 7 Şubat 1992’de toplam 16.190 çiftlikte 47.680 vak’a belirlenmişti ve bu rakam ülkedeki süt danalarının % 20’sinden fazlasına karşılık gelmekteydi. Bu tarihten itibaren hayvani kaynaklı un kullanımının sığır besiciliğinde yasaklanması müsbet tesir göstermiş ve 1993’ de 37.000, 1994’de 26.000 vak’a görülürken, 1995’de 20.000’den daha az inekte hastalık belirtisi tesbit edilmişti. Resmi rakamlara göre bütün vak’alar 1989’dan önce doğmuş ineklerde görülmüştü. Hastalığın kuluçka dönemi 4-5 sene olarak düşünülüyordu. Ağırlıklı olarak süt inekçiliği yapılan çiftliklerde 7-8 yaşlarındaki inekler çok nadir bulunuyordu, çünkü süt verme performansı düşen yaşlı inekler kesilmekte olduğundan daha yaşlı ineğe de rastlanmıyordu. Bu yüzden de kuluçka döneminin ne kadar sürdüğüne ait kesin bir bilgi elde edilememişti.
Fakat
yakın zamandaki gelişmeler çok daha ürkütücüydü. Hastalık artık beş kıtaya
yayılmıştı. Avrupa’da Fransa ve İsviçre, İngiltere’den sonra en fazla etkilenen
ülkelerdi. Mesela, 1995 yılında toplam 1,6 milyon ton düzeyinde gerçekleşmiş
olan sığır eti tüketiminin 110.000 tonunu İngiliz sığır etinden karşılayan
Fransa, aynı yıl İngiltere’den ayrıca 200.000 dana ithal etmişti. Fakat klinik
bakımdan hasta olan bir hayvanı kriz haline kadar sürü içinde tutan ve kriz
başladığında öldüren İngilizlerden farklı olarak Fransızlar, tek bir vak’anın
görülmesi durumunda dahi bütün sürüyü imha ediyorlardı. 1996 Mart ayında 16
sürü bu şekilde yok edilmişti. Ayrıca Fransa, hayvani kaynaklı yemlerin sığır
besiciliğinde kullanımını 24 Temmuz 1990’da, İngiliz hayvani unlarının ithalini
ise 13 Ağustos 1989’da yasaklamıştı. Fransanın yıllık 700.000 ton civarındaki
hayvani un üretiminin 500.000 tonu domuz, kümes hayvanı, balık, kedi ve
köpeklerin beslenmesinde kullanılıyordu. Son olarak İngiltere’de 69 kedide
hastalığın belirtileri görülünce Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) 3 Nisan 1996’da
her çeşit hayvani kaynaklı unun hayvan beslenmesinde kullanılmasını yasaklamaya
karar verecekti. Peki bu gidişin önü neden alınamamıştı ki, altı yıl içinde
hastalık bütün ülkeye ve Avrupa’ya yayılmıştı? Bu sorunun cevabı, yazının
başında da ifade edildiği gibi, büyükbaş hayvanların beslenme rejiminde yapılan
değişikliklerde yatıyordu.
YARATILIŞA AYKIRILIK
Hastalığa yakalanan bütün sığırların tek ortak paydası, koyun et ve kemiği öğütülerek elde edilen besin değeri yüksek (!) bir un ile beslenmiş olmaları. İngiltere’de özellikle süt danaları için proteince zengin besin maddesi üretiminde hayvani kaynaklı malzeme kullanılmakta, Fransa’da ise durum bazı kanuni düzenlemelere bile bağlanmış. Mesela 1975’te Fransa’da yürürlüğe giren bir kanuna göre, ağırlığı 40 kilogramın üzerinde olup da ölmüş veya kasapta kullanılamayacak durumda olan her hayvanın (bu, hastalıktan dolayı öldürülmüş çiftlik hayvanı veya evde beslenen bir hayvan olabilir), ayrıca kasaplık hayvanlardan arta kalan her türlü artığın (deri, kürk, boynuz, kemik, kas kirişi, yağ, iç yağı vs.) ve kadavraların, gıda katkı ve beslenme maddesi üretimi de dahil olmak üzere, endüstriyel ürün haline getirilmesi gerekmektedir (bu işleme Ğquarissage denmektedir). Hayvan sahiplerinin bu gibi durumlarda, ülke çapında sadece bu maksatla faaliyet gösteren 200 merkezden herhangi birine haber vermesi kanuni bir mecburiyettir.
Fransadan farklı olarak fakat İngiltere sadece tabiata ve yaratılışa aykırı hareket etmekle kalmayıp, başta ekonomik ve işletme ile ilgili gerekçeler olmak üzere çeşitli sebepleri ileri sürerek un üretim yönteminde 1980 öncesinde değişiklikler yapıyor. Mesela, un yapımında gerekli hayvani yağ üretimi için, hekzan denilen bir çözücü kullanılırken ve bu hekzan, yağ alınmasından sonra yüksek ve nemli ısıda ısıtılarak yok edilirken, daha düşük sıcaklıkta üretimin yapılabildiği, daha düşük maliyetli yeni bir yöntem geliştiriliyor. Bu yeni düşük sıcaklık dereceleri, bilinen virüsleri etkisiz hale getirmek için yeterli olabilirken, sıya çok dayanıklı ve enfekte edici özellikteki ajanlar, yani prionlar, varlıklarını devam ettirebiliyorlar. Sonuçta 1980’li yıllar yaygın olarak bu yeni yöntemle tanışmış oluyor.
1986 Yılında Weybridge (İngiltere) veteriner laboratuarından G.A.H. WelIs ve ekibi sığırlarda yeni bir bulaşıcı hastalık tesbit ediyorlar ve deli dana veya ESB hastalığı kendinden bahsettirmeye başlıyor. İnsan sinir sistemini mahveden, milyonda bir gibi bir oranda ve de ortalama 65 yaş civarındaki insanlarda rastlanan Creutzfeldt-Jakob hastalığının yeni bir varyantı gibi görünen deli dana hastalığı klinik olarak, diğer geviş getiren hayvanlarda rastlananlara benzer belirtiler gösteriyor: Sürekli titreme, zayıflama ve çökme. İlk belirtilerle birlikte hastalığın süresi birkaç hafta ile bir yıldan fazla bir zamana kadar değişebiliyor ve en sık olarak altı-sekiz haftalık bir periyot ortaya koyuyor. Bu süre zarfında hayvan gitgide zayıflıyor ve daha az süt verir hale geliyor.
Fakat,
gerek hastalığa yol açan amiller, gerek bunların bulaşma şekli ve gerekse
ortaya çıkan sonuçlardaki payı ile ilgili belirsizlikler sürdüğünden, kanuni
tedbirler de zik-zak çiziyor. Avrupa Komisyonu 27 Haziran
1994’
te ‘yüksek riskli hayvan artıklarını” ve “ESB’ye yol açan patojen özellikteki “
prionları tümüyle tesirsiz hale getirme amacıyla benimsenen uygulamaları
belirliyor. Fakat 6 Mart 1995 tarihli bir kararda; ticari amaçlı equarissage
tesislerinde hastalık yapıcı prionların tamamen tesirsiz kılınmasını
sağlayabilecek bir uygulamanın henüz mümkün olmadığı ifade ediliyor.
YARIN?...
Bütün bunlardan sonra şu soru sorulabilir: “Karşımızdaki tablo hangi ölçüde ürkütücü?” Çünkü, İngiltere’deki on vak’aya Ocak 1996’da ayrı sebepten ölen genç bir Fransız eklendi. Fransa’daki Veterinerlik ve Beslenme İncelemeleri Milli Merkezi’nden (CNEVA) Marc Savey Aralık 1994’te, ESB’nin insana bulaşabilirliğine dair kesin bir cevabın ancak 20-30 yıl sonra bulunabileceğini söylüyordu. Bu halen geçerli bir tahmin gibi gözüküyor. Bu arada, “salgının ne kadar süreceği” sorusuna kimse cevap veremiyor. Deli dana ile karşılaştırılabilecek benzer bir hastalık 1950’li yılların sonuna doğru törenlerinde insan eti yemeyi adet haline getiren (cannibalisme rituel) Papua Yeni Gine’deki bir kabilede görülmüş olan dejeneratif kuru hastalığıdır. İnsan eti yeme adeti o tarihten sonra terkedilmiş olmasına rağmen ülkede kuru hastalığından ölümler hala devam etmektedir.
Sonuçta İngilizlerin veya bütün bir Batı coğrafyasının, kendi deyişleriyle, tabiat kanunları denilen hayat ölçülerini tanımadığını söyleyemeyiz. Bunları çok iyi, hatta ayrıntıda bizlerden daha iyi biliyorlar. Buna rağmen, Batı’da örneklerini sıkça gördüğümüz bir tarzda, ekonomik kazanç veya diğer şahsi tatminler uğruna, “ben yaptım oldu!” anlayışıyla bu kanunları çok rahat çiğneyebiliyorlar. Zavallı kazları bir parça daha büyük ciğer elde etmek için huni yardımıyla karanlık odalarda zoraki semirtip kesiyorlar. İhtisas (!) lokantalarında, beyinlerinin tadına bakmak için zavallı maymunları kafalarına vura vura öldürüyorlar. Kutuplarda kar örtüsünü kızıla boyarcasına fok avcılığı yapıyorlar. Masum danaları delirten de Batı’daki aynı sapkınlık. Fakat fıtrat kanunlarına yapılan bir müdahale hemen olmasa da, bir gün mutlaka ters tepiyor.
İslam ise, insanın yanı sıra bir karıncaya, bir yaprağa varıncaya kadar bütün canlılar aleminin hukuk esaslarını önümüze getirmiş, bizleri deneme-yanılma saplantısından çekip çıkarmaya talip. Beşeri mantık açısından basit gibi gözüken bir hayvan kesimi konusunda dahi İslam’ın getirdiği (ve bazılarının bugüne kadar çok lüzumsuz ve abartılı olarak nitelendirdiği) esasların anlamı ve kıymeti önümüzdeki günlerde daha fazla konuşulacak, daha derinlemesine keşfedilecek. Batı’ya gelince, o sonunda deyimler lügatını bile deldi ve “ot verilecek hayvana et verdi.”