Sızıntı Arşivi

Mart 1991 · s. 85 · 14 dakikalık okuma

Doğu ve Güneydoğu Hadiselerinin Gerçek Reçetesi

Ahmet Akgündüz · Doç. Dr. · İnceleme

HİZMETLERİ KARŞILIĞI YAVUZUN İDRİS-İ BİTÜSÎYE VERDİĞİ CEVAP VE YAPTIĞI TALTİF

İdris-i Bitlisî vasıtasıyla doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kısa bir zaman içinde ve hem de yerli beylerin istek ve arzularıyla Osmanlı Devletine ilhak edildiğinin haberini alan Yavuz Sultan Selim, bu büyük âlimi taltif etmek üzere kendisine bir ferman gönderir. Mektubunun başında Diyarbekir Vilâyetinin sulh ile ve istimâlet yolu ile fethine vesile olduğu için İdris-i Bitlisî’ye teşekkür eder. Sonra da manevi takdirleri yanında ona gönderdiği bazı maddî hediyeleri zikreder. Osmanlı Devletine kendi arzularıyla tâbi olan beylerin ve bunlara bağlı olan sancakların miktarlarını ve tahrîri bilgileri hazırlamasını emreder. Diyarbekir Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşaya beyaz hükm-i şerifler gönderdiğini ve Osmanlı Devletine bundan sonra da tâbi olacak olan bey olursa gönderilen tuğralı beyaz kâğıdlar kullanılarak onlara berâtlarının yazılmasını emreder. Yani bugünün vilâyetleri ve hatta devletleri, kendi arzu ve istekleriyle ve hem de birer mektup ile Osmanlı devletine bağlanmaktadır. Devlete bağlanan beyler arasında ihtilaf ve ihtilal vuku bulmaması için gereken tedbirlerin alınmasını ve in’âm ve ihsanların da ona göre yapılmasını ister. Mektubunun sonuna doğru Anadolu’yu Şiîleştirmek istiyen Şah İsmail’in kendisine elçiler gönderdiğini, binbir türlü yağcılıklar yapıp sulh istediğini, ancak onun sözlerine ve islah olduğuna inanılmaması icabettiğini belirterek gerekli tedbirlerin ihmal edilmemesini emretmektedir. Şimdi bu mektubun aslını beraber okuyalım:

“Sûret-i Menşûr-i Şah bâ kerem

Umdet’ül-efâdıl kuvvetü erbâb’il-fedâil sâlikü mesâlik-i tarikat hâdi-i menahic-i şerî’at eşşâf’ulmüş-kilât’id-dîniyye haliâl’ül-mu’dilât’il-yakîniyye huiâsat’ül-mâi vettîn mukarreb’ül-mülûki vesselâtîn bürhânu ehl’it-tevhîd vet-takdîs Mevlâna Hakîm’üddin İdris Edâmellâhu fedâilehû-

Tevkî’-i refî’-i hümâyûn vâsıl olıcak ma’lûm ola ki, şimdiki halde südde-i sa’âdetime mektubun vâsıl olub senden umulan hüsn-i diyanet ve emânet ve fart-ı sadâkat ve istikâmetin muktezâsınca, Diyarbekir Vilâyetinin feth-i küllîsine bâis olduğun i’lâm olunmuş. Yüzün ağ olsun. İnşâallah’ul-E’azz şâir vilâyetlerin fethine dahi sebeb-i külli olasın. Benim envâ’-i inâyet-i aliyye-i hüsrevânem senin hakkında mebzul ve mün’atıfdır. El-hâletü hâzihi âhir-i Şevvâl-i mübareke dek vâki’ olan ulufeniz ile 2.000 sikke-i Efrenciye filori ve bir samur ve bir vaşak ve iki murabba’ sof ve iki çuka ve bunlardan bir samur ve bir vaşak kürk kaplu soflar dahi ve bir Frengi kemha gılâflu müzehheb kılıç in’âm ve irsal olundu. İnşâallah’ul-Kerim vusul buldukda sıhhat ve selâmetle alub masarifine sarf eyleyesin. Mukâbele-i hidemât ve mücâzât-ı istikametinde ve ihlâsmda enud’-ı avatıf-ı celile-i hüsrevâneme sezâvûr olub behremend olasın.

Ve Diyarbekir canibinde size ittiba’ edüb gelen beğlerin mukabele-i sadâkat ve ihlâs ve muhâzât-ı hidemât ve ihtisaslarına göre ol vilâyetde tevcih olunan sancakların ve beğlerinin ahvâli ve elkâbı ve medâkîri senin ma’lûmun olduğu ecilden iftihâr’ül-ümerâ’il-izâm zahîr’ül-küberâ’il-fihâm zülkadri vel-ihtiram sâhib’ül-mecdı vel-ihtişâm el-müeyyed bi envâ’-i te’yîdillah’il-Melik’is-Samed Diyarbekir Beğlerbeğisi Muhammed-Dâme İkbâlühûya nişan-ı şerifimle mu’anven beyaz ahkâm-ı şerife irsal olundu. Gerekdir ki, ol cânibde her beğe tevcih olunan vilâyetin ahvali ne veçhile tevcih olunub ve ol beğlerin elkâbı ve mekâdîri ne üslub ile olmak münasib ise berâtları inşâ olunub yazıveresiz. Mufassalan ol yazılan berevâtın suretleri ve tımarının mikdarlarını dahi bir suret defter edüb südde-i sa’âdetüme dahi irsal edesiz ki, bunda dahi hıfz olunub her husus merkum ve malûm ola.

Her beğe ne sancak verüldüği ve ne veçhile tefviz olunduğı ve elkâbları nice yazulduğı ve ri’âyetleri ve in’amları ne veçhile olduğı ber sebîl-i tafsil i’lâm olunub amma bir veçhile tertîb ve ta’yin oluna ki, birbiri arasında olan esas irtibat tezelzül ve tehallül bulmak ihtimali olmaya.

Ve ol berâtlardan gayrı istimâletnâmeler gönderilmek lâzım olan beğler içün dahi nişanlu beyaz kâğıdlar irsal olundu. Anlar dahi her beğe ne veçhile istimâletnâme gönderilmek münasib ise inşâ olunub in’âmlar ile bile irsal olunca. Ve anlarun mufassalan suretlerinin ve in’âmda ne veçhile ri’âyet olundukların ol berevât suretleri ile bile defter edüb dergâh-ı cihân-penâhıma irsal edesiz ki, her husus bunda dahi mufassal ve meşrûh ma’lûm ola.

Ve bu cânibde olan mühimmât-ı Sultanî Mirâd-ı şerifim üzere encama yetişmiştir. İnşâal-lah’ul-E’azz benim dahi azimetim vaktinde ol cânibe mun’atıf ve munsarıfdır. Ve ol beğlerin hakkında dahi avâtıf-ı aliyye-i hüsrevânem mülâhaza ettüklerinden ziyâdedir.

Ve şimdiki halde Erdebil oğlu İsmail-i pür-tadlil südde-i sa’âdetime Hüseyin Beğ ve Behram Ağa nâm adamların risâlet hizmetine gönderüb takrîren ve tahriren envâ’-ı ubûdiyyet ve tazarru’lar arz edüb mâbeynde sulh ve ıslâh müyesser olur ise, ol cevabından ne murâd olunursa rızây-ı şerifim üzere kabul suretin gösterüb envâ’-ı temelluklar eylemiş. Amma anun kelimâtına ve salâhına kat’â i’timad caiz olmaduğı ecilden mezkûrân elçileri Dimetoka Hisarında ve şâir adamlarını Kilidülbahr kalesinde habs ettirdim. Sen dahi gerekdir ki, makhür-ı mezbûrun umurunda ahsen-i tedbir ne ise anın tedbirinde olub devlet-i ebed...mehâm ve masâlihinde mücidd ve sâ’î olasın. Min ba’d esnâf-ı asâr-ı cemîlenüz sâih ve lâihola.

Şöyle bilesin, alâmet-i şerife i’timad kılasın.

Tahriren Fî evâsıt-ı şehr-i Şevvâl’il-mükerrem senete ihdâ ve işrîne ve tis’ami’ete el-hicriyye Bi Makam-i Dâr’il-hilâfe Edirne El-Mahrûse” (1).

3-Osmanlı Devleti Doğuda Nasıl Bir İdarî Nizam Tesis Etmişti?

Osmanlı Devletinin idarî yapısının temelini kaza, sancak ve eyâletler teşkil ediyordu. Ancak Osmanlı Devleti, mutlak bir merkeziyetçilikten tamamıyla uzak bir anlayışa sahipti ve idaresi altına aldığı bölge ve cemiyetleri, çeşitli özelliklerine göre farklı idare tarzlarına tabi tutuyordu. Osmanlı Çaldıran zaferinden sonra bu bölgede Diyarbekir ve Van olmak üzere iki eyalet kurmuştu(2).

Doğu Anadolu’daki sancakları, idare tarzı açısından, her iki eyalette de, üç ana gruba ayırmak mümkündü. Bunları kısaca özetlemekte yarar görüyoruz.

Birinci grup, klasik Osmanlı sancakları şeklindeydi. Yani Osmanlı Devletinin diğer bölgelerinde tatbik edilen idare usulü burada da cari idi. Sancakbeyleri doğrudan merkezden tayin olunurlardı ve herhangi bir imtiyaza sahip değillerdi. Bu sancaklar tımar sistemine dahildi.

İkinci grup, Yurtluk ve Ocaklık tarzındaki sancaklardır. Fetih esnasında bazı beylere, hizmet ve itaatleri karşılığında, devamlı olarak sancak ve has şeklinde tevcih ediimiştir. Bunlara Ekrâd Sancakları da denir. Bunlar klasik Osmanlı sancaklarından hayat boyu sancakbeyi olan bu idareciler vefat ettiğinde, yerlerine oğulları veya diğer yakınlarından biri geçmektedir.

Üçüncü grup ise, Hükümet adı verilen sancaklardır. Bunların idaresi, fetih esnasında gösterdikleri hizmetlerden dolayı tamamen yerli beylere terkedilmiştir (3).

4- Doğu Anadolu’nun Teslimiyet Ve İtaati Ne Kadar Devam Etmiştir?

İdris-i Bitlisi ile başlayan şarkdaki beyler ve müslüman halkın saltanat ve hilâfete sadakatle bağlılıkları, en azından 1850 yılına kadar yani yaklaşık 330 sene devam etmiştir. Osmanlı Devleti, bu yerli ahaliyi müslüman kardeşleri ve bu bölgeleri de dar’ül-İslâm olan ülkesinin aslî parçası olarak görmüş; buna karşılık yerli müslüman ahali ve beyler de, Osmanlı Devletini İslâm’ın bayraktarı olarak telakki edip ona itaati kendileri için ibadet saymışlardır. Hatta bu bölgedeki beyler Batı Anadolu ve Kümelideki hem türk ve hem de Müslüman olan Ayanlar kadar, Osmanlı Devletinin başına gaile çıkarmamışlardır. Meselâ, hem Türk ve hem de Müslüman olan Karaman Eyaletinde Osmanlıya karşı elli çeşit isyan görmek mümkün olduğu halde, 330 sene içinde Doğu bölgelerinde ciddi bir isyandan bahsetmek mümkün değildir. Bu dediğimize müşahhas bir delil, 1630’larda yani şarkın Osmanlı Devletine itaatinden 113 sene sonra kaleme alınan şu fermanlardaki ifadelerdir: ‘‘Hükm-i Hümayun ...Ümerâ-i Ekrâd, Devlet-i Aliyye’nin sadakat ve istikamet ile hayırhâhı olub ecdâd-ı izamın zaman-ı şeriflerinden ilâ hâzelân uğur-ı hümayunda envâ’-ı hidemât-ı mebrûre ve mesâil-i meşkûre-i gayr-ı adîdeleri vücuda gelmiş ve zimmet-i hümmel-i mülûkâneme ri’âyetleri lâzım olmağla ba’del-yeum himâyet ve sıyânet olunmaları aksây-ı murâd-ı hümâyûnum olur...”{4).

Ne zamanki İslâm kardeşliği manası bozulmuş ve Avrupa tarafından bir frenk illeti olan ırkçılık Osmanlı Devletinin içine atılmış, o zaman Doğu’da da ayrılık ve fitne rüzgârları esmeye başlamıştır. Çare, tarihden ibret dersi almaktır ve bu bölgeleri 300 küsür sene Osmanlı Devletine sımsıkı bağlayan sırrı anlamaktır.

IV- BEDİÜZZAMAN,1955’LERDE TEHLİKEYE DİKKAT ÇEKİYOR VE TEDBİRLERİNİ TEKLİF EDİYOR

Avrupalı tarafından nifak tohumlan ekildiğini hisseden Doğu Anadolu bölgesinden çıkmış İslâm âlimleri, tehlikeye zamanında dikkat çekmişler ve çaresini de bizzat göstermişlerdir. Şarktaki cehalet sebebiyle, eğer bu insanlardaki dinî duygular zayıflarsa, ancak anarşist olabileceklerini ve böylesi insanların devletin varlığı için büyük tehlike teşkil edeceklerini gören Bediüzzaman, II. Abdülhamid zamanından beri, bölge halkının dinî ilimlerle mücehhez kılınmasını ve bunun temini için de bu bölgede bir üniversite açılmasını ısrarla teklif etmiştir. Bu teklifini Sultan Reşad’a kabul ettiren Bediüzzaman, aynı teklifi birinci TBMM’ne de yapmış ve Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu 163 mebusun imzasıyla şarkta bir Medreset’üz Zehra adıyla üniversite açılması kararını çıkarttırmıştır. Bütün bu gayretlerinin asıl sebebi, şarkı asırlarca Osmanlı ordularında gönüllü birlikler halinde getiren ruhu tekrar ihya etmektir. 28.4.1955 tarihli bir dilekçesiyle de, sanki bugün Doğuda ve de Körfezde meydana gelen hâdiseleri görürcesine, tedbir alınmazsa ileride devleti çok büyük tehlikelerin beklediğini ve bu tehlikeleri önlemenin tek çaresinin İslâm kardeşliğine sarılmak olduğunu cesaretle ifade etmiştir. Hem o zamanki hükümetin Pakistan-Irak-Türkiye üçlüsü şeklinde gerçekleştirmek istediği Birleşik İslâm Cumhuriyetleri projesini tebrik ve hem de emareleri görülen kürtçülük hareketlerine karşı alınması gereken tedbirleri ihtar mahiyetinde, zamanın Reis-i Cumhuru ve Başvekiline çok manidar bir mektup göndermiştir. Yavuz’a, İdris-i Bitlisi tarafından gönderilen mektuba, hem gaye ve hem de muhteva itibariyle çok benzeyen bu mektubu arşivlerimizdeki haliyle aynen ve aslından neşrediyor ve bu mektupda denilenlerden sonra bizim diyeceğimiz bir şey olmadığını belirtmek istiyoruz:

REİSİ CUMHURA VE BAŞ VEKİLE

Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir biçare, garib, ihtiyar derki:

Size iki hakikati beyan ediyorum:

EVVELÂ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaffakiyetkârâne ittifakınız bu millete kemali samimiyetle, sürür ve ferah ile kazanmanızı bütün ruhu canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşaallah dört yüz milyon İslâm’ın sulhu umumisine ve selâmeti ammenin teminine kafi bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım.

Otuz kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terk ettiğim halde şiddetli bir alâka ile bu ihtarı kalbinin sebebi: Elli seneden beri imanı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve KUR’ÂN’ın bu zemanda bir mucize’i maneviyesi olan Risale’i Nurun Irak ve Pakistan’da her yerden daha ziyade te’siratı olduğu ve makbul olması hatta aldığımız habere göre mahkemece tesbit edilen miktarın üç misli Risale’i Nurun talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için ahir hayatımda kabir kapısında bu neticel azimeyi görmek ve beyan etmeye ruhen mecbur oldum.

SANİYEN: Irkçılık fikri Emeviler zemanında büyük bir tehlike verdiği, ve hürriyetin başında kulübler suretinde büyük zararı görülmesi ve birinci harbi umumide yine ırkçılığın istimalile mübarek kardaş arapların mücahid türklere karşı zararı görüldüğü gibi şimdi de uhuvveti islamiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahatı umumiye düşmanları gizli dinsizler gine o ırkçılıkla büyük zarar vermiye çalışdıklarına emareler görünüyor. Hâlbuki: Menfi hareketle başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye’i fıtriyesi olduğu halde evvelâ başda Türk milleti dünyanın her tarafında müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle meze olmuş; kabili tefrik değil. Türk Müslüman demektir. Hatta müslüman olmayan kısmı türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Araplarda da arapcılık ve arap milliyeti İslâmiyetle meze olmuş ve olmak lâzımdır.. Irkçılık bütün bütün bir tehlike’i azimdir. Sizin bu defaki Irak ve Pakistanla pek kıymettar ittifakınız inşaallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def edecek. Ve dört beş milyon ırkçıların yerine dört yüz milyon kardaş müslümanları ve sekizyüz milyon sulh ve müsalemeti umumiyeye şiddetle muhtaç hırıstiyan ve sair dinler sahiplerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına ruhuma kanaat geldiğinden size beyan ediyorum.

SALİSEN: Altmeş beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nazırı KUR’AN’ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: “Bu, İslamların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hakim olamayız. Tahakkümümüz altında tutamayız. Ya KUR’AN’ı sukut ettirmeliyiz veyahut müslümanları ondan soğutmalıyız.”

İşte bu iki fikirle iki dehşetli ifsat komitesi bu biçare, fedakâr, masum, hamiyetkâr millete zarar vermeğe çalışmışlar. Ben de altmışbeş sene evvel bu cereyana karşı KUR’AN-ı Hakimden istimdat eyledim. Hakikata karşı kısa bir yol, bir de pek büyük bir Darül-fünun-u İslâmiyye tasavvuru ile altmışbeş senedir âhiretimizi kurtarmak ve onun bir faydası olarak hayat-ı dünyeviyyemizi de istibdadı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmağa ve akvamı İslâmiyenin mabeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeğe iki vesileyi bulduk.

BİRİNCİ VESİLE: Risale’i Nurdur ki: Uhuvveti İmaniyyenin inkişafına kuvveti imaniyye ile hizmet ettiğinde kafi delil: Emsalsiz bir mazlumiyet ve acizlik haletinde telif edilmesi ve şimdi âlemi islâmın ekseriyerlerinde ve Avrupa ve Amerikaya da te’sirini göstermesi ve ihtilâlcılara ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyun ve tabiiyyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiç bir mahkeme ve ehli vukuf dahi onları cerh edememesidir. İNŞAALLAH bir zaman da sizin gibi uhuvvet-i islâmiyyenin anahtarını bulan zatlar, bu MUCİZE’İ KUR’ANİYENİN cilvesini âlemi İslâm’a işittireceksiniz.

İKİNCİ VESİLESİ: Altmış beş sene evvel Câmiül-Ezhere gitmek istiyordum. Âlemi İslâmın medresesidir diye ben de mübarek medresede bir ders alayım niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenabı Hak rahmet ile bir fikir ruhuma verdi ki: Câmiül-Ezher Afrikada bir medresei umumiye olduğu gibi, Asya Afrikadan ne kadar büyükse daha büyük bir Darülfünun, bir islâm Üniversitesi Asya da lâzımdır. TAKİ: İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki ayrı ayrı milletleri menfi ırkçılık ifsad etmesin.. Hakiki müsbet ve kudsi ve umumi milliyet-i hakikiye olan İSLÂMİYET milliyet ile “(İNNEMEL MÜ’MİNUNE İHVETÜN) KUR’ANÎ bir kanunu esasisinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulumu diniye birbirile başırsın. Ve Avrupa medeniyeti islâmiyet hakaiki ile tam müsalaha etsin. Ve Anadoludaki ehl-i mektep ve ehl-i medrese tam birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilâyeti şarkiyenin merkezinde, hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas hem Türkistanın ortasında. Medresetüzzehra manâsında camiül-ezher üslûbunda bir darülfünun, hem mektep, hem medrese olarak bir üniversite için tam elli beş senedir Risalei nur’un hakaikine çalıştığım gibi ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah Rahmet etsin) Sultan Reşat takdir edip yalnız binasını yapmak için 20.000 altun lira verdiği gibi; sonra ben eski harbi umumideki esaretimden döndüğüm vakit Ankara’da, mevcut ikiyüz meb’usdan yüzaltmış üç meb’usun imzasile 150.000 lira o zaman paranın kıymetli vaktinde aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemâl de içinde idi. Demek şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle ta o zamanda böyle kıymettar bir üniversitenin te’sisine her şeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hatta dinde çok lâkayıt ve garplılaşmak ve an’anâttan tecer-rüt etmek taraftarı bulunan bir kısım meb’uslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan bir ikisi dediler ki: Biz şimdi ulûm-u an’ana ve ulûmu diniyyeden ziyade garp-üleşmeğe ve medeniyete muhtacız. Ben de cevaben dedim:

-Siz farzı muhal olarak hiç bir cihette ihtiyaç olmasa da, ekser Enbiya’nın Asya’da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın, feylesofların garpte gelmelerinin delâletile Asya’yı hakiki terakki ettirecek fen ve felsefenin tesiratından ziyade hissi dini olduğu halde bu fıtrî kanunu nazara almıyarak garlılaşmak namile an’anesi islâmiyeyi bıraksanız ve ladini bir esas yapsanız dahi dört beş büyük milletlerin merkezinde olan vilayeti şarkiyede millet, vatan selâmeti için dine, islâmiyetin hakaikine katiyyen taraftar olmak size lâzım ve elzemdir. Binler misâllerinden bir küçük misâl size söyliyeceğim: Ben Van’da iken hakimiyetli kürt bir talebeme dedim ki: Türkler islâmiyete çok hizmet etmişler, sen onlara ne nazarla bakıyorsun? Dedi:

-Ben müslüman bir Türkü fasık bir kardaşıma tercih ediyorum. Belki, babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar. Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem ben esarette iken İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksül’amel ile o da Kürtçülük damarile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: Ben şimdi gayet fasık, hattâ dinsiz de olsa bir kürdü salih bir Türk’e tercih ediyorum. Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldiki: Türkler bu milleti islâmiyenin kahraman bir ordusudur.

Ey suâl soran meb’uslar: Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardaş ve birbirine muhtaç olan bu kardaşlara bu talebenin Van’daki medreseden aldığı dersi dîni mi daha lâzım? Veyahut o milletleri kaçıracak ve ırkdaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvveti islâmiyyeyi tanımayan, sırf ulûmu felsefeyi okumak ve islâmi ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum.

İşte bu cevabımdan sonra an’ane aleyhinde ve her cihetle gafilleşmek fikrini taşıyanlar kalktılar, imza attıler. İsimlerini söylemiyeceğim. Allah kusurlarını af etsin. Şimdi vefat etmişler.

RABİAN: Madem Reis-i Cumhur, gayet mühim mesail-i siyasiyye içinde şark üniversitesini en ehemmiyetli bir mes’ele yapıp, hattâ harika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmet ile medresenin medarı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i islâmiyeye eski hocalık hissiyatile başlaması, bütün şark hocalarını minnettar etmiş. Ve şimdi Orta şarkta sulh-u umuminin temel taşı ve birinci kal’a olan bu üniversiteyi yine mesâil-i azime-i siyasiye içinde yeniden nazara alması, elbette bu vatana, bu devlete, bu millete, bu azim faydalı hizmeti netice verecek. Ulümü diniyye o Üniversitede esas olacak. Çünkü: Hariçdeki kuvvet, tahribatı manevîdir, imansızlıkladır. O manevi tahribata karşı atom bombası ancak manevi cihetinde maneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir.

Madem ellibeş sene bu mes’eleye bütün hayatını sarf etmiş ve bütün dekaikile ve neticelerile tetkik etmiş bir adamın bu mes’elede re’yini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken Amerika’da, Avrupa’da bu mes’eleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu mes’elede söz söylemeğe hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün millet namına sizden bekliyoruz.

Hasta halinde konuştuğum sözlerimdeki tâbirattan kusura bakmayınız.

Kaynaklar:

1) Koca Müverrih, Bedâyi, II, Vrk. 460/a-46l/a.

2| Kodaman, 12 vd.

3) Kodaman, 13 vd.

4) Kanunname-i Sultanî Li Aziz Efendi,Harvard, 1985, sh. 133.