Sızıntı Arşivi

Temmuz 1995 · s. 269 · 5 dakikalık okuma

Doğru Düşünebilme Yolları

Ubeydullah Akyüz · Felsefe

Eğer ilmi, ‘insanın gayret, liyakat ve kabiliyetleriyle sonradan elde ettiği bilgi birikimi’ olarak de­ğerlendirecek olursak, insan hiç bir şey bilmeden dünyaya gelir ve karşısında binbir var­lığın kaynaştığı, binbir hâdi­senin oynaştığı ‘uçsuz-bucaksız’ bir kâinat bulur. İnsan te­sirinin dışında kalan kâinatta her şey yerli yerindedir ve tam bir nizam, ahenk ve den­ge hâkimdir. İnsan vücudu­nun, bir bakıma bir minya­türünü teşkil ettiği geniş ve böylesine kompleks bir kâi­natta görülen bu sarsılmaz ni­zamın, ahengin ve bozulmaz dengenin oturduğu manevî, ilmî prensipler bütününe, doğru veya doğrular toplamı diyebiliriz.

Öte yandan, kâinatı ve kâinat-içi münasebetleri fizik, kimya ve biyoloji gibi ilimler, -geçerlilikleri tartışılır veya tartışılmaz- kendilerine has prensiplerle inceler. Bu ilim­lerin verilerini daha ziyade filozoflar-bilim felsefecileri, varoluş felsefecileri vb. -beşe­rî münasebetleri de sosyolog­lar ve psikologlar ele alır. Öte yandan İslâm gibi semavî din­ler, temel itikadî esasları iti­bariyle, bütün münasebetleri, hayatî prensipleri ve varlık hususiyetleri içinde kâinatı da, insanı da aynı hakikatin ifadesi olarak görürler. Bu du­rumda, Kur’ân gibi bir İlâhî kitap da, kâinatın ahenk, den­ge ve nizamını sağlayan doğrunun veya doğrular bütünün ifadesi, hattâ kendisi olmakta­dır. Bu doğruları tespit veya keşfetme adına konuşan fi­lozof, sosyolog ve psikolog­ların tarih boyunca farklı fark­lı şeyler söylemelerine ve ne­ticede ortaya farklı farklı ekoller çıkmasına karşılık, bü­tün peygamberler ve getir­dikleri İlâhî kitaplar, hep aynı şeyi terennüm etmişlerdir. O halde, her türlü hâdiseler ve münasebetler ağı içinde kâi­natı ve kâinattaki dengeyi, ni­zam ve ahengi sağlayan pren­sipler bütününe ve değişme­den kalmış tek İlâhî kitap ola­rak Kur’ân’a “doğrunun ken­disi”; bütün eşya ve hâdiseler karşısında bunlara göre dü­şünüp neticeye varmaya da “doğru düşünme” diyebiliriz.

DOĞRU DÜŞÜNEBİLMENİN BELLİ BAŞLI FAKTÖRLERİ

Karakter ve Niyet

İnsan, çok çeşitli kabi­liyetlerle donatılmış, buna karşılık çok kompleks duy­gular ve bitip-tükenmek bil­mez ihtiyaçların ağında yu­varlanan bir varlıktır. Bütün bunların yanı sıra, akıl gibi onu geçmişin elemleri, gele­ceğin korku ve endişeleriyle bütünleştiren bir melekesi ve her zaman kendisine insanî sorumluluğunu hatırlatan vic­danı, ayrıca kendisini sürekli iki alternatif arasında tercihe götüren iradesi vardır. İnsan, akıl, vicdan ve iradesini doğ­runun ve doğruların emrinde kullanabildiği gibi, arzu ve ih­tiyaçlarının, menfaat ve ih­tiraslarının emrine de vere­bilir. Ayrıca, doğuştan ge­tirdiği birtakım irsî hususi­yetler de onun düşüncesinde önemli bir rol oynar. İşte, in­sanın bütün bu özelliklerine onun tabiatı veya karakteri denir.

İnsanın doğru düşünebil­mesi için, tabiatı veya karak­terini (fıtrat), Kur’ân’a göre eğitmesi gerekir. Şahsî men­faat ve arzuların, ahlâkî za­afların ve gerçek yönünü bu­lamamış hislerin tesirindeki bir insan, kolay kolay doğru düşünemez. Şu halde, doğru düşünebilmenin en önemli şartlarından biri, “manevî ve ahlâkî” eğitimdir.

İnsanın karakterini oluş­turan faktörlerden arzu, te­mayül, hissiyat ve ihtiyaçları, her zaman onun niyetini et­kiler. Niyeti doğruyu yakala­mak değil de, kendine tayin ettiği hedefi gerçekleştirmek olan bir insan, kendisine ula­şan verileri, hattâ doğruyu bile çarpıtmaktan, eğip bük­mekten geri kalmaz. Doğruya ulaşmak ve doğru düşünebil­mek için bu sahada sağlam bir niyete sahip olmak, bunun için de yine sağlam bir ka­rakter eğitiminden geçmek şarttır.

İlim edinmeğe hazır ve bir bakıma mecbur bir fıtratla yeryüzüne gönderilen insan, doğuşta şeffaf ve bomboş olan zihin kabını doldurmak için iki ana kaynağı karşısında bulur: Aile gibi dar ve medya gibi geniş kesimleriyle çevre ve okuldan oluşan tabiî bir zemin ve İlâhî varidat. İnsan daha doğuşundan itibaren aile ve çevresinin tabiî olarak te­sirinde kalır. Bu tesir, za­manla onun zihninde birtakım düşünme ve değerlendirme kalıplarının ve anlam çerçevelerinin oluşmasına yol açar. Bunlar okulda öğrendikleriyle değişir, pekişir veya yenilenir.

Bu süreç içerisinde in­sanın gayret ve zihnî kon­santrasyonuna bağlı olarak gelen birtakım İlâhî varidat vardır ki, bunlar -birtakım ilmî keşiflerde olduğu gibi-rüyalar şeklinde de gelebilir, kalbe doğuş (sünuhat) şek­linde de gelebilir. İlâhî va­ridat, aslı itibariyle her zaman doğru olsa bile, insanın o an­daki zihnî yapısı, manevî de­recesi, ruhî durumu ve his­siyatı, bu varidata, (suyun gir­diği kabın renk ve şeklini al­ması gibi) husûsî bir renk ve şekil verir. İşte, zaman içinde aile, çevre ve aldığı resmî ve­ya gayr-ı resmî eğitimle şe­killenen zihnî yapı veya zi­hinde oluşan anlam çerçeve­leri ve değerlendirme kalıp­larına zihniyet veya düşünme­de ölçüler diyebiliriz.

İnsan, zihnî yapısının oluşum sürecinin her basa­mağında, hatta ömür boyu sü­ren tahsil hayatının farklı merhalelerinde farklı dü­şünüp, farklı değerlendirme­lerde bulunabilir. Bu, gayet tabiîdir. Zihnî yapının sürekli oluşumu içinde farklı düşün­me ve değerlendirmelere, fi­kir değiştirmelere tabiî olarak bakılabilirse de, tabiî olmayan bir şey vardır ki, o da, kişinin her merhaleyi nihaî merhale sanma gafletine düşmesi ve o merhaledeki görüş ve düşün­celerini mutlak doğru olarak iddia ve takdim etmesidir. İnsanların düştüğü en önemli hatalardan biri de budur. Zih­ninde sürekli yanlış düşünme kalıpları, yani yanlış ölçüler birikmiş ve sürekli öğrenme merhalelerinde bulunan bir insanın kendi görüşlerini mut­lak doğru olarak takdimi, ki­şiyi yeni şeyler öğrenmekten, hatalarından kurtulup doğruya ulaşmaktan, sormaktan ve da­ha ileri seviyede araştırma­larda bulunmaktan alıkoya­cağı gibi, onu -Allah korusun-“bir ilim üzerinde” dalâlete de düşürebilir.

Bu çerçevede doğru dü­şünmeye ulaşmanın yolu, sağ­lam ölçülere ve dolayısıyla sağlam bir bakış açısına sahip olmaktır. Bu da, önce şüphe­den, yani, kişinin kaynağın­dan aldığı mutlak doğrular dı­şında doğru bildiği her şeyden şüphe etmesinden, sonra tam bir zihnî ve ruhî tahliyeden, yani zihnini yanlışlardan, kal­bini günahlardan arıtmaktan, en son olarak da, kendisini doğruya götürecek, doğru dü­şünmeye sevk edecek işaret taşlarını izlemekten geçer. Bunlar elde edilemediği, sağ­lam ölçülere, dolayısıyla sağ­lam ve doğru bir bakış açısına sahip olunamadığı takdirde, insan ne kadar çok şey bilirse bilsin, ne kadar çalışırsa ça­lışsın, doğruya ulaşamaz.

Doğru Bilgi

Sağlam karakter, samimî niyet ve doğru bakış açısından sonra, doğru düşünmenin en önemli bir faktörü, doğru bil­gidir. Doğru bilgi, sağlam ni­yet ve bakış açısına sahip in­sanın doğru düşünmekte kul­lanacağı sağlam malzeme, yo­ğuracağı safı hamur mesabe­sindedir. Bu olmadıkça, doğru düşünmek mümkün değildir. Meğer ki, peygamberlerde ol­duğu gibi vahye -bu artık mümkün olmadığına göre-çok safî bir kalple açık ilhama mazhar oluna. Kaldı ki, ilha­mın bile sahası sınırlıdır ve hayatın çoğu sahalarında mut­lak mânâda doğru bilgiye ih­tiyaç vardır.

Zaman ve Şart Kayıtlarından Sıyrılma veya Zaman ve Şartları İyi Kavrama

Doğru düşünebilmek için bir diğer faktör, zaman ve şartların getirdiği kayıtlardan sıyrılabilmek ve bunu yapar­ken de bulunduğu zaman ve şartlan hesaba katarak altında ezilmemektir.

Bilhassa zaman ve şart­larla bağlı olmayan doğruları elde etme veya zaman veya şartlara bağlı olmayan ko­nular üzerinde düşünmede, tam bir tecridin sağlanması, doğru düşünmenin önemli faktörlerindendir. Böyle bir düşünme kişiyi parçalı dü­şünmekten de kurtarır ve onu ‘holistik-bütüncül’ düşünceye ulaştırır ki, bu da oldukça önemlidir.