Temmuz 1995 · s. 272 · 6 dakikalık okuma
Hristiyanlık Saflaşacak

Üniversite imtihanını kazanamamaları rahmet oldu. Kimsenin bilemediği gibi, onlar da bilemezlerdi; bazı şer gibi gözüken şeylerin altında çok hayırlar yattığını. Üç kafadar aynı okuldan mezun olduktan sonra, yurt dışında okumaya, hem de uzak bir ülkeye gidip, oradakilere aydınlık ufkun iklimini anlatıp, onları imân nuruyla tanıştırmaya karar verdiler.
Gidecekleri yer, uçakla bile on altı saat süren Filipinler’di. Yaşları on yedi civarında olan bu üç kafadar, hizmet edebilmenin aşkı ve şevkiyle burada zaten yanıp duruyorlardı. Çıktıkları yolda niyetlerinin mukabili çok kolaylık gördüler. Yaşlarının küçük olmasına rağmen ruhî olgunluklarıyla herkesi hayran bıraktılar.
Nihayet Filipinler’e, irili ufaklı birçok adadan oluşmuş o yemyeşil beldeye, ulaştılar. Pasifik ve inci gibi bembeyaz sahiller, boylu boyunca uzayıp gidiyordu kıyılarında. Pirinç tarlalarının sekileri arasındaki köyler, yeşil kadife üzerinde broşlar gibi münasip duruyordu. Başı dumanlı dağlar, yeşilliklerin arasına oturmuş eski zaman insanları gibi geçmişi yad ediyorlardı. Buranın bu kadar güzelliğine rağmen yine o gençlerin içinde vatan hasretinin elemi dalgalanıyor, memleketten gelecek bir mektubu bile hasretle bekliyorlardı.
Yapayalnız kalan bu üç kafadar, önce Manila’da bir ev kiraladılar. Hele şükür başlarını sokacakları bir evleri vardı şimdi. Bu bir Erkam eviydi. Bu ülkede ilk olmanın, evi ilk defa kendileri açmanın neşvesini yaşıyorlardı. Eve aldıkları sıradan eşyalara bile seviniyorlardı. Otelde kalmanın sıkıntısından da kurtulmuşlardı. Daha sonra uzun süre kalmanın yollarını aramaya koyuldular. Bir okula kayıtlarını yaptırırlarsa iş kolaydı. Birkaç gün gecikmiş olsalardı imtihanları kaçıracaklardı. Apar topar imtihana girdiler. Üstün bir başarıyla Manila’nın eski ve en büyük Katolik üniversitesine kayıtlarını yaptırıp ülkede ikamete de hak kazandılar. Üniversite binasının çatısındaki haç işareti, çok uzaklardan bile farkedilebiliyordu.
On beş gün içerisinde dersler başlayacaktı. Hepsinin aynı ülkeden gelmesinden dolayı okul idaresi onları ayrı ayrı sınıflara yerleştirdi. Bulundukları sınıflarda sempatik davranışlarıyla kendilerini sevdirdiler ve sınıf arkadaşlarıyla hemen kaynaştılar. Orta öğrenimlerini, İngilizce eğitim yapan bir okulda görmeleri çok iyi olmuştu. Pratiklerini geliştirmek için dil kurslarına gitmeyi düşündüler. Sonra umulmadık bir şekilde dili öğrendiklerinin ve konuştuklarının farkına vardılar, bundan dolayı Rab’lerine şükrettiler. Bu hâdise onlara selefi hatırlattı. Hz. İsa (as)’nın havarileri, kendilerini sabah kalktıklarında, gidecekleri yerin dilini öğrenmiş buluyorlardı. Sahabîden Zeyd bin Sabit de öyle değil miydi? Rasûlullah (sav)’in emriyle 15 günde İbranice’yi, 17 günde Süryanice’yi öğrenmişti ve bu dilleri en güzel bir şekilde okuyup yazabiliyordu. Onların da bütün sermayeleri, kimsesiz bulundukları bu diyarda dili güzel bir şekilde kullanmak ve ihlâslı davranmaktan başka birşey değildi. Buradaki arkadaşlarını ancak bu yolla Hakk’a, hidayete davet edebilirlerdi.
Okula başlamaktan çok memnunlardı. Burada her gün ummadıkları çok enteresan hâdiselerle karşılaşıyorlardı. Bir defasında, din dersinde öğretmen, İncil’i olmayan bütün öğrencilerin dışarı çıkmasını, bundan böyle İncil getirmeyenleri derse kabul etmeyeceğini söylemişti. Din dersinde olduğu gibi, diğer derslerde de fırsatını yakalayan öğretmenler, Hristiyanlığı anlatmaya çalışıyorlardı.
İsmail, inanmadığı bir dinin kitabını taşımak istemiyordu. İncil getirmediği için o da mecburen isteksiz adımlarla dışarı çıkmıştı. Bu sebeple epey alınmıştı. Elinden ne gelebilirdi ki bir kere gurbet eldeydi. Onu koruyacak, müdafa edecek kimsesi yoktu. Kendisini yapayalnız hissediyor, hüzünleniyordu. Şimdi o memleketini, Türkiye’yi düşünüyor, gözleri buğulanıyor, içi hasretle yanıyordu.
İnsanların hakka taraftar olmasından, vicdanın hakkı gözetmesinden olacak, öğrenciler, İsmail’e yapılan bu haksızlığa tahammül edememişlerdi. Öğretmene:
—“Öğretmenim sizin İsmail’i dersten çıkartmaya hakkınız yoktu; çünkü o Müslüman bir öğrenciydi” siteminde bulunmuşlardı.
Bundan sonra, derse devam eden öğretmen yaptığı haksızlığın mahcubiyetini hissediyordu. Öte yandan İsmail, sınıftan çıkarılmanın üzüntüsüyle kantine indi, orada hem açlığını gidermek hem de olayın sıkıntısını biraz olsun unutmak istiyordu. İçinden: “Ah Türkiye’de olsaydım böyle mi olurdu?” sorusunun geçmesine rağmen direnmenin örneğini göstererek, gelebilecek her türlü menfî hâdiseye karşı, kendini şimdiden hazırlamaya çalışıyordu. Elinde tuttuğu sıcak çay bardağının, içindeki hasrete denk olup olmadığını ölçer gibi onu iyice sıkıyor, ara sıra da çayını yudumluyordu. Bu düşüncelerin seline kapılmış başka âlemlere gittiğinde, yanında bir gölgenin belirdiğini nice zaman sonra anlayıp, irkilerek kendine gelmişti. Bu da kimdi? Biraz önce kendini İncil’i olmadığı için dışarı atan öğretmen değil miydi? Evet evet ta kendisiydi. Şimdi İsmail’in karşısında mahcup durup özür diliyordu.
İsmail o günden sonra ev sahibinin İncil’ini derslere götürmeye başladı. Gurbet elde olmak ne zordu; bütün bunlardan kötüsü de, zorla, hem de tahrif edilmiş bir dinin propagandasını dinlemek zorunda kalmasıydı. Burada yapacakları hizmet adına herşeye katlanacaklardı. Ama İsmail, dinî konudaki sorulara bildiği ve inandığı şekilde cevap veriyor, Müslümanlığını gizlemiyordu. Başkalarının kendisini yanlış anlamamaları için de:
—“Ben size inandığımın aksine cevap verirsem sizi aldatmış olurum. Hayatımda çekindiğim konulardan birisi de ikiyüzlü olmaktır. Bundan dolayı sorularınıza kendi inandığım, içimden geldiği gibi cevap veriyorum” diyordu.
Bu mertliği karşısında öğretmen ve öğrenciler İsmail’e hayranlık duyuyorlar, ona vicdanen hak verip, zaman zaman da fikirlerine katılıyorlardı. Buna biraz da Hristiyanlıktaki çelişkili, akla ters düşen konular sebep oluyordu.
Her sabah tahtanın tam üstünde duran Haç’a takdislerini yapıp, duâlarını tamamlamadan derse başlamıyorlardı. Katolik mezhebinin bütün kaidelerini tıpatıp uyguluyorlardı. İsmail de onların bu dualarına şahit oluyor, yapılan yanlış hareketler karşısında kendini zor tutuyordu. Bir dua programından sonra öğretmen İsmail’e;
—Yarın da sen, bizim duamızdan sonra kendi duanı sınıf huzurunda yap, demişti.
Hiç beklemediği bir anda böyle bir teklifle karşılaşan İsmail, neredeyse küçük dilini yutacaktı. Bu arada öğretmene de teşekkür etmeyi unutmadı. O gün çok sevinçliydi. Eve döndüğünde arkadaşlarına durumu teferruatıyla anlatınca, onlar da hayretlerini gizleyemediler. İsmail’in gözüne uyku girmiyordu artık. Türkiye’den getirdiği Hattat Osman yazması Kur’ân’ın gül yapraklarını açtı. Isparta’nın gül bahçelerinin kokusu dolmuştu bir anda ruhuna. Kur’ân’dan Hristiyanlıkla ilgili âyetleri yazarken, bir taraftan da İngilizce tercümelerini kaydediyordu.
O sabah çok heyecanlıydı. Birinci ders başlamış onlar dualarını yapmışlardı, sıra ondaydı. Sesinin bütün iksirî tonu ve içinin bütün iyilik duygularını aksettiren soluğuyla âyetlere güzel bir ayna olmaya çalışacaktı, önce her hayrın başı olan besmeleyi çekti. Sanki ayakları yere basmıyor, beyni dönüyor, kulakları uğulduyor, ağzı kuruyordu. Buna rağmen içi hizmet edebilmenin aşk ve heyecanıyla doluydu. Yüzünde, altında su bulunan mağaralara ışığın vurmasıyla duvarlarda oluşan ışık oyunlarına denk pembelik ve beyazlık dalgalanıyordu. Yüzündeki bu şuleler onu daha hoş ve güzel yapmıştı. Ayetlerin asıllarını okumaya başlamıştı ki öğretmen onu durdurdu.
— Duanı başka lisanla değil, kendi dilinle yap, dedi.
Böyle bir maniyle karşılaşacağını hiç düşünmemişti. Öğretmen acaba, niçin onu âyetleri okumaktan menetmişti? Vücudu şimdi eskisinden daha çok titriyor, şakaklarının ağrısını beyninde duyuyordu. Akşamdan beri hissetmediği yorgunluğunu o an bütün ağırlığıyla hissetmeye başladı. Alnından akan terler gözyaşlarına karışıp şelalelerin o temiz, berrak sulan gibi yavaş yavaş, hızlı hızlı çarpan yüreğinin üstüne onun ateşini serinletmek istercesine akıp gidiyordu. Terlemiş ellerini semaya kaldırarak şöyle yalvarmaya başladı:
— Ya Rabbi! Sen biliyorsun ki, buraya Senin rızan için geldik ve burada Senin o yüce adını duyurmaktan başka hiçbir isteğimiz yoktur. Şu içinde bulunduğumuz bina tahrif olmuş bir dine hizmet etmektedir. Sen’den, bu binanın gerçek din olan İslâm’a, hizmet verebilmesinin şartlarını hazırlayıp, çatısındaki o koca haç’ın nazlı hilal’e dönüşmesini göstermeni niyaz ediyorum. Başta öğretmenim ve buradaki öğrenci arkadaşlarım olmak üzere bütün bu ülke halkının, şu anda yamaçlarına kadar gelmiş benim gibi âciz, sermayesi günahtan başka birşey olmayanların değil hasbi ve fedakâr insanlar, makbul duaları hürmetine hidayete ulaştırıp Müslümanlıkla gerçek hayatı teneffüs etmelerini nasib eyle. Amin!
Yaptığı duânın, öğretmen ve öğrencileri derinden etkilediği belliydi. Çünkü sınıfta bir müddet sükûn bestelendi. Sessizliği derse başlayan öğretmen bozdu. Sınıfta ayrı bir manevî hava tülleniyordu. Öğretmen de bu havadan etkilenmişti ki dersi yarım yamalak tamamladıktan sonra:
— Baştaki duanı, sizin mukaddes kitabınız Kur’ân’dan okuyabilirsin, dedi.
O şimdi sevincinden uçuyordu. Bestenin notalarını seslendirecek, şiirin kafiyesini koyacaktı. Âyetler’in mucizeliği yumuşayan gönüllerde tesirini icra edecekti. Başta olduğu gibi güzel sesiyle hayrın başı olan besmeleyi çekti ve Âyetler’i okumaya başladı. Anlamasalar da ruhları ve vicdanları çok şeyler hissediyordu. Bunları bir bir yüzlerinden okumak mümkündü. Ayetleri bitirdikten sonra yaklaşık İngilizce meallerini yapınca, Kur’ân âyetlerinin ne demek istediğini de anlamış oldular. O gün bir başlangıç olmuştu. İsmail’e bakış açıları daha da değişen arkadaşları, onların evlerine gidip Âyetler’i orada dinlemenin şerefine ulaşıyorlardı. Okula göre çok küçük ve mütevazı evlerinde, yüce ve yüksek olan İslâm binasına onların ilk adımı atmaları sağlanıyor, bu evden duyulan tekbir sesleri de yeni taliplerin bu dini kabul etmelerinden dolayı yükseliyordu.
Hergün ayrı bir vaka ve nimetle karşılaşan bu gençler, gençliklerini ebedî, hicretlerini Allah(cc) ve Resulullah(sav) için yaptıklarının şuurunu taşıyorlardı.