Haziran 1981 · s. 2 · 5 dakikalık okuma
Zafer

Büyük himmetlerin, yüce gayretlerin tomurcuklaşmasıdır zafer. Emeğin, cehdin; ısdırab ve sancının petekleştiği noktadır zafer.
Zafer, canlılar âleminde, hususiyle insanlar arasında en tatlı ümniye, en câzib rüya olarak daima arzu edilen ve asla, vaslına doyulmayan bir (Leylâ) olmuştur. Beşer var olduğu günden beri, binbir yılankavilerle zirvelere tırmanarak, onu aramış ve türkülerinde hep onu hecelemiştir.
Kimbilir, belki de bu hususlar, her varlık için “söz konusu”dur!
Evet, şayet insan, kulak kesilip bütün bir varlığın sinesindeki sessiz mûsikîyi dinlese, herşeyin nabzının (zafer) diye attığını duyacaktır. Zira, umum kâinatlar, sırlı bir şevkle; canlılar kendi insiyakları ölçüsünde; insanlar ise kendi iradeleriyle hep zafere tırmanmaktadırlar.
Zafer için horozlar birbirlerinin ibiklerini al-kan içinde bırakırlar. Onun için koçlar, boynuz boynuza gelir ve vuruşurlar. Onun için mandalar birbirlerini kovalayıp durur. Ve onun için kedi, köpek birbirine diş gösterir ve homurdanır...
Bu uğurda hoş olmayan, sevimsiz şeyler de cereyan eder; ama, eşyanın tabiatı bu! Her nev’i, kendi zaferi ve kendi hâkimiyeti için kavga verir. Her sınıf, üstün geldiği ve yaygınlaştığı nisbette övünür ve mutluluğa erer.
İnsanoğlu da öyledir. O da, zaferlerle coşar, zaferlerle neşelenir; içinden zafer duygusu silinince de, bir ağaç gibi kurur ve ölür.
Ağaç, canlı kaldığı sürece meyve verir; insan ise, zafer meyveleriyle canlılığını sürdürür. Zafer duygu ve düşüncesinden mahrum bırakılınca da hemen pörsür ve söner. Çiçekler, yapraklar, yüce ağaçların tepelerinde ne ise, zafer taklan da insanoğlu için aynı şeydir. Çiçeksiz ağaç metruk ve garip, zafersiz insan da bahtsızdır.
Tulu, güneşin zaferi; ona bağrını açıp mevlevî gibi dönme yerin ve menzilden menzile koşarak, her ay bir kere bedir olma da ay’ın..
Petek, arının zaferi; ağ, örümceğin; yukarılara doğru pervaz etme de kuşun. Petek yapma hendesesini bilmeyen an; ağ örme esrarından habersiz örümcek ve uçmasını beceremeyen kuş talihsizdir. Ya, hayatında bir kere olsun, zafer gülbankı dinlememiş insan...
Milletler, zaferleriyle tarihe girmişlerdir. Kültür ve medeniyet, ekşi, tatlı meyveleriyle, hep zafer kaideleri üzerinde gelişmiştir. Ümranlar, fatih ve muzaffer kumandanların geçtikleri yerlerde yeşermiş ve mevcudiyetlerini de, fetih ve zaferlerle devam ettirmişlerdir.
Roma, romalı askerin sefer ve zaferleriyle ihtişama erdi. Ve hergün yenilenen zafer taklarıyla devlet diri ve ordu da disiplin içindeydi. Romalı asker sefer ve zaferi unutunca, devlet korkunç bir “migren”e, millet de onulmaz bir “miyokardit’e tutuldu. Bundan ötesi ise, dahili kargaşa ve tıpkı kan-kanserine mübtelâ bir bünye gibi, içten içe eriyip tükenme..
Atina, kördüğümü çözen muzaffer askerin omuzlarında yükseldi ve yıldırım süratiyle, bir başdan bir başa bütün cihana sesini duyurdu ve kendini tanıttırdı.. Muzaffer askerini tarihin bağrına gömdüğü gün ise, bütün dünyaya karşı ebediyyen fermuarını kapayarak, o da, içten içe erimeye durdu..
Artık orada da, eski yiğitler yerlerini bir kısım iğdişlere, hakikî kahramanlıklar da yerlerini “mit’lere terk ediyorlardı. Alabildiğine cüda ve alabildiğine zebun olan bu dönemin Atinalısının perspektifinde sadece eski metrûkâtın mozaiki göze çarpmaktadır. Ne gariptir ki, batı da, onun bu jelatinli dönemine vurulmuş ve çaputlara sanlı “Helene”yi ibrişim ve danteller içinde rönesans mihrabına yerleştirmiştir. Bu hareket ise, fecrinde tek zafer yıldızı doğmamış olan batının, üstûrevî bir yıldızı popülerize ederek, gecesinde binlerce yıldızın kolgezdiği bir dünyaya karşı reaksiyondan başka birşey değildir. Vakıa batı, hep aynı akrobatlıklarla sahneye çıkmış ve aynı gözbağcılıkları yapmıştır. Başkalarının zaferlerini, allayıp, pullayıp sahneye koymak varken ne gerek var, zaferin yüksek ve meşakkatli tepelerini aşmağa..
Anadolu insanı da, kendi yurdunu zafer taklan üzerine kurdu. Öyle ki, bu vatanın her parçası ve bu ülkede geçen zamanın her bölümü, onun zafer türkülerinden biriyle tanınır ve biriyle yâd edilir. Yılın hiçbir günü yoktur ki, takvim ibresi, o gün içinde Anadolu insanına ait bir kaç zaferi göstermesin.
Yerinde yüce duygu ve düşüncelerin havarisi olarak, elindeki hakikat mesajlarını dünyanın en ücra köşelerine kadar taşıması; yerinde şimşekler çakan kılıcıyla zulüm ve zulümatı dağıtarak “başlarda gezen” zalim ayaklan “yere indirmesi” ve yerinde ümitsiz ve karamsar ruhlara iman ve heyecan kazandırarak, tıkanan fazilet yollarını açması, Anadolu insanının mühim zafer Sâiklerinden olmuştur. O, bu Sâiklere saygılı kaldığı sürece de, canlılığını devam ettirmiş ve onurunu korumuştur. Aksine, “tegallübler, esaretler, tahakkümler, mezelletler...” (A)
Bir de Anadolu insanının her türlü imkândan mahrum bırakılarak, boğulmak istendiği dönemde elde ettiği zaferler vardır ki, asıl onu üstûreleşdiren de onun bu zaferleridir. Evet, başka milletler için, müdafaa ümidi dahi kalmadığı en kritik bir dönemde, onu bütün dinamizmiyle taarruzda görürüz.
Ülkesinin dört-bir taraftan satıldığı, bütün yabancı dünyaların akın akın üzerine geldiği
“Eski dünya, yenidünya bütün akvam-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi., mahşer mi hakikat mahşer,
Yedi iklimi cihanın duruyor karşısında,
Ostralyayla beraber bakıyorsun, Kanada,
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk,
Sadece bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ..
Hani tauna da züldür bu rezil ist’ila.” (A) en karmaşık, en ümit-şiken (1) hallerde dahi “ehl-i salib”in savletini kırdığına ve ecdadının ruhunu şâdetdiğine şâhid oluruz.
Fıtrata müteheyyic (2) bu milletin, müdafaası taarruzundan, taarruzu da müdafaasından geri değildir. Duyup doyduğu yüce hakikatleri, başkalarına duyurmanın delisi olarak, Himalayalar’ı aştığı gibi, Alpler’e ve Preneler’e de uzanarak, ayların güneşlerin bir başka doğup battığı bu ülkelere de ışık ve ümit götürmüştür. Bu yüce vazifeyi yaparken ne kadar coşkun, ne kadar atalgansa, kolunu, kanadını kırıp üzerine çullandıkları zaman da, o kadar yavuz ve o kadar yamandır. .
Bir de madde ötesi, insanın kendi içinde, kendi nefsine karşı elde edeceği zaferler vardır ki, en çok takdire şâyân olan ve semavî gülbanklarda yerini alan da işte budur. Ferdin, kendi içinde, kendisiyle olan kavgasında muvaffak olması.. Bu vâdîde kazanılacak her zafer insanı derinleştirir, buutlaştırır ve onu binlerce zaferin kahramanı olmaya namzet kılar.
Kanaatimce milletimizin, asırlarca devam edegelen zaferler zincirinin, temel rüknü de bu olsa gerektir. Yoksa sınırlı imkân ve sınırlı kuvvetlerle, bütün cihana karşı verilen kavgadan muvaffak çıkmayı izah etmeye imkân yoktu.
Evet, bizim tarihimizdeki gerçek fâtih ve muzaffer kumandanlar, hep bu içteki zaferin kanatlarıyla yükselmiş ve o sayede Hızır’la sohbete ermişlerdir. “En büyük cihad” unvanıyla ferdin derûnunda başlatılan bu kavga, daha sonra onun bütün davranışlarını te’sir altına alarak ona yenilmezliğin sırrını öğretir. Zira, kendi içinde zafere ermiş böyle bir el, maddenin ve kuvvetin bütün hokkabazlıklarını bir anda yutar ve yok eder. “Tûr”un esrarını ruhuna geçirmiş böyle bir babayiğidin nazarında, kemmiyet bütün debdebe ve alayişiyle keyfiyetin zerresine râm olur.
Bundan ötürüdür ki, bizim zaferlerimiz ve bu zaferleri bize hediye eden askerlerimiz başkalarından tamamen ayrılır ve farklı bir durum arzederler.
Bizde, nefsin frenlenmesi, ferdin kendi kendini yenmesi bir esastır. Bu itibarla nefsinin esir ve zebûnu olan bir insanı, İskender dahi olsa zavallı ve acınacak haldedir. Yüce duygu ve yüksek idealleri gönlünde abideleştiremeyenler; şahsî istek ve arzularına karşı koyamayanlar; hakka saygı ve hakka esaretteki zevki idrak edemeyenler, bir başdan bir başa bütün cihanı fethetseler dahi asla zafere ermiş sayılmazlar.
Ölçülerimiz içinde muzaffer sayılan millete binler selâm!
(1) Ümit-şiken : Ümit kıran. .
(2) Müteheyyic : Heyecanlı