Aralık 2001 · s. 566 · 6 dakikalık okuma
Diyalog Köşesi
· Edebiyat
Yanık Mektuplar
1.
Mevsim Hüzün
Uçuşan sarı yapraklarıyla mahzun gönlümüze davetsiz bir serçe gibi konuverdi eylül. Hüzün bir daha sarıp sarmaladı bizi. Sarı yapraklarıyla gelirdi her yıl hüzün mevsimi. Bir mevsimdi sadece üç ayla sınırlı. Hüznün bizleri alabildiğine sarıp sarmaladığı bugünlerde yeni koşulara başlamanın heyecanıyla günleri unutuverir, bir anda kendimizi kışın beyazlığında, kışın arılığında bulurduk.
Bahar umuttu, bahar tomurcuktu, yeşeren gelecekti. Cıvıl cıvıl kuş sesiydi bahar. Ekilen umudun, emeğin yeşermesiydi. İçimizde sayısız güllerin tomurcuklanıp açmasıydı, kuşların kanatlanıp uçmasıydı. Bizi hayata bağlayan canlı bir umuttu. Ve yaz, yorgun düşen atların çatlamadan koşuya devam edebilmesi için bir nebze soluklanmasıydı.
Her mevsim koşan atlardık. Kimi demlerde hüzünle, kimi zamanlarda şevkle, ama hepsinde de umutla... Renklerimizin hepsi alacaydı, hepsi albeniliydi. Her biri bir şiirin kafiyesiydi. Pınarlarımızdan gürül gürül akan hayat suyumuzdu. Önümüzü açan ufuk, ardımızı kollayan akıncı, kalbimizi tutuşturan kordu.
2.
Yakarış
Siz gittiniz efendim!...
Kapadı bütün renkler kepenklerini... Elimizden atları alınmış akıncılar gibi kaldık aniden. Bütün mevsimlerimiz hüzün mevsimi oldu. Gözümüze güzün anlamı değil, bütün mevsimlerin anlamını yükledik. Soframıza inen meleklerin öncesinde ve sonrasında hüzün bayrağı sararmış yapraklar inmeye başladı.
Bir hüzün coğrafyasında ellerimizi tutuşturdukça karların ve buzların altındaki kardelen çiçeğini kollamaya korumaya çalıştık. Dualarımız yorulmadı, kalbimiz yoruldu. Çin’den, Moğolistan’dan, Kenya’dan, Asya’dan, Anadolu’dan uçuşan dua kuşları, çığlık çığlığa rahmetin kapısına koştular, yorulmadılar.
Orada, burada yıkık duvar diplerinde akşamlayan çocuklar gibi, boynu bükük, elimizdeki çöple insanlığın coğrafyasını karıştırıp dururken öz yurdundan garipleri oynadık. Gittin efendim, ‘gayrı dayanamam ben bu hasrete / ya beni de götür ya sen de gitme’ türküsü yanık kalplerimize yanık sesimizle nakşedildi.
Karanlıklardaydık. Gayyaya adım atıyorduk. Elimizden tutanımız, halimizi soranımız, bir tas çorba verenimiz, alem-i kebiri kainatı yeni bir yorumla okuyup bize anlatanımız yoktu.
Fesadın, kirin, pasın arasında kararmaya yüz tutan elmasları pırıl pırıl hale getirmek için bir ateş yaktınız. Kalbi yanıklar bu ateşin etrafına toplandıkça halkayı büyüttünüz ve elimize tutuşturduğunuz çerağlarla bizleri deniz aşırı yerlere gönderdiniz. O ateşin ışığı, o ateşin koru, insanlığın sinesini ısıttı. Tarihe geçmek üzere kara kaplı kitaplara kaydedilen nice efsaneleri yaşadık, duyduk. Gözyaşlarımız dünyanın her yerindeki topraklarda ümit olarak boy sürdü. Siz gittiniz efendim!...
Siz orada bize doğru oturup ufka baktınız, her gelene ana yurdun kokusunu koklarcasına koklayıp sarıldınız. Rahmet deryası gözyaşlarınız aktıkça zaman eridi, kalpler eridi ama hep hasreti büyüttü. Siz gurbet şiirleri yazdınız, biz özlemimizi bile dile getiremedik.
Kışın son demlerinde gelip bizlere ‘cennetasa baharı’ hazırlayan ve bu baharın insanı kendinden geçiren havasını soluklama zamanı geldiği zaman siz gittiniz. Sizlere bu cenneti soluklamayı çok görenler olduysa bile onlara bir sözümüz yoktur. ‘Girdik reh-i sevdaya...’ diyen yüce insanın kendisine çamur atanlarla işi olamazdı. ‘Dövene elsiz, sövene dilsiz’liği şiar edinerek gittiniz.
Her köşeden yükselen umut çiçeklerine bir avuç toprak sunma gayreti sizin soluklarınızdı. Adım adım oluşan ve henüz yaşanan ama yazılmayan destanın her mısraındaki kafiye sizdiniz efendim.
Ulu bir yolun yolcusuna bir şeyler söylemek ne haddimize. Ancak ‘ya beni de götür’ diyebiliriz. İçimizde tutuşan alev ancak bu cümleyi söylemeye izin veriyor. Gariplerin kalbi hüzünle doludur. ‘Hüzün ki, en çok yakışandır bize.’
Bütün kalbimizle.. efendim!...
MUSTAFA OĞUZ
Çocuklar, çocuklar...
Çocuklar adına seslenmek istiyorum. Bunun için ‘ölüm’ diyorum, çocukların ölümü...
Ölüm alır götürür bizi uçsuz bucaksız memlekete. Bazen çocukları, bazen bulanık gören ihtiyarları, arkadaşları, akrabaları. Bir sessiz gemi misali... Hikmeti de fazla sorulmaz bu geminin. Çünkü dünyada cana daha önem verilir. Onun ötesi fazla akla gelmez.
Dünya öyle bir zamana geldi ki... Hele çocuklar için... 1999 yılı Unesco raporlarına göre 11O milyon çocuk, açlık, ilaçsızlık, sevgisizlik ve şiddet nedeniyle beş yaşına gelmeden hayata gözlerini yumdular. Ve şimdi de dünyanın şurasında burasında bombalarla öldürülen çocuklar...
Çocuklar... sessizce trene binip gülücüklerini başka diyarın yemyeşil tepelerine saklıyorlar. O diyarda şiddet ve adaletsizlik yok. Çocuklar ve bebeler adına seviniyorum; gayrı insani bir çarkın kötü ve yıkıcı etkisinden alınarak, rahmet kuşağı altına davet ediliyorlar.
Ölüm ve çocuk adına bakmalı hayata, yeryüzüne... İnsani melekelerimizi diri tutmalıyız gelecek adına. Zira bir tufan ki, sadece denize komşu olanları değil, dağların zirvesindekileri de yutuyor. Yeryüzündeki dengeyi bozan bu adaletsizlik tufanından kaçmalı. Bir sefine hazırlamalı insan, ona binmeli...
Yapabiliriz bunu... İnsan intisabıyla dağları yerinden oynatabilir, zulüm sedlerini parçalayabilir.
Son söz Necip Fazıl’ın olsun: ‘ Nasıl / Başım çığlıklı çocuk onu nasıl avutsam? / (...) Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada, / Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez. / Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne topyekün? / Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez. / Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi; / Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez. / Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhava / Yer çökmeden, gök iki şak olmadan geçilmez. / Geçitlerin, kilitlerin yalnız O’nda şifresi / İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!’
HAKAN SARAÇ
Sızıntı'yla hasbihal
Büyüklüğü küçüklüğünde ve mütevazılığında mahfi aziz dost!...
Bir ümit pırıltısı olarak milletimin ufkunda doğduğun tarih hafızalarda taptaze. Üçbeş hak dostunun emeğiyle, nice mahrumiyetler içinde ama alışılmışlığın dışında, yepyeni bir ses ve soluk olarak hayata başladığını, benim neslim büyüklerinden, hayret ve hayranlıkla kim bilir kaç defa dinlemiştir.
Sen debdebeden uzak, gösteriş ve göz boyamadan ırak, hep samimi, içten ve iddiasızdın. Gücünü ihlastan ve fedakarlıktan alan ak alınlılar yavaş yavaş suladılar, bir fidan gibi baktılar sana.
Beklentisiz, içten ve samimi gayretler neticesinde bugün kendi sahasında dünyada sayılı dergiler arasına girdin.
Sen bir yol oldun, bir üslup oldun. Seninle yol vurup giden niceleri yeni hayata merhaba dedi. Niceleri hayata seninle mana elbisesini giydirdi. Niceleri hadiselere senin pencerenle bakmayı ve bu sayede kainatın hikmetlerle bezenmiş bir meşhergah, kendilerinin de Esma–i İlahi’nin eşsiz birer tecelligahı olduklarını öğrendiler.
Sen bir çiçek bahçesi, bizler de birer arı, o çiçekten o çiçeğe konuyor, her çiçekten bir öz alıyorduk. Sen bir mektep, bizler birer talebe, birbirinden farklı mütehassıs ve çok kıymetli muallimlerin dizinin dibine çöküyor, dersimizi öğreniyorduk. Sen bir huzur atmosferi, bizler hadiselerin ve imtihanlarımızın muhtelif taarruz ve hücumlarından bunalıp sende nefes alıyorduk.
Ama herşeyden önce, seni elimize alır almaz, belki de istisnasız hepimiz dikkatle kapağını açıp, hemen ilk sayfaya bakıyor, acaba bu ay senin bahçenin, bizim gönüllerimizin andelibi ne diyor, bu ay ne tür mücevherlerle eteklerimizi dolduracak, gönüllerimizi coşturacak, ruhlarımıza fer ve kuvvet verip kanatlandıracak diye merak ediyorduk.
Ne oldu sana Sızıntı?!... Seni hiç bu kadar melul–mahzun, seni hiç bu kadar kolukanadı kırık, seni hiç bu kadar garip ve solgun görmemiştik. Hatırlıyoruz, bir iki defa bülbülün sessiz kaldı, sen sonbahar yaşadın. adeta yaprakları dökülmüş bir selvi ağacı gibi ölgündün.
Ama bülbülün tahtını onun önceki nağmeleriyle bezemiş, yine bizleri o öteler kokulu nağmelerden mahrum etmemiştin. Fakat bu sefer neden bu kadar sönüksün? Direksiz çadır gibi yığılıp kalmışsın.
Hazan mı vurdu sana?
Bülbülünün tahtına ne oldu?
O sana vurgundu, sen ona yanık... Bizler de bu muhteşem armoniye alkış tutardık. Aslında bütün liyakatsizliğimizle senin de, aziz bülbülünün de bizim boyumuzu aşkın olduğunuzu biliyor, bu nimetin bizim başımızdan taştığının farkındayız.
Size layık olmanın çok kolay olmadığını da biliyoruz. Ama biz sizsiz yapamıyoruz. Hep terütaze, hep yemyeşil ve hep bülbülünle hayatına devam etmen ümidiyle...
ALİ ÜNSAL