Aralık 2001 · s. 564 · 5 dakikalık okuma
His ve Düşünce Ufku
Ezanlar ve Sevdan
Her sabah
Ezanlar okunurken seni düşünürüm
Minarelerden yayılan huzura
Sevdanı ortak etmek gailesidir çok zaman
Beni o saatlerde uyandıran
Cıvıl cıvıl bir martı kanatlanır
Derinlerimdeki okyanustan
Yoldaş olup onunla bir gidemem ya
Kendimi de alamam umutlanmaktan
Bir vuslatı müjdeler gibidir tan yeri
Vuslat ki yalvararak istenen Allah’tan
Vuslat ki yoluna adaklar adanan
Sevdan, sevdan ille sevdan
Beni namazlara çağıran
Her sabah
Ezan okunurken
Semaya adını haykırmak hevesidir
Beni uyandıran
İsmet Erdal
Sen Hüseyni Makamında
İnsanlık bir kareye sığmaz
Sanıyordum
Sığıyormuş demek ki
Sen olunca.
Binlerce tebessüm her bakışında
İnsan çiçekleri saf tutmuş yanıbaşında
Bir imame gibi duruyorsun
İnsanlık halkasında
Ve yürekler
Sevda türküleri söyler
Sen Hüseyni makamında
Ben bu fotoğrafta
Dicle ve Fırat arasında
Bir Kerbalayım
Hasrete, çileye, ateşe, vuslata kenetlenmiş
Bir derviş
Hem de hasından
Gidişine dur diyemedim
Ayak izlerin gözyaşım olsa da
Kimbilir
Benden daha çok sevdalın vardır
Gittiğin yerde
Yüreğimi de götürdün
Bilmem, farkında mısın
Yürek denilen bu sevda karesinde
Sana da bir yer ayırdım
Sonsuza kadar
Hem de Hüseyni makamında...
Mustafa Şahin
Güller Senindir
Bahçıvanı tanıdım yaşım onbeşti
Tamda aradığım Hak dostu dervişti
El değmemiş baharları düşlüyordu
Hayalini gonca güller süslüyordu
Bir boran esse bin ah ederdi derviş
Çünkü güllere tamah ederdi derviş.
Derken çıkageldi zalim kanlı kabus
Yüzler gülmüyor artık çehreler abus.
Şimdi meşum poyrazla bahçe perişan
Güller solmuş, bülbüller ağlıyor zar zar.
Dışarıda yağmur yıkarken sokakları
İçerde kan-ter dervişin şakakları.
‘Çatlayan rüya’yla katmerleşti hicran
Ağlamak senin kaderin mi bahçıvan?
Lutfunla mahzunları sevindir ya Rab!
Bahçe senin güller de senindir ya Rab!
Eren Gül
Hayata Dokunmak
Pencerenin önünden ayrılamıyordu bir türlü. Dışarıda hayat vardı, özenle giyindikleri maskelerle insanların yaşadığı. Bir beklediği yoktu. Şimdi köşeden görünecek umuduyla her geçeni o sandığı biri...
Çok beklemişti o hiç gelmeyecek olanı, gelmeyecek oluşunu bile seviyordu. Özlemini katmer katmer çoğaltmayı... Her yitirme çabasını bir savaş gibi düşünüp, zaferden kaçışını bile seviyordu.
Hayatın tadı tuzu dedikleri, aşkı da acıyı da yaşamıştı. Her ne kadar cesur olduğunu düşünse de, bütünüyle bırakamamıştı kendini yine de hayata. Biraz yüzüyor, hatta dibe dalıp havasız kalıyor, ancak sonra tırsıp kıyıya kaçıyordu. Bir korkaktı o.
Neydi korktuğu? Kendini neden, kimden korumuştu ki yüzeyinde kabuklar bağlanmış, etrafında duvarlar örülmüştü yüreğinin? Hayat böyle mi yaşanır, bir ömür böyle mi geçirilir? Böyle zırhlar içinde hayat yaşanmaz ki?
İçindeysen eğer hayatın, ayak izlerin kalıyorsa bastığın toprakta, teneffüs ediyorsan biraz acı da koksa havayı, yüreğini ona açmalısın, ayna olmalı hayata gönlün. İster acıtsın, ister körebe oynar gibi, ellerinle yoklayarak her şeyi böyle pencerenin ardından seyrettirsin... Tercihte bulunmak elinde... Seç içlerinden sana göre olanı, ya da yeni bir formül dene. Ama hiç unutma, hayatta iz bırakmak öyle kolay değildir.
Bir ara eli pencerenin koluna gitti. Çevirip açtığı pencereden içeriye yanına almak istedi hayatı. Gürültüsüyle, karmaşasıyla... Sonra vazgeçti, ellerini çenesine dayayıp devam etti izlemeye. Geçen günleri düşündü. Küçüklüğünde bu durumlarda ve pencerelerin önünde yaptıklarını hatırladı. Nefesiyle buharlaşan cama adını yazardı. Kuşlar, çiçekler çizerdi yağmurlu ve karlı günlerde. Kimbilir belki o çocuk haliyle bile hayaller kurar, yağmurda kaçanları, kartopu oynayanları izler, imrenirdi onlara.
Çünkü onun böyle havalarda dışarı çıkması yasaktı. Hasta olabilirdi. O zamandan öğretmişlerdi ona hayattan kaçıp korunmayı. Yağmurda ıslanırsan üşütürsün, karda oynarsan hasta olursun, akşam sokağa çıkmak tehlikelidir, derlerdi ona.
Oysa yağmur da kar da güzeldi. Ne kadar isterdi yağmurun altında yürümeyi, damlaların etrafında dans edişini izlemeyi, başını gökyüzüne çevirip bulutların nasıl boşaldığını görmeyi, ne çok severdi.
Karların üzerinde yuvarlanıp, her yerinin soğuktan donmasını isterdi. Üşürdü elbet, olsun varsın, hayat buysa, bütünlüğü içinde hissetmeliydi onu.
Onsekiz yaşında, her kar yağışında nerede olursa olsun, kar yağışını izlerken, hep aynı şarkıyı söylerdi: Alıcı kuşlar gibi başımın üstünde dönüp durmayın. Kol kola girip yalnızlığı vurmayın yüzüme kar taneleri...
Aradan yıllar geçmesine rağmen yine aynı şarkıyı mırıldanıyordu. Ne zaman bir kar tanesi görünse, dilinin ucuna bu şarkı düşüyordu.
Nihal Kaya
İsmet Erdal'a;
'Bir emr-i bülentsin sen ezan-ı Muhammedi' diyen Yahya Kemal’ce ezanı konu etmişsiniz şiirinizde. Kulu Allah ile buluşturan bir davetiyedir ezan, bir çağrıdır. Siz de bunu böyle düşünmüşsünüz. Sevgiliye yürümek için o çağrıya uymamız gerektiğini vurgulamışsınız. Ama bunun aşkla olacağını söylemişsiniz. Ne kadar doğru. Aşksız ne vardır bu alemde, değil mi? Her şeyin mayasında aşkın sesi soluğu varken, ezanda ve o davete icabette aşk olmazsa eksik olur, özsüz olur, köksüz olur gidişimiz.
Şiirinizin teknik yönüne gelince. Dil duru ve anlaşılır. Kafiyeler ara sıra bu duru söyleyişte bir kaç yakamoz yaldızı sunmuş bize. 'An' kafiyesi bir bakıma da yüksek bir sesi çağrıştırdığı için tam uygun düşmüş şiire.
Eren Gül'e;
Farklı bir şiir. Herhalde köşemizde bahçıvan konusunu direkt işleyen ilk şiir. Nesillerin yetiştirilmesinde acı çeken derviş gönüllü, büyük ruhun panoramasını çizmişsiniz şiirinizde. Evet içimizdeki hasreti depreştirdi şiiriniz. Şiiriniz onun hasretiyle kavruk mısralarla örülmüş. Şiirinizin dili de güzel. Hece vezniyle yazmış olmanız bahçevanın sanat anlayışına da uygun. Bu yüzden uygun düşmüş. Bir yerde kafiye hatası var ama, bunu siz mi böyle istediniz, yoksa bir başka teknik hatadan mı kaynaklandı bilemiyorum. Perişan ile zar zar kelimeleri kafiyeli değildir.
'Şimdi meşum poyrazla bahçe tarumar
Güller solmuş, bülbüller ağlıyor zar zar' olarak değiştirsek hem kafiyeler uygun düşecek, hem de manaya mutabık gelecek.
Mustafa Şahin'e;
Şiiriniz gizemli şiirler kategorisine giriyor. Kendi içine açık, dışa kapalı şiir bunlar. Manası şairin karnında olanlardan. Ama biz yine bunu bir sevgilinin gidişi olarak ele alarak, konuyu o perspektiften değerlendirdik. 'Dicle ve Fırat arasında / Bir Kerbela’yım, / Ayak izlerim gözyaşlarım olsa da/ Yürek denilen bu sevda karesinde' mısraları orjinal buluşlarla örülmüş.
Diliniz gayet güzel. Seçtiğiniz kelimeler de şiire uygun düşmüş.
Nihal Kaya'ya;
Güzel bir yazı. Diliniz gayet güzel. Anlatımınız duru ve akıcı. Örnek olarak sunduğunuz şiirde tam uygun düşmüş yazıya. “Oysa yağmur da kar da güzeldi.” cümlesinden sonraki bölüm yazınızın en vurucu bölümü. Fikir olarak da gayet çarpıcı. Hayatta her şeyden ürken ve gerçeklerin içine girmekten çekinen kişilere bir uyarı gibi. Evet hayatın zorlukları ve güzellikleri içinde yoğrulmak, şekillenmek bizi biz yapacak. Biz de sizin yazma zorluğundan kaçmayacak biri olduğunuzu biliyor yeni yazılarınızı bekliyoruz.
Şiire ve şairlere selam olsun!...