Kasım 2001 · s. 513 · 6 dakikalık okuma
Diyalog Köşesi
· Edebiyat
Beşinci ışık*
Evet dostlar, takılıp da yolda kalan biri var karşınızda. Dünya öyle bir çelme taktı ki bana yıkılıp düştüm; kalkmak için her çırpınışımda biraz daha battım. Öyle bir akıntıya kapıldım ki, birden zulmet denizinin içinde buluverdim kendimi. Oysa ne de güzel bir hayat bulmuştum kendime. Takvimler 1994 yılını gösteriyordu... Geride bıraktığım yirmi dört yılı bomboş geçirmiştim... İşte tam bu sırada bataklıktan bir el beni tutup çıkarmıştı. O günden sonra hayatımın en güzel dört yılını yaşamıştım. Hakk’a giden yolda Hakk’ın dostluğunu kazanmak, O’nun rızasına mazhar olabilmek için canla başla çalışıyordum. Ancak dünya bir çıktı ki karşıma neye uğradığımı şaşırmıştım. Bana göre bir zoru başarmıştım; denizde yanmış, ateşte boğulmuştum.
Ekim 2001’deyiz, ve 31 yaşındayım. Hayatımda çok önemli sayabileceğim bir gelişme oldu bugün. Bizim koğuşa, yanlışlıkla başka birinin abone olduğu Sızıntı’nın Eylül sayısını bıraktılar. Evet koğuş dedim, ben şu anda cezaevindeyim. Halimi görüyorsunuz değil mi? Rabbim öyle bir şefkat tokadı vurdu ki bana gözlerimi açtığımda kendimi cezaevinde buldum. Olsun buna da şükür... Halen yargılanıyorum; suçum kesinleşmedi ama böyle bir olayın içinde adımın dahi geçmesi beni bir ömür boyu utançla yaşatmaya yeter. Neyse Sızıntı’yı açtım ve eski günler bir bir gözümün önünden geçiverdi. Mustafa Yılmaz, ‘Biraz da Gurbet Düştü’ başlıklı bir yazı yazmış. Hepimizin bildiği bir hak dostunun maruz kaldığı çile ve ızdırapları ifade etmiş. Hem de öyle bir yazmış ki, benim bu taşlaşmış kalbimi neredeyse yerinden fırlatıp atacak derinlikte. Beni kendime getirdi. Allah razı olsun Mustafa beyden. Evet hak dostları hep çilelerle boğuşurlar, buna bir de gurbet eklenince daha bir acı olur. Bir de benim gibi vefasızlar eklenirse buna.
.. Evet hocam, umarım bu vefasızı affedersiniz. Hani bir şiirinizde diyorsunuz ya; ‘Can azap, canan azap, hergünki yaran azap’ diye... Evet hep vefasızlık ettim. Bilmem bu vefasıza dualarınızın bir köşesinde yer verir misiniz? Hekimoğlu İsmail’in bir cümlesiyle seslenmek istiyorum size: ‘Sana minnet, sana şükran, ey yanarak aydınlatan insan!’
Evet dostlar, gördüğünüz gibi dünya beni içine aldı ve şu anda buradayım. Burası öyle bir yer ki, içiniz ummanlar gibi olup çağlamak istediğinde bile gözyaşlarınızı içinize akıtmak zorundasınız. Şimdi kendimle hesaplaşıyorum hergün. Ama bir türlü karşımda duran ‘ben’i yenemiyorum. Çünkü öyle bir hale gelmişim ki, tıpkı bir heykel gibiyim; kalbsiz, ruhsuz bir heykel. Bana bir yol gösterin! Bu heykeli nasıl yumuşatabilirim? Suya koyup ısıtsam mı, yoksa görmediğim güneşe koyup yumuşatsam mı? Ya da kızsam, bağırıp çağırsam ve beton duvarlara çarparak parçalasam mı? Ne yapsam da yumuşatsam? Boş bir peynir tenekesi gibi bir köşede paslanmayı bekliyorum.
Evet dostlar, bana yardım eder misiniz? Hakk’a giden yoldaki dostluğunuza beni ‘aday’ olarak görür müsünüz? Burada dört ışığım var Hakk’ın rızasını kazanmak için: biri namazım, biri Kur’an’ım, biri gazetem, biri de birkaç kitabım... Bana beşinci ışık olmak ister misiniz? Dua edin dostlar! Sakın ha! Buradan çıkmak için duanızı istiyor değilim, yanlış anlamayın. Bu ceza Rabbim’den geldi. Lütfu da hoş kahrı da... Beni düşünmeseydi bu cezayı verir miydi bana? Bana Hakk’a giden yolu bulmam ve o yolda koşan siz civanmertlere yetişebilmem için dua eder misiniz? Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
* Bir mahkumun mektubu...
Gökler niçin ağlıyor?
Akşam vakti idi. Hava güzeldi ve dışarıda top oynayan çocukların sesleri geliyordu. Genellikle akşam vakitleri evde olduğum vakitlerde yaptığım gibi bugün de televizyonun karşısına geçtim. Önce reklamlar, sonra haber... Haberleri seyretmekten pek hoşlanmam; çünkü ‘kötü’ haber oluyordu hep, ya da gönlümü dövenler... Çeçenlerle Ruslar arasındaki savaş, Afganistan... Hep ölen çocuklar... Uçan demir yığınları... Bombalar...
Kapıdan dışarı çıksam, bir şey olacakmış gibi geliyor bana. Televizyon haberlerinden sonra insanda kalan his, tıpkı korku filmlerinden sonraki gibi...
Televizyonu kapatıp pencereden dışarıya bakıyorum. Yavaş yavaş havanın çiselemeye başladığını fark ediyorum. Yağmur damlacıklarının kuru çatılara, ağaç yapraklarına, caddelere inen sesini dinlerken, havanın bu kadar çabuk değiştiğine şaşıyorum.
Yağmur... Acaba, yağmur neden yağıyor olabilir? Ağaçlar ve toprak gökyüzüne, ‘su ver!’ diye yalvardıkları için mi? Yoksa gökyüzü, uyumaktan artık kararmış toprağın üzerine su döküp uyandırmaya mı çalışıyor? Ya da toprağı sadece uzaktan görebilen gökyüzü, toprak kardeşine selam mı yolluyor? Yoksa gök, ‘Beni temizle, artık dayanamıyorum, bugünlerde üzerime dökülen kanlardan boğulacağım’ diyen toprağın bağrını serinletmek için mi yağmur gönderiyor? Acaba neden yağıyor bu yağmur?
Yoksa gökyüzü ağlıyor mu?
Bizim bugünkü halimizi görerek ağlıyor belki, kim bilir?
Biz kendi halimize ağlamıyoruz ya...
BEKMURAT KUVVET
İki mektup
Efendim;
Nasıl anlatırım derdimi bilmiyorum. Önce dert çekmesini bilmek gerek. Belki benim gibi insana düşmez yazmak ama gördüklerimi söylemem gerek.
Hasret çekmekte gönüller, yanan sinelerin dumanı özlem kokmakta. Vuslatı beklerken sevenler, ayrılık düştü bahta. Vefa istemekte ısrardı aslında, biz işte burada düştük yanlışa. Düşmek kalkmanın ilk adımı olsa, yardım çığlığı duyulur mu orada? Çalmaz gönül telleri mızrapsız; kalpler buruk, dizler dermansız. Damarlarda yanan hasret alevi, söndürmeye koşan vardı büyük ateşi.
Hak etmesek de, bizleri, ne olur yalnız bırakma.
SEHER SENA BIYIKOĞLU
Hocam;
‘Hocam’ diyorum size öğrenciliğinize layık olmasam da. Kaskatı bir yüreğe sahipken, ağlamanın zayıflık olduğunu düşünürken, en güzel değerlerimizi yanlış yorumlarken kitabınızı okudum ve ağladım, ağladım... Ağlamanın ne kadar güzel olduğunu tattım. Karıncayı bile incitmeyen Peygamber Efendimiz’in hassasiyetini sizinle öğrendim. Acı çeken insanların acılarını kalbimde hissetmeyi öğrendim sizinle. O kadar çok şey öğrendim ki vesilenizle... Bunun için uzaktan uzağa ‘hocam!’ deyip teselli ediyorum kendimi.
Hep dersiniz ya, ‘Gedaya gedalık, Sultan’a sultanlık yaraşır.’ Biz vefasızlık ettik, ama lütfen siz bizi terk etmeyin. Bizim gibi maneviyatı aç insanları manevi iksirlerinizden mahrum bırakmayın. Son kitabınızda herkesin hassasiyeti farklıdır diyorsunuz. O derin hissiyatınıza dokunan, gönlünüzü inciten kuraklığımıza yanıyorsunuz.
Ben şu özrü dilerken ve bu boş satırları yazarken bile ümit ederim ki, sizi kırmıyorumdur. Onun için sizi daha fazla üzmeden sadece ve sadece bizi aç, susuz, garip bırakmayın diyebiliyorum.
HAVVA YILDIZ
Diyorlar ki
Damla
Ben bir damlayım. Ey insan! Senin ölçülerine göre çok küçük bir şeyim ben. Gökten elinin ayasına düşerim. Bana bütün alemin sığdığını belki de hiç düşünmemişsindir. Ben yere damlarım, damladığım yerde dirilik başlar; ot biter, ağaçlar göğerir. Onları yiyerek hayvanlar, insanlar hayatlarını sürdürürler. Ben yere düşmeseydim ne gül göğerirdi, ne bülbül öterdi, ne de insanoğlu bu mucizeyi görüp aklı hayran olurdu. Belki de gülü nasıl beğendiğimi, bülbülü nasıl sevdiğimi bilmiyorsundur. Şapırtılarımdan, yere indiğim için içimde doğan sevinç duygularını seziyor musun? Yine toprakla buluşacağım; ona dirilik vereceğim için nasıl yüce bir duyguyla şükrettiğimi, ağaç yapraklarını yıkayışımda hissediyor musun? Yaradana şükrüm vardır, bütün şükürlerden ziyade. Beni bu diriliğe, bu güzelliğe vesile kılana şükrümden dolayı yağmur olup ağladığımı anlıyor musun?
İzle beni, sev beni. Bende bitkiler de var, hayvanlar da, sen de varsın. Tek bir şeyden her şeyi yaratmak, bu ancak Yaradan’ın kudretidir. Onun yarattıklarının benzerini yapmak imkansızdır. Onun yarattığı her şeyde kendi mührü vardır. Bu mührün sahtesi olmaz. Bunun gibisini ancak kitab-ı alemde görebilirsin. Oku bu kitabı, oku bu muhteşem alemi, kalbin tazelensin. Damla damla ineyim de yıkayayım yüreğini. Yüreğinden korku gitsin, sabır gelsin, kibir ayrılsın, mütevazilik yerleşsin oraya. Elinin ayasını aç, tut beni, dikkatle bak! Düşün! Sonra da o açık ellerinle Yaradan’a dua et, gönlüne rahatlık gelsin.
Gözyaşı
Gözlerine yaş dolduysa üzülme. Dikkatle bak bana, gözlerinden damlayan gözyaşına. Bana nice hasret sığmış, nice tasa yerleşmiş. Eğer beni getiren, yüreğin gözesinden fışkırıp çıkan tövbense ben senin kirpiklerine inci gibi dizilirim, göz kapaklarını meleklerin kanatlarına döndürürüm. Sen o kanatlarla gökler ötesine kanatlandığını hissetmezsin bile.
Ben senin Yaradan’ın önündeki acizliğinin ispatı, şahidiyim; yüreğindeki kibri, o kibirden türeyen kıskançlık, namertlik gibi pislikleri yıkarım, ruhun tazelenir.
HIDIR AMANGELDİ