Sızıntı Arşivi

Ekim 2001 · s. 462 · 9 dakikalık okuma

Diyalog Köşesi

· Edebiyat



Yangını yakan semender*

Konya asırlık yalnızlığını boca ederken üzerime satırlarım yanmaya başladı, kağıtsa mahşer yerine... Nedendir bilinmez, yangını yakanlara selam iletmek istedim. Yayınlamak gibi bir kaygım olmadan, bir vefa borcunu ödemek arzusundayım.

Ağlayamayarak çürüttüğüm bu yürek Sızıntı'yla tanıştığı zaman, vebalini ödeyemediği tonlarca yük cümlelerinin yüklemini oluşturuyordu. Sızıntı'ya gönderdiğim bu yazılardan biri yayımlandı. O günden bu yana üç sene geçti. Bu üç senelik yola başladığımda; savruk, hercai, kırılgan bir bülbülün güle son yakarışındaydım. Virane, beyhude bir Leyla'nın Mecnunluğunu terkeylemiş Kays'a son yalvarışında, Ferhat'ın dağa son vuruşundaydım.

Canansız bir leyle-i canda ruhuma kar yağıp düşüncelerimi üşütürken gizlice, bir semender çıktı karşıma. Cihana yanmayı öğreten bir semender yaktı beni, yanmalarına müptela kıldı.

Mabedleri şaşırıp seccade seccade dolaşırken, sılada umutlarım kalıp gurbete ben düşmüşken bir semender harladı ruhumun yangınını. 'Aşık, keder ve neşeden uzaktır. Aşıklık, hazansız, baharsız daima yeşil ve tazedir' diyene inat yaşarken, gönlü suretine yansımış, aşk kapısında dilenmeye dilenci bir gedayken, Yusuf'u aynalara müştak kılıp Yakub'u oğul hasretiyle yakarken ben, bir semender vurdu yüreğimin bam teline.

Siz hiç yaşamayı derinden arzuladınız mı? Bin yıllık bir sancının ilhamlarıyla, med vakti denizle, yürüyen bir kalp ve duran bir bedenle yaşamayı... Tozu dumana katan rüzgarın önünde uçuşan boş bir amel defterine rağmen yaşamayı...

Gecenin ayartıcı esintilerine rağmen karayele karşı elleriniz kalbinizin Hira'sına uzandı mı hiç? Alevler içinde ve bin mancınık arasında duran gül muştusunu duyamadığınız halde yaşamayı arzuladınız mı? Kirpiklerinizin kıyısında şaklayan tanıdık kalabalıklar ve nikotinleri ezberlemiş sigaralar gibiyken benliğiniz, yaşamayı istediniz mi hiç?

Ben yaşamayı istedim. O gelirken... Ruhumun mermer istasyonunda beklerken, kara bir tren katarındaki semender gelirken yaşamayı istedim. Sağ cebinde umutlarımı, solda ise aşkımı taşıyan bu semenderle başladım duran dünyaya inat dönmeye. Kırılan bir camın bütün yalanları birden söylediği saatlerde onu içimde hiç dindiremedim. Kendi tenhamda cinnetimle beraber hep koştu. Kaderimin her bölgesini başka bir gecede yaşarken gelişine engel olamadım.

O, lügatımın ilk hecesi oldu, ben de onun kekemesi. Vurgunu olduğum semender uğruna yaşamayı göze aldım. Eski bir fotoğraftan kendimi kesip dünyaya yapıştırdım ilkin ve sonra kara katar yolcusu semenderle seyretmeye başladım 'benimi.' Üç yıldır, yaşıyor yaşatıyor; izliyor izletiyorum bu 'beni.' İşte bu yüzden vefa ve cefa yoldaşı, yanan ve yakan bir semendere, kabul etme nezaketini gösterirse minnet borcumu ödemek arzusundayım:

Dualar sana, yangını yakan semender! Dualar sana, sevgili Sızıntı! Umutsuzluğu dört duvarın taşlarında öğüttüğün, güzel yarınlar tava gelsin diye zamanın örsünde cehaleti dövdüğün için...

Dualar sana, dost Sızıntı! Kine haciz koyup sevda toptancılığı yaptığın, bülbülü güle yaktığın, kehkeşanlara denk ruhları bize yansıttığın, nergis kulağını yollara tutmuş beklerken, onu sevgiliye kavuşturduğun için...

Teşekkürler sana, dualar sana sevgili Sızıntı.. yirmiüç yıllık kadro!...

*Semender: Ateşte yaşayan bir masal varlık...

BEDİA KAPLAN


Sevgili Nihal Gül;
Canım kardeşim...

Bir önceki sayının Diyalog Köşesi'nde yayımlanan mektubunu okudum. Oradan bakınca buralar nasıl görünüyor? Işıl ışıl yıldızlarla dolu, her fırsatın altın tepsilerde sunulduğu, kapıların ardına kadar açık beklediği başka bir dünya mı? Yoksa mücadelesiz, engelsiz barış ve huzur dolu bir rüyalar şehri mi?

Evet hikayen zor, ama biliyor musun Nihal, belki birgün karşılaşırsak, bu satırların yazarı sana daha zor bir hikaye anlatabilir. Hepimiz insanız. Mekan farklılıklarımız olsa da yaşarken pek çok problemle karşılaşıyoruz. İnan bana zaman zaman da olsa kendini dipsiz ve karanlık bir kuyuda sıkışmış kelebekler gibi hissetmeyenimiz yoktur. Ama biliriz ki bu hal sonsuza kadar sürmez. Dünya inişli çıkışlı; başımıza gelen imtihanlarla eğitiliyor, pek çok şeyi öğreniyor, olgunlaşıyoruz. Sen Anadolu'nun belki henüz su ve elektrikle tanışmamış bir köyünde boy atmaya çalışan bir fidansın. Ya da ailesi tarafından kendilerince korumak ya da geleneklere uymak kaygısıyla yapmak istediklerine hiç de mantıklı olmayan gerekçelerle set çekilen kabına sığmaz bir yüreksin. Belki de bir kitap alacak kadar parası ya da fırsatı olmayan, bütün gün tarlada çalışıp kardeşlerine bakmak zorunda olan bir dimağsın... Ne ve kim olursan ol, hangi şartlarda bulunursan bulun, unutma, sen varsın! Daha da önemlisi imanın var. Sabır ve dua gibi iki büyük kaynaktan beslenebilirsin. Belki yüzyüze görüşemesek de, işte bu sayfalarda konuşan, birbirimizin orada bir yerlerde olduğunu bildiğimiz kalp ve gönül dostların var.

Hayır, asla yalnız değilsin! Ve inanmıyorum hiçbir şey yapmayacağına. Yazmana ya da yazdıklarını birileriyle paylaşmana müsaade edilmiyor olabilir. Hiçbir arkadaşla görüştürülmüyor ve zor şartlarda yaşıyor da olabilirsin. Ama bütün bunlar vazgeçmek için sebep midir? Ne dersin, bu gencecik yaşında içine kapanıp üzülmek yerine, yaşadığın olumsuzlukların seni kamçılamasına fırsat tanısan daha iyi olmaz mı?

Dünya tarihinde binlerce örnek ispatlıyor ki, büyük insanlar zor şartlarda yetişir. Hiçbir başarıya çiçekli yollardan ulaşılmaz. Tersiz, mücadelesiz hiçbir zafer kazanılmaz. Yazmak mı istiyorsun? Pekala... Önce elindekileri değerlendir. Kitaplara ve Sızıntı'ya ulaşabilmen çok güzel. Beyin ve kalbinin beslenmesinde okumak çok büyük bir kaynak. Kaleminin gücü kendini yetiştirmenle ve yaşadığın zor şartlarla bileylenecek hissiyatınla yakından ilgili olacaktır. Belki yazdıklarını bugün için yayımlatmak mümkün olmayabilir. Ama neden önüne set çekilen bir ırmak gibi akmak için fırsatın olacağı ana kadar havuzunda birikmeyesin ve günün birinde şelaler halinde çağlamayasın. Öyleyse hazırlık yapmaya değmez mi? Kimbilir belki de ailen sendeki bu çabayı görüp, zamanla yumuşarlar. Okuduğum mektubun yazarının cesaret ve gücün asıl kaynağını bulmuş olduğuna inanıyorum. Öyleyse yola devam... Kendinden ve bizlerden vazgeçme... Selamlar....

AYŞEGÜL AYGÜN


Bir hasbihal...

Allahım!... Kapalı gönlümü hak ve hakikata aç. Etrafıma Muhammedi rayihalar saç. Özümü sana açayım. Her şeyden geçerek, huzuruna ereyim. Evet Sen kudsi hadiste buyuruyorsun ki: Kulum Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak varırım. Ey Yüce Rabbim! Sen bize bizden yakınsın; lütfet biz de kulluğumuzla rıza kapına erelim. Ey Rabbim! Herkesin bir dostu olur. Sen, Sana yakın duran herkesin yar, yaran ve hamisisin. Herkes sultana bir şeyler sunar ve karşılığında bir şey bekler. Ey Sultanlar Sultanı! Benim Sana sunacak ve Seni razı edecek hiçbir şeyim yok; fakat beni rahatsız eden yığın yığın günahım var, biliyorsun. Yine de bunları huzurunda anıyor ve üzerlerine ateşi dahi söndüren hüzün döküyorum. 'Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin (hamimsin). Beni müslüman olarak öldür ve beni salihler arasına kat!...' (12/101)Evet insan dünyada bulmuşsa sadık bir yar, neylesin evlad u iyali? Ey kimsesizler kimsesi! Koyma yollarda bizim gibi günahkarları, rahmet kollarına al. Günahlarla kolu kanadı kırılmış bir kuşum, zor mesafeleri aşamam. Kalbime iman, amelime salihat lutfeyle.

Kalbini, zihnini, hayatını, insanın yüzünü Sana çevirmeye adayan gönül insanının ifadeleriyle: 'Ey bizi nimetleriyle perverde eden Sultanımız, bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını menbalarını göster ve bizi makarrı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvetme. Bizi huzuruna al, bize merhamet et, burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada da yedir. Bizi zeval ve teb'id ile tazim etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyyetini başıboş bırakıp idam etme.' İnsanlık kervanından önemli biri olarak muhterem büyüğüm bizim için çok yalvarıyor, bütün insanlığa sesleniyor. Hüzne bürünmüş 'gülen' adam, 'yeter artık!' diyor. Karanlık dünyanın gökdelenlerinden ezanlar okunsun, maddenin cidarları geçilsin, mananın kaleleri kurulsun. Bütün insanlığın ızdırabı dinsin. İnsanlar fert fert değil, fevc fevc ihtida etsin ve ağlayanların ağlamaları tebessüme inkılab etsin.

Ey Rabbim! Karanlık dünyamın ziyası, piri muganım aşk derecesinde bağlı bulunduğu anayurduna dönebilsin artık. Ektiği tohumlar ve diktiği fidanlar binler semere versin. Ey Rabbim! Huzurun mehabeti ve sohbetin helaveti bizi buralara getirdi. Sürçi lisan etmişsem kapının sadık bendesinin affını dilerim.

NECDET BAŞARAN



"Başyazı"

Bir dergi için 'başyazı' ne ifade eder? Birden fazla yazarın gönlünde uçuşan anlamı iki kapak arasında dillendiren derginin yüzbinlerce okuyucusuna, bir tek 'başyazı' ne söyler?

Şu bir gerçek ki, 'başyazı'nın, bir 'yazı'nın ötesinde karşılığı vardır. Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'ya, Sezai Karakoç'un Diriliş'e yazdığı 'başyazı'lar, hiç şüphesiz çok şey söylüyordu okuyucularına. Büyük Doğu ve Diriliş dergileri, biraz da başyazıları demekti.

Sızıntı'nın (Yeni Ümit ve Yağmur'un) başyazıları da, böylesine kapsayıcı bir anlamı işaretleyen metinlerdir. Bütün bir Sızıntı'yı, 'Sızıntı tarihi'ni anlamlandıran metinler olarak okunuyor. Sızıntı biraz da başyazıları demektir; tıpkı Büyük Doğu ve Diriliş'te olduğu gibi...

Sızıntı başyazılarının, okuyucularına, bir yazının çerçevesine sığmayan şeyler söylediğinin yakın tanığıyım. Bir gönül adamının yüzlerce sohbette tasvirini yaptığı, bir o kadar yazıda içini doldurduğu bir dünyanın içinde yer edinmek kaygısını taşıyan binlerce insanın, her 'başyazı'ya, kendilerine yeniden uzatılmış bir el olduğunu düşünerek yaklaştıklarını bilirim. Kendi yüzlerine doğru söylenmiş bir söz demetine gönüllerini açar gibi okuduklarını... Başyazısız çıkan bir sayının gönüllerinde nasıl bir boşluk açtığını ve nasıl bir korkuyla, terkedilmişlikle sarmalandıklarını...

Elimden tutan, ve beni nereye taşıdığını da bilmediğim okuma serüvenimin başlarında karşılaştım Sızıntı başyazılarıyla. Daha çok nayif heyecanların belirlediği bir okuma içindeyken, daha derinlikli metinleri okumaya başladığımı hatırlıyorum. Mesela yolum Said Nursi'ye düşmüştü... İçine bırakıldığımız, kompleks yapısıyla yüreğimize çentikler atıp duran hayatın acı ve coşkularına bilgece yorumlar getiren bir bakış edinmiştim. Başyazılarda kendilerine gönderme yapılan o kadar isim vardı ki... Schopenhaure, Nietzsche, Albet Camus, Andre Gide, Hobbes, Sadi, Attar, Gazali, İbn Hazm, Zerdüşt, Leviathan, Dünya Nimetleri, Simurg, Güvercin Gerdanlığı... Felsefeden teolojiye, edebiyattan sosyal bilimlere sarkan bir zihnin dil ile aşkıydı, başyazıların okuma serüvenime kattığı derinlik... İnsan zihninin tarihinde yaşanan acıların, hissedilen boşlukların, sorulan soruların anlamına dair sahici karşılıklar bulmuş olmanın güveni içinde konuşuyordu başyazar. Satıraralarında gönderme yaptığı zihinlerin işaret ettiği varoluş problematiğine ilişkin okumalarımın sonrasında, başyazara ve metinlerine daha da eğilmek gerektiğine inandım.

Bunları şimdi niçin yazıyorum? Bildiğiniz gibi Sızıntı'nın Eylül sayısı (ve ne yazık ki Ekim sayısı da) 'başyazı'sız çıktı. Hatırladığım kadarıyla Eylül Sızıntı'sı, 'başyazı'sız çıkan üçüncü sayı oldu. Diğer iki sayıya niçin 'başyazı' yazılmadığını bilmiyorum, ancak bu yeni durum için bazı şeyler hissediyor, bunları paylaşma gereğini duyuyorum.

Sadece bir 'başyazar'dan bahsetmiyoruz. Ömrünü, zihin ve gönlünü insana, insanın içine bırakıldığı hayata dair soruların cevabına ayarlamış, bulduğu cevaplar istikametinde yürüyüşler gerçekleştiren bir gönül adamı var karşımızda. Doğduğu coğrafyada, insanda saklı duran 'iyi' ve 'güzel'i kabartmış; 'iyi'nin etrafında toplanmış gönüllere, 'iyi'ye muhtaç insan ve diyarları göstermiş; farklılıkları, anlama çabasına vurgu yapan 'hoşgörü zemini'nde buluşturmuş bir zihni konuşuyoruz.

Konuşan ve yazan insanın ortaya bıraktığı söz, gidip muhatabı bulmuyor ve kalbine dokunmuyorsa, söz sahibini kahır tutar. Canı yanan, derdi olan adam konuşur, ve yazar; içindeki yanıklara işarettir konuşup yazdığı şeyler. Söylenmiş o çok şeyden sonra hala kimsesizlik ve boşluk duygusu sarıyorsa insanı, ne yapılır? Susulur, ne yazık ki susulur.

Başyazar, aşkla bağlı olduğu toprağın insanına çok söz taşıdı. Bencilce güdülerin kasırgalaştığı, kavganın cilalandığı mevsimlerde hep sevginin şarkısını söyledi; bu şarkıya ses taşıdı. Ve bu koroya katılan binlerce kalple birlirkte, 'insan adına insan için' düşlediği rüyanın etrafında dolanıp durdu. Ama gel gör ki, bu topraklarda 'rüyanın çatlaması'na tanık oldu. Kendisine ızdırap veren durumların inşa ettiği bir uzaklıkta ise, 'çatlayan rüya'ya dair kalıcı sözler bıraktı ortalığa. İyi okunmalıydı bunlar. Olmadı; bu uzakta oluşun ve canhıraş söylenen o çok şeyin sağlıklı okunmadığı görüldü.

Bize gelen yüzlerce faks, telefon ve e-mail notunda soruyorlar: Başyazar niçin yazmıyor? Yukarıda anlatmaya çalıştığımız sebeplerden dolayı, yazmaya devam etmenin gerekliliğine dair bir şüphenin içine girmiş olabilir mi?, sorusunu soruyoruz kendimize. Etrafına bıraktığı her sözle ve yazdığı her yazıyla birilerine el uzattığını, ama her seferinde elinin havada kaldığını, eli ayağı düzgün bir karşılık görmediğini, düşünüyor olamaz mı? İçinde kopan fırtınalara gönlünü açacak ve bunları dile getirdiğinde 'paylaşım' dediğimiz şeyi tahakkuk ettirecek birkaç gönlün olmayışına, onca yıldır kalemle işaret ettiği birikime uzak kalışta ısrar edilişe, 'yazmamakla' karşılık vermiş olabilir, diye düşünüyoruz. Bütün hayatının özeti olan, 'başkasının nefsinin avukatı, kendi nefsinin ise savcısı olmak' prensibinin, çok şeye rağmen hayata geçirilmediğini görmenin üzüntüsünden bahsedilebilir. Sanki, elin cefadan usanmadığı, dostların da bir türlü vefayla tanışmadığı bir durumun geliştirdiği 'suskunluğa sığınış' sözkonusu...

Okumalarımın içinde önemli bir yeri olan 'başyazı'lardan yoksun kalmış olmanın hüznünü ifade etmek istiyorum. Yazarak kendisini var kılan, yazdıklarıyla binlerin kalbinde dirilişler gerçekleştiren bir gönül adamının eylemini anlamsızlaştırmanın büyük bir günah olduğunu düşünüyorum. Sanıyorum binlerce insan aynı şeyleri hissediyor. O halde kim kendini 'başyazı'ların okuyucusu olarak hissediyorsa, 'başyazı'larına sahip çıkmalı, bunu hissettirmeli.