Ekim 2001 · s. 460 · 6 dakikalık okuma
His Ve Düşünce Ufku
İçimdeki feryada dair
Abime...
Gidiyordun...
Elinde karanfil sevdalı yüreğinle...
Ardında sensizliğin gözyaşları akıyordu ve sen gidiyordun. Ardına bakmadan... Öyle sessiz öyle nefessiz... Gözyaşları nedir bilir misin?
Gidiyordun...
Tatlı bir hüzün sarmıştı bedenleri.
İçimde ayrılığı pahalı bir sancı yapan, yalnızlığı taşıyan yollara isyan eden bilinçsiz bir vaveyla kopuyordu hiç duymadığın.
Acı bir gülümseme vardı gül yüzünde. Ağlamak istemiyordun.
Bilmem niye?
Ağlamak boşalmaktır, ağlasana!...
Gidiyordun...
Son bir defa ayrılığı taşıyamamanın acizliğiyle bakıyordun fersiz gözlerinle gözlerime.
Acı bir ayrılık şarkısını mırıldanıyorsun şimdi, biliyorum.
Küllenen acılarımı savuruyorsun.
Sus, ne olursun? Sus! Kapansın artık şu ayrılık defteri. Sen mırıldanma, masallarda mırıldansın ayrılık şarkısı.
Yalnızlığı bende kalan 'elveda!' deyişlerini duyuyorum.
Çaresiz ağlıyorum...
Acı bir tren sesi...
Ve gidişin...
En barbar çığlıklar eşliğinde...
Gittin...
Bir ateş parçası gibi düştün temmuzun bir kavuran, bir savuran yanlarına.
Yalnızlık hiç bu kadar yakın olmamıştı bana.
Hiç bu kadar yalnız kalmamıştım tenhada.
Özledim 'efendim!' deyişlerini...
Söylesene gözbebeğim, kavuşmamız bir dahaki bahara mı?
Gelme!...
Sonlar paylaşılmaz!...
HATİCE ULAŞ
Selma ne demek?
Bir
Gerçeklerden sıyrılıp hayallerde yaşamak mı, yoksa gerçekleri kabullenip hayallere hapsolmak mı? Bu soru uzun süre kafasını karıştırdı. Yüzlerce sorudan birisiydi sadece. Ama insanı nasıl da can evinden vuruyordu. Nasıl da Selma'yı gözbebeklerinden kıskıvrak yakalıyor, müthiş sancılarla bir boşluğa savuruyordu. Ne istediğini bilmek, ne istediğini bilememekten daha zor olur muydu? Göğüs kafesinin tam ortasında yanan bir ateş, sanki dışarı çıkmak için gözlerini, ağzını, burnunu zorluyordu. Belki birkaç damla gözyaşına bürünerek kendini Selma'nın sıcak yanaklarına salıveriyordu. Günleri, geceleri yiyip de doymayan bunalım, birkaç dakikalık unutkanlıkla onu rahat bırakıyor, en azından sancısının biraz olsun azalmasına sebep oluyordu. En şiddetli sancıları çekerken bile bunu etrafına belli etmiyordu Selma. Ruhunun kuvvetli olduğuna inanıyordu. Ümitsizliğe düşmek onu daha yolun başında bitirebilirdi. Kafasında bir soru: Selma ne demek?
İki
Hayat demekti belki, su demekti. Acı, unutkanlık, bunalım ve karanlık da olabilir. Gerçek anlamından öte bir şeyler taşımalıydı. Ona yaşadıklarının kaynağı gibi geliyordu. Adı belki Umut olsa, Ayşe veya Çiğdem olsa böyle olmazdı. Bunalımın kaynağını arıyordu. İsmi miydi, yoksa ruhu mu? Ruhu isminin kaynağı, aynası mıydı? Tam tersi de olabilirdi. İsmini öyle dert edinmişti ki... Çok mükemmel bir isim de olabilirdi. Ama onu böyle karmakarışık yapan bir şeyi en sevdiklerinde bile aramalıydı. Sonra, dünyada milyarlarca insan içinde sadece onun düşünceleri mi karışıktı? Bir tek onun kamburu olamazdı bu. Aynı duygulara sahip başkaları da olmalıydı. İsimleri ne olursa olsun, bu paylaşılmalıydı. Ya herkes susarsa, sancılarını anlatarak dindirmeye çalışmazsa? O zaman kimsenin birbirinden haberi olmaz; bir ateş topu gibi kendi kendine durmadan yanarlar. Yağmurların sık sık yağması için ne yapmalı?
ELİF BULUT
Bahar kokulu saçlarından...
Gözümün nuru canım evladım;
Senden ayrılalı tam üç yıl oldu. Hasretin bazen dayanılmaz bir hal alıyor. Çatlak toprağın imdadına yetişen yağmurlar gibi, Dergahı İlahi'de ettiğim dualar kor düşmüş sinemi bir nebze serinletiyor. Senin gibi bir evlada sahip olduğum için Rabbime hamdediyorum. Seni çok özledim; selam vererek girişini, manalı bakışını, yemek yiyişini, koşarak merdivenlerden inişini... Bir gaye uğruna uzaklarda olman duygularımın dilini bağlıyor, ama yine de Rahmeti Sonsuz'a teslim oluyorum.
Yirmibeş yıl nasıl da geçti? Bazen bir rüya, bazen çok uzun bir film gibi... Şimdi çok uzaklarda olsan bile aslında içimdesin... Hele güzel şeyler yaptığını, bir mum gibi etrafını aydınlattığını duydukça, aydınlatırken de fedakarlıkta bulunman gerektiğini anlattıkça kendimi sana daha da yakın hissediyorum. Bazen yirmibeş yıl geriye gidiyorum; doğduğun güne... Kulağına okunan ezan... İsmin, isim vereni... Emeklediğin, adım atıp yürüdüğün ilk gün... Okula başladığın... Önlüğünü giydirip, çantanı hazırlayıp dua ederek gönderdiğim o günü hiç unutur muyum? Hele o ilk karne alacağın gün... Saatler, dakikalar geçmek bilmiyordu. Annelik işte... Deliliğin bir başka adı mı desem?
Evet nasıl da geçti yıllar? Orta, lise, üniversite... Şimdi hayallerimin süslediği bir evlat değil, hayallerimi gerçekleştiren bir kahramansın. Hem de, el uzatılmayan mahsun bir gönül kalmayıncaya kadar bozulan bağ ve bahçelerin imarı için bütün gayretini sarf eden bir kahraman... Zaman emeklerimin boşa geçmediğini doğruladı. Her ne kadar bazen çalkalanmalar olsa da hiç ümidimi yitirmemiştim. 'İnsan bu, zikzaklar çizebilir, ancak muhakkak rotasına oturacak' diyordum. Sana hep bu nazarla baktım, hep bu niyetle ümitvar oldum.
Yavrucuğum!... Bir anne için en güzel mutluluk yavrusunun yanıbaşında olmasıdır. Uykusunda nefes alış verişleri, annesi için melodilerin en güzelidir. Bütün bunlara rağmen, insanlık için hayırlı olmanı diledim. 'Gözün aydın, oğlun oldu!' dedikleri gün, için için sevincimin sebebi belki şuydu: Bağrı yanık bir annenin biricik yavrusunu, Enes'ini Efendimiz'e getirerek, 'Ya Rasulallah sana verecek Enesim'den başka bir şeyim yok. Senin yanında ve yolunda hizmet etsin' dediğine benzer bir şeyler söylemek... Çok şükür, öyle demiş bir anneye yakışır uğraşlar içindesin. Şimdi uzaklardasın, ama önce Allah'a sonra bütün insanlığa ve bana çok yakınsın.
Bakmaya kıyamadığım, gözümden sakındığım selvi boylum! Bu güzelliğinizi Ebedi Güzel'in yolunda harca ki hep güzel kalasın. Allah'a emanet ol yavrum! Rüzgardan esirgediğim bahar kokulu saçlarından koklar, gözlerinden öperim.
NAİME DÖNMEZ
Hatice Ulaş'a;
Yazınızda bir ayrılık konusu işlenmiş.
Türküler, şiirler ayrılığa dair yüzlerce şey söylemiş olabilir. Bu 'bizim ayrılığımız'ın türküsü söylenmiş, şiiri yazılmış demek değildir. Girdiği kabın rengini alan su gibi, ayrılık da, kollarına aldığı insanın hüznünü, acısını, içinde kopan fırtınaların yıkıcılığını giyinir.
Yani... Ayrılık kaderimiz... Bizim... Bütün bir varlığın... Bir yerden geliyor, bir başka yere gidiyoruz. Herşey sefer halinde... Hiçbir şey kararında durmuyor. Bir hareket, bir hareket...
Hayat bir yolculuk halinden başka bir şey değildir. Ve her yolculuk (bir anlamda ayrılık) meşakkatlidir. Böyle bir ayrılık sizi yakmış kavurmuş. Belki konu ve bazı deyimler klasik olmuş ama akıcı üslubunuz güzellik katıyor yazıya: 'Acı bir tren sesi... Ve gidişin... En barbar çığlıklar eşlinde' gibi cümleler sanki bir ağlama ve hıçkırık sesini duyuruyor bizlere. Bir orjinalite bu...
Elif Bulut'a;
Yazınıdaki Selma, Peyami Safa'nın bir roman kahramanını hatırlattı bize. Selma'yı anlatış tarzınız ve felsefi bir gizem ile konuyu irdeleyişiniz de aynı üslubu çağrıştırdı..
Bize şimdiye kadar gelen yazılardan farklılık arz eden bir yazı bu... Hem üslup yönüyle, hem ele aldığı konuyu işleyiş tarzı değişik. Bu sizin için önü açık fakat zorlu bir yol.. Eğer bu üslubu daha çaplı eserlere, mesela roman gibi, hikaye gibi eserlere yansıtırsanız gelecekte güzel eserler vereceğinize inanıyorum. Fakat zorlu bir iştir bu.
Bunu da tekrar etmeden geçemeyeceğim.
Naime Dönmez'e;
Bir annenin evladına yazdığı öğüt dolu bir mektup. Çocuk Kalbi kitabının mektuplarını hatırlattı bize. Ama anlatılan konular ve ögütler ondan çok daha güzel ve yerinde... Anne oğluna doğru yolu ve güzel huyu fısıldıyor.
Anneler bu tarz mektuptan ders çıkarabilir. Evlatlarına, böylesine yararlı şeylerden bahsetmek her halde söz ve zaman israfını da önler.
Mektupta vermiş olduğunuz örnek de gayet manidar.. Enes (ra) gibi kendini Hak yola vermiş bir peygamber aşığı sahabinin nice insanlara farklı güzel duygular sunacağı malumdur.. Bu şekilde fırsatları ganimet bilip çocuklarımıza kudsi mesajlar sunmamız gereklidir. Böyle olursa karşımızda istediğimiz gibi bir nesil bulabiliriz.
Vatanını, dilini, dinini, bayrağını seven ve benimseyen bir neslin teşekkülü böyle teferruatları bile değerlendirmekten geçer diyebiliriz. Zaten bizim de istediğimiz böyle bir ışık neslinin doğuşu değil mi?
Ve herşeyden önemlisi, bir annenin, gönlünde konuklanan özlemi, mutluluğu, soylu bir duruşu anlatabiliyor olması... Söze ve kelama yakın durması...
Yazılı kültürün, yani kitabın konuştuğu yerlerde duruyor olduğunuzu gösteriyor bu metin. Problemleri yok değil, ancak 'okuyor' ve 'yazabiliyor' olmanız daha önemlidir, diye düşünüyoruz.