Sızıntı Arşivi

Eylül 2001 · s. 410 · 8 dakikalık okuma

Diyalog Köşesi

· Edebiyat


Bizi duyan var mı?
Hergün evde oturmanın ne demek olduğunu bilir misiniz? Her duyduğunuz tıkırtıda bir misafir geldiğini sanır mısınız? Merdivende yürüyenlerin ayak seslerini ezberler misiniz? Merdivenden her ses geldiğinde koşar kapıyı açar mısınız? Peki kapıyı açtığınızda kimseyi göremeyince oluşan hüznü bilir misiniz? Siz hiç bir dosta, bir arkadaşa hasret kaldınız mı? İşte ben böyle biriyim; bir arkadaşa, bir dosta hasret kalan...
Onsekiz yaşındayım, ama asla bu yaşın zevkini almadım. Ya bir çocuk gibi buruk, ya da bir yaşlı gibi ümitsiz yaşadım. Zor bir ebeveynin elinde büyüdüm. Komşuya gitmek yasak, akrabalara gitmek yok, arkadaşları eve çağırmak yok. Yapayalnız kaldığım dünyamda kitaplar akrabam, komşum ve arkadaşım oldu. Sızıntı da böyle bir arkadaş; komşu ve akraba. Fakat Haziran sayısındaki Diyalog Köşesi'ni okurken çok kötü oldum. Orda Ayşegül Aygün'ün kitabından söz ediyorsunuz. Ve Sızıntı'ya yazan diğerlerinin de onu takip etmesini istiyorsunuz. Sanki Sızıntı'ya yazanlardan başka yazı yazan yokmuş gibi. Ben ve benim gibiler de yazar, konuşur ve düşünür. Konuştuklarını, düşündüklerini yazar, fakat bu onlara hiçbir fayda getirmez. Çünkü imkanları yoktur!

Siz Anadolu'da yaşayan bir kadının, bir kızın halini bilmezsiniz. Onlar her türlü acıyı, çileyi çekerler. Taşların arasında gül yetiştirirler ama onları başkaları koklar. Ben Sızıntı'ya abone olduğumda size bir mektup yazmış fakat yollayamamıştım. Siz bunu bilmezsiniz. Dedim ya, biz Anadolu kızıyız; çarşıya gitmek (okul dışında) bizde yoktur. Birine mektup mu yazmak!?... Bunu yapmak için ya çok cesur olacaksın, veya yalancı. Evet birine mektup yazarsanız adınızı yazamazsınız. Sebebi mi? Dergide biri sizin isminizi görürse.. aileniz duyarsa.. korkusu sizi yazmaktan vazgeçirir. Ben dost arıyor, yazı yazmak istiyorum, fakat imkanım yok; bir mektup kağıdıyla bir dolma kalemi bulamayacak kadar çaresizim. Fakirlikten değil!... Niye peki?... Niye mi?... Yazdıklarımı kime okutacağım, kime yollayacağım?... Nasıl?... Bu soruların cevabını bulmadan yazamam. Oysa siz mektup yazanlara alkışlar gönderiyor, onları yazı dünyasının içine davet ediyorsunuz. Devamlı Sızıntı'ya yazanlardan bahsediyor, onları övüyorsunuz. Bizim gibi imkanı olmayanları hiç düşünmüyorsunuz.

Gözlerimde yaşlarla, kalbimdeki sızıyla yazıyorum bunları. Belki ileride çok pişman olacağım bu yazdıklarım için. Ama Sızıntı'nın bizleri anlamasını istiyorum. İnanır mısınız, üçdört saattir ağlıyorum, gözlerim kıpkırmızı. Niçin mi?... Onu da varın siz düşünün! Bilemiyorum bu yalnızlığa ne kadar dayanabileceğim? Allah, benim ve benim gibilerin yardımcısı olsun. En derin saygı ve sevgilerimle...

NİHAL GÜL

Yazarak var olmak
Yazıya, özellikle günlük ve hatıraya eğilmek çok önemlidir diye düşünüyorum. Keşke bu ruhta çok insan eğitebilsek. İnsan çoğu zaman içinde bulunduğu durumu, anı tam idrak ederek yaşamıyor. Oysa kendisi de dedesi gibi, ataları gibi bir gün tarih olarak göçüp gidecek. Onlar da kendi devirlerinde bizim gibi yaşayan insanlardı, bugünse tarih oldular. Üzerlerine geçmiş zaman fırçası çekilmiş, boyası boyanmış. Bir Nuh Tufanı'nı düşünelim. Acaba baş döndürücü bu hadise olduğu sırada, gemidekilerden biri bunu kaleme aldı mı acaba? En azından tufan sonrası bunu yazan oldu mu? Böyle bir şey mümkün olsaydı, ve bugün ortaya çıksaydı.. neler olurdu dersiniz? Ne çok şey olurdu, değil mi? Düşünün, hadisenin canlı şahitleri dinlenerek Titanik Faciası film yapıldı.

Biz buralarda (Tataristan) yüzyıl önce Türkiye'ye göç eden Tatarların dilini incelerken, hangi sebeplerden dolayı göç ettiklerine dair yazılı bir kaynak bulamadık. Oysa onlar kendilerinden yüzyıl sonra gelecek nesil tarafından araştırma konusu olabileceklerini düşünebilselerdi, yolculukta yaşadıkları sıkıntılara kadar ciddi kaynak bırakırlardı. Neden işler hep böyle oluyor, insan yaşadığı zaman dilimi içinde bunu idrak edemiyor? Şu anda dünya sathında büyük bir oluşum var. Bu oluşumun gerçekleşmesinde rol oynayanlar gelecek nesle mutlaka yazılı kaynak bırakmak gerektiğini düşünmeliler. Ki gelecek zamanlarda insanlar varsayımlarla hareket etmesin, yazılı metinlere yaslanarak bir şey söyleyebilsinler. Şahsen ben bugün, 'Biz tarih yazan millet değil, tarih yapan bir milletiz' sözünün tartışılması gerektiğine inanıyorum. Bu söz sanki yazmama ayıbımızı, ihmalimizi örtbas etmek, kendimizi rahatlatmak için, bir yönüyle de fahirlenerek söylediğimiz bir söz gibi geliyor. Bu sözün arkasına sığınarak, bu zamana kadar ne kazandık? Bir Osmanlı tarihini Hammer'den, Hamilton'dan öğrenmeğe mecbur olduk, bu bizim için bir ayıp değil mi?

Günlük ve hatıra yazmanın önemine dair, Tatar dünyasının çilekeş yazarı Ayaz Gılajev'in (Haydin Bir Dua kitabından) Tatar halkına seslenişini, kendimize uyarlayarak seslendirmek istiyorum:'Niçin biz çocuklarımıza, hatıra defterlerine hakikatleri yazmanın ehemmiyetini daha küçük yaşta öğretmiyoruz. Günlük ve hatıralar, bir milletin ebedi sarsılmaz direkleri değil mi? Biz neslimize hitaben, 'Unutmayın, her hatırayı önemle ve özenle tesbit edip muhafaza edin, sadece hafızaya güvenmeyin!' deseydik, zannederim, tarihimizin etrafa saçılmış mücevherleri, nesilden nesile geçerek, daha bir parlaklık arzederdi.'

FATİH KUTLU

Sana gitme demeyeceğim, ama...
Biz seninle ne acılar yaşadık, diyemeyeceğim sana. Biz seninle acıyı aşımıza lezzet diye kattık. Korkularımızı macera olsun diye yaşarken, umutlarımızı kıskandırmak için karamsarlaştık. Biz seninle gurbeti, aramızdaki sıcaklığı ölçmesi için derece maksatlı kullandık.

Sohbetlerde perçinleşirken birbirimize, semalar dolusu sözcükler taşıdık gözlerimizde. Bana hiçbir zaman 'Seni asla terketmeyeceğim' demedin ama, ansızın bırakıp gideceğini de söylememiştin ki!... Aslında sen bana hiçbir şey söylememiştin. Sen konuştuğunu zannederken, ben dinlediğimi sanmıştım. Oysa ağzından kelimelere dökülen, benimse kulaklarıma çarpan Malik'in çağrısından başka bir şey değildi. Kendisine ulaşmakta zorlandığımızı gören Rahman, bizi görevlendirmişti birbirimize. Sadece birer vasıta olalım diye...

Görevimiz daha tamam olmamıştı ki, niye gittin? Biliyorum sana gitme demek; hoyratça esen hırçın rüzgarı durdurmak kadar zor, kal demek; rayların ortasında kalmış adamın, hızla gelen trene 'dur!' demesi kadar manasız, dön demekse; kucağında son nefesini vermiş bebeğine 'uyan!' diyen annenin haykırışı kadar çaresiz.

'Mesafeler sadece paylaşıma engeldir' diyorsun seher yeliyle gelen sesinde. Peki gözlerinin gözlerime bakarken ki titreyişini, merdivenlerden ikişer atlayıp, son basamakta zıplayışını, 'Allahım ne büyüksün' derken Mevla'ya el açışını da görmeme engel değil mi?

Liseyi bitirdikten sonra giyiniş tarzıma 'hayır!' diyen zihniyet okutmayınca, hayat üniversitesine yazdırmıştı babam beni. Şimdi bu senin son vizeleri... Cevaplayamadığım en zor soru: Bu can sensiz yaşayabilir mi?

Otuzaltı numarayı ararken kentin karanlık sokaklarında, kitaplarda bulduk yitik mabedin hazzını. Oysa hiç açmadık o kitapları. Açamadık. Çünkü bizi ilgilendiren, sadece kapaklarıydı. Zarfı daha çok önemsedik. Mazrufa yabancılaştık.

VİLDAN ERKAN



Gidenler... Hiçbir yere gidemeyenler...

Eteklerinde köpürttüğü heyecanlarla yüzümüzde dolaşan Eylül'ün bu kırılgan günlerinde çok 'şey'le birlikteyiz. Her birerimizin hayatını oluşturan 'şeyler' ne ise onlarlayız. Hüzünse hüzün, uçarı heyecanlarsa uçarı heyecanlar... Gözlerimiz, birlikte olduğumuz şeylerin rengini giyinmiş. Hüzünlü, korkulu, heyecanlı, umutlu, mutsuz... Çaresiz tutsağı olduğumuz gerçekliğin keskinliğine dokunan bedenimizde çizikler birikmiş. Derinliğimize kanın gölgesi vurmuş. Vazgeçilmezlerimiz de var aynı zamanda; onlara yaslanarak, her tercihimizde onları dikkate alarak günü akşam ediyor, ömrümüzden dakika düşürüyoruz. İyi ki bunlar var, diyoruz. Sırtımızı dayadığımız dağdan, üzerinde yürüdüğümüz zeminden mahrum olsaydık, ne yapardık, nasıl var olabilirdik? Bunlar var ki dayanabiliyoruz. Değilse, koyulaşan kanın karanlığında ve ağır kokusunda hayat bir kabusa dönüşürdü bizim için.

Biz sadece 'birlikte olduklarımız'dan ibaret değiliz, bir de 'gidenlerimiz' var. Bizden uzaklara düşmüş parçalarımız... 'Ayrılık' denilen yaralayıcılıkta bizden kopan taraflarımız... Eksikliğimiz... Koyu bir boşluk gibi gözlerimize bakan, kendine doğru çeken yetmezliğimiz... Daha önce kim ve ne bu boşluğu dolduruyorduysa, bu sefer yokluğu çağırıyor bizi o şeyin. Varlığına sarılarak sevindiğimiz zamanların sonrasında, yokluğuna ağıtlar yakarak var ediyoruz çekip gidenimizi.

Ne çok 'şey'imiz var, ve de gidenimiz... Öyle görünüyor ki hep böyle kalacağız... Öncekiler gibi... Kavuşmak ve ayrılmak kaderimiz... Ancak gidenler, içimizde bir boşluk bırakmışlarsa ve boşluktan bize seslenmeye devam ediyorlarsa hala, gitmemiş sayılırlar. Bu da bir teselli payı... O halde gidenlere selam olsun...

***

Yaşadıklarımızın bir anlamı varsa, gönlümüzde konuklanan sevda ve heyecanlar sahiciyse, insana ve hayata dair soruların cevabı olan bir ömrü geçiriyorsak, bir başkasına ulaşmak, yolculuk izlenimlerimizi aktarmak gerekir diye düşünüyorum. Günlük ve hatıra bu açıdan önemli... Cemil Meriç, her ne kadar hatıra için, (insanın zaaflarını gizlediğinden hareketle) 'Smokinle tarihin karşısına çıkmaktır' dese de, sahici bir geçmiş bilgisi, yaşananlara şahit olmuş insanların hayatlarına düşen izlerlerden okunabilir.

Fatih Kutlu, bugünün ve hiç şüphesiz yarının da en önemli hadiselerinden biri olan bir harekete dikkat çekiyor. On yıldan fazladır Türkiye'nin gündeminde olan; Anadolu insanının gönül, zihin ve emeğinden beslenen, 'örnekleri kendinden bir hareket'in tarihini, bu hareketi geliştiren ve bugün devam ettiren insanlar yazmalıdır, diyor. Sadece o değil, başyazarımız da, dergimizin geçen sayısında yayımlanan makalesini buna ayırdı, çok önemli bir çağrı yaptı. 'Bu yazıda, anlatılması bir vefa borcu, dile getirilmesi çok zor bir destandan söz etmek istiyorum. (...) Çağın bu destan hadisesi adına kalb ve kalem erbabını harekete geçirmek için böyle bir cür'et izharına ihtiyaç olduğu kanaatindeyim.' dedi. Bu ülkenin sahici ruhuyla görünür olan ehli hizmet insanlar! Bu çağrı size... Dünyanın bilmem neresinde; dile, dine, renge takılmadan, insan yüreğine soylu bir ses bırakma telaşesinde olan siz sevgili delikanlılar! Bu çağrı en çok size... Gönlünüzü konuşturun!... Hüzünlerinizi, uykusuz geçen gecelerinizi, karşılaşmal

arınızı, siyah derili çocuğun gözlerinde beliren ışığı yazın bir yere... Şahitlik edin yaptığınız hizmetlere... Adımlarınızla oluşan tarihin yazımına yardımcı olun... 'Kalb ve kalem erbabı'na, yaşanmışlıktan doğan metinler bırakın... Hatıranız kalsın geriye...

***

İnsanı hüznün orta yerine bırakan ne çok mektup alıyoruz. Fazla bir şey yapamamanın sıkıntısını ne çok çekiyoruz. Nihal Gül'ü okudunuz... Hiçbir yere gidemeyenlerden... Adresi yok!... Nereden yazdığını belirtmemiş. Belki de Nihal Gül, gerçek bir isim de değil... Ama ne önemi var bunların? Kendi çocuklarını sıkboğaz edenler, hayal kırıklığı içinde vahşileşen 'herşeyi anlamsız görme' psikolojisi gönlümüzü acıtıyor. Yazık değil mi, sevgili ebeveynler? Çocuklarınızın yüzü niye sokağa dönük olsun? Niçin eviniz bir hapishaneye dönüşsün?

Ve siz sevgili Nihal Gül!...Sizin farkında olan; size ulaşmak, güzel olan herşeyi sizinle paylaşmak, gönlünüzün karşılığı olmak dışında kaygısı olmayan bir derginin abonesi ve okuyucusu olduğunu bilmenizi istiyoruz. Yüreğinizi ferahlatacak, ona bir genişlik katacak sözler üretmeye çalışıyoruz burada. Var olmak ve var kalmak adına ortaya koyduğumuz çabanın içinden çıkan sözlerimiz herkese... Üst başlığımız insan... İnsana dair ne kadar iyi şey varsa onu seslendiriyoruz. Biz, siz, hepimiz... Muhtaç varlıklarız... Birbirimize... O'na...