Ağustos 2001 · s. 358 · 6 dakikalık okuma
Diyalog Köşesi
· Edebiyat
Varlığımın sebepler ötesi sebebi, gönlümün sultanı Efendim!...*
Osman Alagöz
Merhamet dilendiğim kelimelerin gölgesinde içimin yankısını sana yollamak istiyorum.
Yüreğimde çağlayanlar var, dinmeyen gözyaşlarım var efendim. Sana yolluyorum tüm hasretlerimi, aşarak yüreğimin çöl kumlarını. Demet demet yıldızların kutlu rehberlerimdir, kapına yöneldiğim gecenin şu ıssız saatlerinde. Gönül heybemde gözyaşlarım, geçtiğim yollara serpiyorum sadakam diye. Yürek tezgahında dokuduğum sancılarım var sadağımda, kuşandığım acılar var. İşte geldim kapına efendim, dilimde senden dilendiğim şefaatin var.
Ey Nebi, inan ki sensiz gündüzlerimiz bile geceye döndü. Alnımızı üfül üfül okşayan rahmet yüklü soluğundan mahrumuz yıllardır. Senin yokluğun, ölü ruhlara can veren nefesinin yokluğu, bizi ağyar ateşinde yaktı. Deden Hazret-i İbrahim'e yakılan ateşten daha acımasızdı yandığımız ateşler.
Medet Sultanım! Hicranınla yanan ruhumuza parmaklarından yine boşaltmaz mısın kevserlerini oluk oluk? Utancımız büyük. Adını bir bayrak gibi dalgalandıramadık gönül semalarında. Giremedik kalplere, adını sunamadık sana muhtaç sinelere. Büyük utançlara kundaklandık; ama sen sultansın Efendim, ne olur himmetini esirgeme boynu bükük, yüreği yaralı ümmetinden. Yaralı yüreğimizi, Hazret-i Eyyub'a bahşedilen ab-ı hayat gibi çağlayanlarla yıkayacağın günü bekliyoruz.
Bir gün gözlerimizden perdelerin kalkacağı ümidiyle yaşadık hep. Temessülünle şerefkudum buyurduğun Ahmet Rufai hazretlerine imrenir olduk. Biz de, günahkar dudaklarımızı senin o pak ellerine dokunduracağımız günün hasretiyle bekliyoruz efendim.
Sen, çiçek çiçek donanmış vefalarla kucaklayan Uhud'un bağrındaydın hani... En has şühedanın vefa kokan cennet mekanlarını ziyaret etmiştin... Ve orada demiştin ya, 'Kardeşlerime selam olsun!' diye... Ey Nebiler Sultanı Efendim! Bizleri, işaret buyurduğun o garip devirde gelen kardeşlerin sayıp ziyaret etmeyecek misin? Ayağı ve alnı beyaz sekili atların say bizi, aldığımız abdestlerimiz var günde beş vakit. Ne olur efendim, Mekke'den Medine'ye hicret eder gibi gel. Sen gel ki, güneşin bizi terk ettiği karanlık gecelerimize dolunaylar doğsun. Yeniden bestelensin 'Tale'al Bedru'lar. Hiç günahı olmayan çocuklarımız seslendirsin yine o yanık nağmeleri. Ellerinde demet demet güllerle bekleyen kadınlarımız, gözyaşı çağlayanlarıyla yıkasın yollarını.
'Ey sevgili, en sevgili' Efendim! Seni anlayamayan nazarlara keşke, sana perdedar olan bir örümcek kadar vefalı olabilseydik. Anlayabilseydik kıymetini... Seni anlatabilseydik... Keşke bir güvercin olabilseydik, dünyanın dört bir tarafına nur dağıtan ellerinden uçurduğun. Senin çağları aşan o kudsi çağrılarını taşıyabilseydik çağlardan çağlara ve deniz aşırı diyarlara.
Ne olur gel Efendim! Çağın yetimleri var seni bekleyen. Sana kasideler yazan bağrı yanık aşıkların var, ağıt yakanların var. Ağıdı dindirecek öksüzlerin var. Ve talihsiz devrin Asiye yüzlü, Meryem iffetli yetimleri var. Gözyaşlarına sünger olacağın sürmeli ceylanların var. Sakat vicdanlarda çarmıha gerilmek istenen Mesih soluklu yiğitlerini ne olur daha fazla bekletme Efendim. Ateşe atılmak istenen İbrahimlerimiz var, Senin gül bitiren yağmurlarını bekliyorlar. Bıçak altında tevekkülle bekleyen İsmaillerimiz var; yoluna kurban olmayı bekleyen koç yiğitlerimiz var.
Biliyoruz, aşkına pervane olamadık. Yanlış ateşlerde yandı ruhumuz. Yanlış pazarlara sürüldük. Yalancı şafaklarla kandırıldık yıllar yılı. Sensizliğin girdabında zehrini yudumladık hayatın. Onca günahlarımıza, bize yakışmayan kusurlarımıza rağmen, senin büyüklüğün kadar büyüttük umutlarımızı. Dağlar kadar günahlarımız olsa da sen kadar umutlarımız var. Hani diyorsun ya Efendim, 'Benim şefaatim, ümmetimden günah-ı kebair işleyenleredir.' Kim bilir kaç günah kirinin içinde büyüttük bembeyaz umutlarımızı. Tutunduk verdiğin söze. Müjdenin ipekten çehresine sarındık.
Ey Nebi, kendisine yollanan salatu selamları işiten vefalı Dost. Sana yolladığımız salatu selamların sımsıcak gölgesinde beyaz dualarımızın aydınlığıyla yöneldik kapına. Temessülünle, meftunlarını sevindireceğin zamanı bekliyoruz. Sireten şekil değiştirecek kadar büyük günahı olanların imdadına, sırf sana yolladıkları salatu selamlar hatırına yetişmiştin Efendim. Ve biz ahirzamanın garip insanları, bir kere daha temessül edip imdadımıza yetişeceğin günün hasretini çekmekteyiz.
Yetiş imdada ya Resulallah, ne olur imdadımıza yetiş! Gönül Kabe'sinde, günahlarımıza rağmen yine de bir yer var Efendim teşrif buyuracağın. Yüreğimizin yanıklığıyla tütsülediğimiz gözyaşı dolu mahzenlerimiz var. Uyku nedir bilmeyen kirpiklerimiz var Seni bekleyen. Ne olur gel, gel ki: 'Kadem bastın gönül tahtına / A Sultanım sefa geldin.' diyelim bağrı yanık aşıkların gibi.
Ey, 'Levlake...' hitabının Nazlı Sultanı, naz makamının efendisi! Yıldızların, yoluna kaldırım taşları gibi dizildiği, yüreği bulut bulut olan Sevgili! 'Yağarsın, taşlar bile yemyeşil filizlenir.' Sen olmasaydın eğer, taşlardan daha katı yüreğimizde hiç yeşerir miydi yepyeni umutlarımız! İmanın gökkuşağı renkleri belirir miydi yağmur sonrası gibi! Yüreğimizin yamaçlarında boy verir miydi hiç, sen kokan güller, olmasaydın Efendim!
Ve bir de Efendim, 'Damar damar seninle, hep seninle dolsaydık', koruyabilseydik 'vefa'mızı... Açsaydı daim bizim de gönlümüzde vefa çiçekleri... Bir Molla Cami de biz olsaydık, ashabına kıtmir olmayı canı gönülden dileyen... Kıtmirin olabilseydik ey Şah-ı Rusül! Sana sadık olabilseydik... Adına ve ashabına sahip çıkabilseydik ta haşre kadar... Ashab-ı Kehf'in kıtmiri gibi olsaydık... Onca günahlarımıza rağmen, 'Senin ashabın cennete giderken ben nasıl cehenneme giderim?' diye inleseydik... İniltilerimizde bestelenseydi ümitlerimiz...
Kabul eder misin bizi Efendim, ashabının kıtmiri olarak?
Zira Efendim, 'Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım' diyerek başımızı koyduğumuz olmuştur yastığa, tutunduğumuz an olmuştur düşlere.
Ne olur; 'Gel ey Muhammed bahardır / Dudaklar ardında saklı / Aminlerimiz vardır / Hac'dan döner gibi gel / Mirac'dan iner gibi gel / Bekliyoruz yıllardır.'
Bir demet gül var elimizde, titreyen yüreğimiz var. Güllerimiz solmadan, gül kurusu ağlamadan yüreğimiz, ne olur gel Efendim!
*Altınoluk dergisinin düzenlediği 'Peygamber Efendimiz'e Mektup' yarışmasının birincisi ve geçen sayıda verdiğimiz 'iyi haber'in konusu olan metni, okuyucularımızdan gelen istek üzerine yayımlıyoruz. Yazarımız Osman Alagöz'ü tebrik ediyor, kendisine başarılar diliyoruz.
Bir hikayeniz var mı?
Sığ ve cimri bir hayatın içine doğduğumuz söyleniyor. Doğru değil bu, hayat çok cömert. Hüzün ve sevinçleri bol keseden dağıtıyor; her gün, her an 'yeni' bakışlar fırlatıyor bize.
Çoktan yürüdüğümüz yolun uzantısında ve dönemeçlerinde karşımıza ne çok şey çıkıyor. İşte bir sabah yolculuğu... Yükünü alan vapur yüklendiği yüzlerce hikayeyle yeni bir limana yüzünü çeviriyor. Martıların kanatlarından düşen ses, hafif dalgalı denize müzikalite katıyor. Çok insanın gözlerine, yabancısı oldukları yüzler aksediyor.
Hayat, ihtiyaç sahiplerine elindekini kaygısızca dağıtan iyi bazı insanlar gibi, kendisinde varolanları üzerimize saçıyor. Hayata cimri diyenler, haksızlık ediyorlar. Edindiği korkularla ve boğdurduğu gönlüyle hayata dokunanın dar penceresine, hayat bütün zenginliğiyle nasıl sığsın ki? Dar alanlarda oynaşıp duranlar, bir ovanın genişliğinde bir masalın sonsuzluğunda yolculuk yapamazlar. Sahip oldukları herşey, tutsağı oldukları yer kadardır; o kadar görür, bilir ve yaşarlar.
İtiraz etmekten vazgeçip kabullendiğimiz yaşam biçimlerimizin yetersizliği, alabildiğince cezbedici imkanlara sahip hayatı elimizden kaçırtıyor. Gözlerimizin önünde akıp geçen çok şeyi, geçmiş zamanlardan beslenen derin uykularda mayışan gözlerle izliyoruz. Bizi kıyıdan uzaklaştıran vapurun sağına soluna çarpan dalgalar, birkaç metre uzağımızda denize konup kalkan martılar, yanıbaşımızda uzaklara dalıp giden yüzler, hikayeleriyle kalplerimize dokunmuyorlar.
Ne zamandan beridir, hiç şaşırmıyoruz. Yeni giysilerle tanıştırdığımız bedenimizde hapsettiğimiz gönlümüze taze haberler taşımıyor, kendimizi şiir kıvamında bir ürpertiye bırakmıyoruz. Beslenmiyor, çoğalmıyor ve yenilenmiyoruz. Kolu-kanadı kırık alışkanlıklar, tekrar edile edile sökülmeye yüz tutmuş cümle kalıpları, üzerine düşen görüntüleri evirip çevirmekten vazgeçmiş yorgun gözler.. bizlerin birer gerçeği.
Derinlerde gür bir hayata dönüşecek tohumu yüzeylerde çürütüyoruz, neden? Niçin çiçeklenmeye durmuyoruz? Diri bir yeşillikle salınan yaprakların içimizden fışkırmasını mümkün kılmayan basık yerlerde yaşamayı sürdürmenin anlamı ne? Dışarıya açılan kapılardan çıkmak, bilmediğimiz sokaklara girmek, hayatın karşımıza çıkardığı yüzlere doğru yürümek, yabancısı olduğumuz kalplere dokunmak, çokça hikaye dinlemek.. niye mümkün olmasın? Soralım kendimize... Hayat sadece bizden, yaşadıklarımızdan mı ibaret? Farkında olmadığımız, gönül ve zihnimizde konuklanmadan yolculuğunu sürdüren başka heyecanlar yok mu? Aptallaştıran bir gündemin artıklarıyla yüreği karartmanın nasıl bir felaket olduğunu biliyor muyuz? Yüzyıllar öncesinden bugüne, bizlere seslerini ulaştırabilen Homeros ve Mevlana hangi heyecanların yedeğinde yaşadılar? Hangi kadim duyarlıktır ki, şairleri ele avuca sığdırmıyor, onları bir kelebeğin kanadında aşka ve hüzne uyarıyor?
Bu sorular, bizleri; çok farklı, çok renkli bir hayatı işaretleyen cevaplara götürür. Soruların yedeğinde yapılacak bir yolculukta kendimizle yeniden karşılaşırız. Çoktan unuttuğumuz, büyüklüğümüzün sisi altında sesi kısılan çocukluğumuz seslenir bize, 'büyükleri' gıcık eden sorular sorar. Uyanık bir merakla ve diri kalple eğiliriz hayata. Hayat, derinliğinde sakladığı masalı fısıldar kulağımıza. Uçan halılara biner, burnu büyüyen insanlar görürüz. Yüzümüz bir hikaye antolojisine döner. Kalbimiz binbir duygunun yeşerdiği geniş bir ovaya bürünür.
Bunları niçin yazıyorum? Gelip gelip gözlerime konan, meraklandıran, kalbime dokunan sevgili yoldaş! Bir hikayeniz var mı, merak ediyorum.
Sahi var mı?