Haziran 2001 · s. 254 · 6 dakikalık okuma
Diyalog Köşesi
· Edebiyat
Buradayız!...
Karanlık bir gecede yaktığınız ateş hepimizin yüreğinde. Yaşananların sancısını çeken her yürek bir ucundan tutuşuveriyor. Ateş acıyı da beraberinde getiriyor. Acıdan şikayetçi değiliz! Çünkü olgunlaştıran, hassaslaştıran, en önemlisi insanlaştıran bir acı bu... Yalnızlığın, kendi içine yolculuğa çıkmanın serüvenlerin en heyecanlısı olduğu ve insana çok mesafeler aldıracağı bir gerçek. Kendiyle başbaşa kalmayı, kuru kalabalıklarda yitip gitmeye tercih etmeyiş, pek çoklarımızın en büyük kaybı. Bütün bunlar doğrudur. Ama diğer yandan yeryüzünde tek olmadığını, zaman ve mekan engeline takılmaksızın aynı seslerle konuşan gönüllerin varlığını bilmek de insanı memnun ediyor, yapıp edeceklerine karşı daha bir şevk ve güçle yüzünü gülümsetiyor.
Mekke'yi fethe gelen Peygamberimizin emriyle karanlık bir gecede onbin sahabenin yaktığı onbin ateş güneşten önce şehrin karanlığını aydınlatmıştı. Her ateş inanmış bir yüreğin ışıltısını da beraberinde taşıyordu. Diyalog Köşesi'nde sizin de dile getirdiğiniz ve zaten Sızıntı'nın yirmiüç yıldır varlığıyla yaptığı her yürekte bir ateşin yanması çağrısı da bundan farksız, değil mi?
Her ay kapımızı çalan rahmet yüklü Sızıntı'larla besleniyor toprağımız. Ateşe, acıya, sabra talip olmayı, öğünmemeyi, ha-yatı cesaretle karşılamayı, hatalarımızın mesuliyetini şuna buna, -hatta şeytana bile değil, sadece kendimize vermeyi, ilk ve öncelikli fethedilmesi gereken yerin yüreğimiz olduğunu, diğer fetihlerin ancak buna bağlı gerçekleşebileceğini öğreni-yoruz her sayıda. Maskelerden kurtulup kendi gerçeğimizi çözmeye çalışmanın, cevaplardan önce soruları bulmanın uğraşına giriyoruz. Sancısız ve sabırsız öğrenme olmuyor, bunu da biliyoruz.
Çağrınıza teşekkürler... Evet, biz buradayız sevgili Sızıntı!... Bulunduğumuz yer İstanbul, Artvin, Diyarbakır, Konya, Azerbaycan, Almanya.. yeryüzünün pek çok dağlarındayız. Gecemizin karanlığı bizi korkutmuyor. Doğrusu bunu umursamıyoruz da. Yüreğimizde aynı kaynaktan beslenen ateşimizle sevgiye ve daha çok insan olmaya talibiz.
AYŞEGÜL AYGÜN
Yıldızlar ağlıyor burada
Aziz dostum!... Ömrü hayatımda böyle bir dostluk ve böyle bir hayat farklılığı görmedim. Ben bu sıcak ortamda, soğuk bedenlerin arasında, kurşun vızıltılarının eşliğinde yazıyorum bu mektubu. Yıllar geçmesine rağmen yüz yüze görüşemezsek de yine ben savaş çocuğu, sen barış... Geçmiş günlerimizin aziz hatırası hürmetine mektuplaşarak, birbirimize olan hasretliğimizi gideriyoruz. Geceleri yıldızlara ve Akdeniz'e bakar hayat yolumuzu çizer, deniz kabuğunun içinde küçük bir inci ya da ufak mutluluklar arardık. Hatırladın mı? Ne olurdu şu aramızdaki heybetli dağlar, uzun ama çook uzun yollar olmasaydı, aynı şeyleri devam ettirseydik! Oysa şimdi senin adın Barış, benimkisi Savaş... Şu an bu mektubu yazarken, kapıdan buz gibi elleri ve ayakları olan bir ölü daha girdi. Ve öyle tuhaf ki, eceli gördüm. Göğsüne oturmuş onu son yolculuğuna hazırlıyordu... Off! Öyle dertliyim ki!... Savaşıyorum; kendimi sana kelimelerle anlatamam. Bırak gözyaşlarım anlatsın!...
Barış... Öyle hasret kalmışım ki bu kelimeye, söylerken bile dudaklarım titriyor, ellerim buz gibi oluyor. Üzerime ölüm sessizliği çöküyor. Her akşam olduğunda yıldızlar ağlıyor burada; sen , Barış yok diye. Yıldızlar bile anlıyor savaşın soğuk yüzünü. Dedim ya, yıldızlara bakar hayat yolumuzu çizerdik. Ama ne yazık ki şimdi burada yıldızlar ağlıyor, hüzün çöküyor ışıltılarına. Bana anlat oradaki yıldızları, sevinçlerini... Eğer bu mektup eline ulaştığında ölüm haberimi duyarsan, bil ki hep barışı, seni düşünüyordum. Hakkını helal et! Hep sıcak yatağında düşündün savaşı. Ama ben silah cephanelerine dayadım sırtımı, eceli üzerime yorgan yaptım. İçime sanki hançer sokuyorlar, zehirli yılanlarla götürüyorlar yüreğimi. Savaş sanki annem-babam, kuru ekmeğime katık oldu. Savaşla hep öldüm! Senin elin kalem tuttu, benimkisi silah ve ceset. Sen gülü, papatyayı kokladın, ben barutu. Sen yeşil alanlarda top oynadın, ben savaşa top taşıdım. Anlat bana! Silgi kokusunu, gülün mükemmelliğini... Hasret kaldım bunlara, bunu böyle bil! Beni ve bu mektubu sakın, ama sakın unutma. Savaş unutulmamalı! Barış!... Sana sesleniyorum!... Güvercinini savaşla çatıştırma! Son vasiyetim bu...
AYSU PEKCAN
Ürkek tebessümler
Satırlarıma nasıl başlamam gerektiğini kestiremiyorum. Kağıda ve kaleme uzak olmayan bir insanım. Ama şu anda kalemim ve kağıdım titriyor; iliklerime kadar heyecan doluyum. Onbeş seneyi aşkın bir süredir Sızıntı'yı okuyorum. Sızıntılarında hayat bulduğumuz bir dergide kendi yazılarımızı okuma bahtiyarlığı şükürlerin en büyüğüne vabeste...
Özellikle Diyalog Köşesi'nde ismimizi zikrederek, 'Yazılarıyla Sızıntı'nın yazarlarından oldular.' ifadesi çok ağır bir mesuliyeti omuzlarımıza yüklüyor. O andan itibaren her ay bir yazı yazmaya söz verdim. Rabbimin inayetiyle şu ana kadar buna muvaffak da oldum.
Yüreklendiren yazılarınız ve ifadeleriniz yüzlerce kilometre öteden kazanılmış ebedi dostluklara dönüşüyor. Kendimi artık iftiharla Sızıntı ailesinin bir ferdi olarak görüyorum, ifadelerinizdeki coşkuya dayanarak. Belki de bu gizemli yakınlık bana bu satırları yazdıran tılsım.
Izdırabı çekilmemiş yazıları muzdarip bir heyete göndermekten haya ederim. Gözyaşı gölgesinde ve zaman zaman hıçkırıklarla bestelenmiş yazılarla yayın kurulunun karşısına çıkarken, çektiğimiz çileyi ve yaşadığımız hicabı bilmenizi isterim. Belki de bu duygulardı yıllardır yüreğimizdeki sızıları Sızıntı'yla paylaşmama sebebimiz. Yürek sızılarına ve kırık mızraplara ayinedarlık yaptığından, Sızıntı, ismiyle müsemma bir dergi.
Deryalara attığınız taşın diyalog adına meydana getirdiği mütedahil dairelere girmekten kendimi alamadım. Telefonla ve köşenizdeki nazik üslubunuzla yaptığınız davete kayıtsız kalamazdım. Bu duygu ve düşünceydi gece yarısından sonra beni kağıda ve kaleme davet eden his. Bu satırların Sızıntı ailesine ulaşacağını bilme, en azından size ulaşacağını bilme düşüncesiyle yaşadığım sevinci ve heyacanı anlatamam. Bu çok büyük bir iş başarma düşüncesinden kaynaklanmıyordu. Sanıyorum duygularımı ifade etme ve paylaşma imkanına kavuşma ümidinin ürkek tebessümleriydi.
Sızıntı okurlarının yazdıkları mektup ve yazılar Sızıntı'da yayınlanır mı, bilmem. Ama bu gönül insanları yüreklerini zarfın içine koyup gönderebilselerdi Sızıntı'da çağlayanların meydana geldiğini bütün insanlar göreceklerdi.
Diyalog ve sevgi soluklayan bir dünyada, sevgi ve dostluk denizine bir damlayla olsun katkıda bulunmak istedim. Aynı hassasiyetin ve inceliğin gösterileceği ve devam edeceği ümidini taşıyarak...
RAMAZAN BERK
Aysu onbeş yaşında...
Aysu on beş yaşında.. Osmaniye'den yazıyor...
Yıldızların kurşunlandığı; yaralı askerlerin çamurlu ayakları altında ezilen konuşkan papatyaların sustuğu savaş ortamında yaşayan çocuklara ithaf ettiği bir yazıyla selamlıyor bizi:
'Kaç zamandan beri size bir teşekkür yazısı yazmak, yazı ve şiirlerimden bir kısmını göndermek istiyordum. Ancak yayınlamayacağınızı, en önemlisi mektubumun okunmayacağını düşünerek vazgeçtim. Şimdi cesaretimi topladım; savaşın mağduru kardeşlerime ithaf ettiğim bir yazımla size katılmak istiyorum. Size yazan ağabey ve ablalarıma teşekkür ediyor, başarılar diliyorum.'
Evet, Aysu onbeş yaşında...
O hala bir çocuk.. büyülü bir durakta duruyor. Savaşta düşen, yaralanan, ölen, yıldızları sayamayan, bir bahar sabahında kırlara çıkamayan, büyüklerin yakalandığı ölümcül bir kavganın mağduru çocukların yüreğine yüreğini dayıyor. Cephanelere yaslanan; eceli üzerlerine bir yorgan gibi seren çocuk yüzlü hikayeler dinliyor. Silah tutarak nasırlaşan çocuk ellerin gül tutuşlarını, papatya falı açmalarını özlüyor. Gökyüzünün maviliğine bırakılan uçurtmaların ardı sıra giden ve bir dağın yamacında karşısına çıkan geyik sürüsüyle oynaşmaya başlayan çocuk yüzleri düşünüyor:
'Barış!... Öyle hasret kalmışım ki sana... İsmini söylerken bile dudaklarım titriyor, ellerim buz gibi oluyor. Üzerime ölüm sessizliği çöküyor. Her akşam olduğunda yıldızlar ağlıyor burada, sen yoksun diye. Yıldızlar bile anlıyor savaşın soğuk yüzünü...'
Aysu onbeş yaşında...
Yüreğinde kocaman bir barış yaşatıyor. Elinde kalem, burnunda silgi kokusu... Gönlünde uçuşan şiirler, önündeki kağıda konuyor. Babalarının cesetlerine dokunan çocuk ellere bırakılan silahın kustuğu vahşete; annelerinin eşliğinde ilk uçuşlarını yapan yavru kuşlar gibi heyecanlı, bir o kadar da masum kelimeleriyle 'hayır!' diyor.
Aysu onbeş yaşında...
Adım gibi biliyorum; çiçeklerin, kuşların, gökyüzünün, çocuk kalbin diline yabancı savaş ortamının çılgınlığında ümitlerini yitiren Stefan Zweig ve eşini tanımıyor; savaş kadar trajik olan ölüm biçimlerinden haberdar değil. Ne önemi var bunun? Bedenlerini ortadan kaldırarak savaşı lanetleyen bu iki insanın barış sevdasını paylaşıyor ya!...
...
Yakın bir zaman önce yazılarıyla bizlere katılan iki dostumuzun, sevgili yazarlarımızın, Ayşegül Aygün ve Ramazan Berk'in mektuplarını okudunuz. Büyülü bir evren olan 'yazı'nın içine çekilişlerini hayranlıkla izliyoruz; gönüllerinde pişirdikleri metinleri birlikte okuyoruz.
Artık Ayşegül Aygün'ün okuyucularından bahsediliyor. Belki görmediniz; üç kitabı birden yayımlandı Ayşegül'ün. Nil Yayınları arasında çıkan Yağmur Taşlara da Yağar için söyleyeceklerimizi bir sonraki sayıya bırakırken, Canan Saba, Beria Özkaya, Osman Alagöz, Hüdayi Can ve Ramazan Berk'in de, Ayşegül Aygün'ü takip edeceklerini umuyoruz.