Sızıntı Arşivi

Haziran 2001 · s. 252 · 5 dakikalık okuma

His ve Düşünce Ufku

Mehmet Erdoğan · Edebiyat


Filistinli çocuk ve kurşun
Babam düşlerimde böylesine hiç sarılmamıştı bana
Soluklar gibi
Özlemim pencereme konan küçük bir kuşun sesineydi
Kurşun sesleri böldü düşlerimi
Benim düşlerimde misketlerim vardı rengarenk sımsıcak
Sizin misketleriniz acıtıyor bedenimi
Babamı düşlerimde böyle korku içinde hiç görmemiştim
Yüreği avuçlarındaydı gözleri kurşun eritiyordu
Düşlerimde koşardım bu sokaklarda tozu dumana katarak
Ama ben böyle dumanlı bir gün görmedim
Kurşun seslerinin çığlığına karışan
Annem düşlerimde okşarken saçlarımı
Sıcaklığı hiç kavurmamıştı böyle beni
Ama ben böyle bir ateş görmedim saçlarımı kavuran
Korku dolu düşlerimden çeker alırdı beni annem
Rüyalarının sıcak kollarına
Ama benim korku dolu rüyalarım hiç böyle uzamamıştı
Ellerim hiç böyle çaresizlikle yapışıp kalmamıştı
Bu sokağın çıplak soğukluğuna
Oysa benim düşlerimde bir melek vardı annem gibi
Kanatları nereye olsa yetişirdi
Dünya ne kadar kirlense de
Onun kanatları bembeyazdı hep
Ben bu oyunu hiç sevmedim baba

Nevzat Ketenci

Döngü

Bu uykusuzluk
Hançer gibi gecenin bağrına saplanan
Kanı yoğunlaşmış yalnızlık
Çığlığı daha soğuk sükuttan

İnsanlar uyku bahçelerinin
En güzel rüya çiçekleriyle birlikte
Renkli rüyalar talebinde

Küçük korkularla beslenen
Şaşaalı karanlığın saçakları
Uykusuz gözleri kolluyor
(...)
Hey yıldızlar! Hey ay!
Her biriniz karanlığın derin tahtalarına
Çakılıp kalmış gibisiniz
Bir siz mi yalnızsınız gecede
Benim kadar değilsiniz

Yarin beyaz ellerinde ufalanan
Her sevgi sözcüğünün yarısı
Gecenin kuyusunda demirbaş eşya

Ve böyle sürüp gider
Gecenin içine seferler
Bitmeyen belki hiç bitmeyecek
Hep yinelenen kısır döngüler

Hüseyin Hatipoğlu

Rüya

Sararan gözlerimi tutukluyor uykular
Gerçeğin hücresinde hapsoluyor benliğim
Kabustan kelepçeler, bu gardiyan rüyalar
Her tarafım simsiyah sabahlara köleyim

Vakitsiz saatlerin tiktakları zonkluyor
Ufacık bir zamana yeniliyor yüreğim
Sağırlığın körlüğün kızamığı başlıyor
İçimin kisvesiyle tanışıyor bedenim

Uzakta bir ışığın nehirden avuçları
Terli nefeslerimi suyuyla kurutuyor
Nerdeyim diye soran meraklı bakışları
Başımın içindeki dolgular cevaplıyor

Unutkan kayboluşum hafızamı zorluyor
Uçuşuyor gönlümü kör eden karartılar
Sevdamın tomurcuğu zaferle tanışmakta
Kördüğümüm çözüldü artık sabah oluyor

Bahar Özdemir

O dost, o rüzgar

Tan yeri yeni ağarıyordu. Havada yine o büyüleyici koku vardı. İçime çektiğimde, içimi sonsuz huzurla dolduran koku... Karşıdaki tepelerin üzeri ne yeşildi, ne de siyah. Tepelerle gökyüzünün birleştiği ufuk çizgisi koyu mavi, eflatun, alev kırmızısı... Ezan sesiyle bütünleşen bir şaheserdi, gördüklerim. Gece uykusundan yeni uyanan birkaç kuş sesi, arada bu sese katılan bir köpek havlaması, bir horoz ötüşü, bir üveyik, tepelere yönelen kuzuların meleyişleri ve sabah namazından evlerine dönen birkaç kişinin ayak sesleri... Sanki herşey, icra edilecek müthiş eserin notaları önünde duran bir orkestra şefiydi. Ve nihayet bir şey daha yüzünü göstermeye başladı. Güneş... Merdivenleri yavaş yavaş çıkan bir hanımefendi edasıyla yükseliyordu, mavi göğe. Sessizdi, ama görkemliydi.

Böyle başlıyordu bugünüm. Öncekilerden pek farklı değildi ama, hergünkünden farklı hazlar vardı. Orkestradaki bütün enstrümanların en tiz seslerini çıkarttığı saatti öğle vakitleri. Şef ise kendinden geçmiş bir biçimde gözlerini kapatmış, sadece içinden gelen coşkuyla onları yönetiyordu. Bugünü yaşama vaktim gelmişti artık.

Bahçedeki yeşilliklerin arasında duran küçük masama, bugünü doldurmak için bir dosya dolusu beyaz kağıt bıraktım. Bugünün içinde yaşayacaktım, ama yaşadıklarım bu dosyadaki kağıtlara yazılanlarla kalıcı olacaktı; günün her anını hissederek, hissettiklerimi bu kağıtlara yazarak yaşayacaktım.

Birden bire rüzgar çıktı. Çok uzaklardan geldiği belliydi; aylarca kilitli tutulan bir at gibiydi. Koşmak istiyordu ama hangi yöne, nereye gideceğini bilmiyordu. Tek isteği sadece koşmaktı, esmekti. Nereden geldiğini, ne yapmaya çalıştığını anlamadığım bu rüzgar masamın üzerinde duran dosyamın içindeki kağıtları alıp oradan oraya savurmaya başladı. Sanki yıllardır kurduğum düzen birden bire alt üst olmuştu. Artık yaşadıklarım, bir dosyadaki kağıtları üzerinde değildi. Bir rüzgar, yaşayacaklarımı belirliyordu.

İpler artık elimde değildi. Bu rüzgar beni korkutuyordu. O an aklıma şu sözler geldi; 'Otur dinlen başucumda, belli ki çok yorulmuşsun...' Rüzgar çok coşkuluydu. Yeni uçmaya başlayan bir kuşun coşkusuydu bu. Bana sadece olanları seyretmek kalıyordu.

Kağıtlardan bazıları su birikintisine, toprağa ve çamura düştü; birileri ağacın dallarına, papatyaların üzerine kondu; diğerleri gökyüzüne uçtu. Dosya tamamen boşaldı. Artık kağıtlar bugünün, yani hayatın içindeydiler. Uçuşan kağıt yağmuru bana denizi, gölü, nehiri, bir ilkbahar sabahında yapraklardan düşen çiğ tanelerini sevmeyi öğretti; üzümü sevdirdi; sonumu hatırlattı; hayatın sonsuz derinliğini anlamama yardımcı oldu; güneşi, ayı, yıldızları, maviyi, sarıyı ve özgürlüğü tattırdı; dünyanın içinde varolan her türlü acı ve 'kötü'lüğe rağmen hayatın yaşanmaya değer olduğunu anlattı. Ve en güzeli bir papatyanın üzerine düşen kağıtların anlattıklarıydı; mutluluğun, yaşanılan günün bir yerlerinden tutarak yakalanabileceğini söylüyordu...

Gür sesiyle bana çok şey söyledikten sonra geldiği gibi şaşırtıcı bir şekilde dindi o dost, o rüzgar... Artık kalbimin her bir parçası, ayrı bir yerde yaşıyordu. Her parça bulunması gereken yerdeydi. Ben artık yaşıyordum, hayatın içindeydim. Kağıtlar boştu, ama günümün içindeki her saniyeyi, içinde bulunarak ben dolduruyordum. Sağol gerçek dost, sağol!...

Safiye Karaağaç

Nevzat Ketenci'ye;
Hep övgü, hep övgü yapıyorsun diyorlar. Bu şiiri okuyup da, gelin de övgüde bulunmayın!...
Bizimkisi övgüden ziyade gerçekleri fısıldamak; ne fazla, ne eksik... Hele şu mısralar, ne kadar bizi bir şeyler söylemeye zorluyor:
'Özlemim pencereme konan küçük bir kuşun sesineydi / Kurşun sesleri böldü düşlerimi / Benim düşlerimde misketlerim vardı rengarenk sımsıcak / Sizin misketleriniz acıtıyor bedenimi (...) Ama ben böyle dumanlı bir gün görmedim / Kurşun seslerinin çığlığına karışan / Annem düşlerimde okşarken saçlarımı / Sıcaklığı hiç kavurmamıştı böyle beni / Ama ben böyle bir ateş görmedim saçlarımı kavuran.'

Hüseyin Hatipoğlu'na;
İşte ustaca yazılmış bir şiir daha... Gözlerimiz, gönlümüz bayram etti.. Kulaklarımızda şiirin çağıltısı ve musikisi, ruhumuzda ise manası aktı durdu. Hele bazı mısralar ve bölümler...
Bunlardan bir kaçı şöyle:
'Küçük korkularla beslenen / Şaşaalı karanlığın saçakları / Uykusuz gözleri kolluyor (...) Hey yıldızlar! Hey ay! / Her biriniz karanlığın derin tahtalarına / Çakılıp kalmış gibisiniz / Bir siz mi yalnızsınız gecede / Benim kadar değilsiniz.'

Bahar Özdemir'e;
Bazı mısralarınız can alıcı ve efsunkar dostum!... Bunlardan hareketle yorumlamak istiyorum şiirinizi. Bu mısralar şunlar:
'Sararan gözlerimi tutukluyor uykular, / Sağırlığın körlüğün kızamığı başlıyor, / Uzakta bir ışığın nehirden avuçları, / Sevdamın tomurcuğu zaferle tanışmakta' gibi...
Bunlar bize sizin hakkınızda olumlu bir kanaat verdi; bu kardeşimizde şairlik kumaşı var, dedirtti..

Safiye Karaağaç'a;
Bazı rüzgarlar vardır, meltem gibi eser gelir. Bazıları da boran gibi, tayfun gibi... Hayat rüzgarı da böyledir; bazen her şeyi alt üst eder, bazen de düzene sokar; insanın hayatına yepyeni bir veche kazandırır. Gizemli dallarda gizemli tomurcuklar açtırır.. Bunlar beyaz sayfalar gibi yaprakları olan çiçekler olur çoğu kez. İnsana hayatın sırrını fısıldayan...
Yazınızda gizemli cümleler var.. Üslubunuzu beğendiğimizi söylemeliyiz size.. Daha nice yazılar beklediğimizi de...
Bütün okuyucularımıza ilgilerinden dolayı teşekkür ediyor, selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz. Üzerinde kuyumcu hassasiyetiyle çalışılmış yeni şiirler, iyi metinler beklemeye devam ediyoruz.