Mayıs 2001 · s. 202 · 7 dakikalık okuma
Diyalog Köşesi
· Edebiyat
Kafdağı kaçanlarla dolu
Bu satırları yazarken Sızıntı başucumdaydı her zamanki gibi. Osman Alagöz kardeşimin yazısını okudum ve yazmalıyım dedim. Harabe kalemimden şu satırlar döküldü kağıda:
Dalıma, yaprağıma su gelmeyeli ne kadar oldu hatırlamıyorum. İçimdeki lambalar yanalı çok oldu ama artık ışıtmıyorlar; eski parlaklığını yitirdiler. En kötüsü, artık insanların gözlerine bakamıyorum. Büyüğümü gördüğümde utanıyorum kendimden. O'nun gözyaşlarına doğru akmak istiyorum, olmuyor, yapamıyorum. Kalıp yapmam gerekenleri planlayacağıma, mücadele edeceğime zorluklarla, gitme hayalleri kuruyorum. Sevgi dağıtacağıma, açabildiğim kadar açacağıma yüreğimi, aklım isyan türküleri söylüyor. Aklımdaki sopaları, taşları O'nun kalbime akan gözyaşları eritiyor. Ve ben karardığımı, kapkara olduğumu hissediyorum. Utanıyorum kendimden. İçimdeki şiddet, isyan kendime yöneliyor. Saçımı-başımı yolmak, duvarları yumruklamak istiyorum. Yapamıyorum, olmuyor!...
Çevremdekiler dünyadan, dünyanın küçüklüğünden bahsederken, onların yürekleri atarken aynı ritimle, ben suratımda pasif bir gülümseyiş Kafdağı'nı, Zümrüt ü Anka'yı düşünüyor, ona gitme hayallerini kuruyorum. Aklım 'gitmek güzeldir' derken, kalbim 'kaçmak zayıflıktır' diyor. Sıkışıp kalıyor benliğim. Damıtmak istiyorum onu; akıtmak pisliklerini, tertemiz yapmak... Düşünüyorum; belki de insanlar Adem'den bu yana bunun için 'var' oluyorlar. Mabedler bunun için kuruluyor belki de, kendime.
İçimdeki ses 'kalmalısın!' diyor. Kalmalısın, gitmek kolay, kalıp mücadele etmelisin. Hem... Kafdağı kaçanlarla doludur.
Şimdi... kalbime yıldızlar kayıyor ötelerden. İyileştiğimi hissediyorum!...
SERPİL CEYLAN
Gövdesine sarıldığımız ağaçlar
Bu güzel dergiyle, bir arkadaş vasıtasıyla tanıştım. Baştan sona okuyunca, içimi büyük bir sevinç kapladı. Özellikle okurlarla diyalog bölümünü görünce, hissettiğim heyecan ve coşkuyu anlatamam. Tamam, dedim; aradığımı şimdi buldum. Böyle bir şeyi o kadar beklemiştim ki!...
Ben size Konya'dan, Beyşehir'e bağlı Huğlu kasabasından yazıyorum; ilkokul mezunuyum... Annem ve iki çocuğumla birlikte yaşıyorum. Yıllardır iç içe yaşadığım bir tutkum var: Yazma aşkımı gerçeğe dönüştürebilmek... Bu aşk bir yanıyla üzülmeme sebep oluyor, diğer yandan, en büyük mutluluğum. Acılarımın en büyük sebebi diyorum, çünkü yaşadığım çevrede bu işe el atabilmek, neredeyse imkansız gibi. Ben gayeme ulaşabilmek için belki de daha fazla mücadele vermek zorundayım. Bundan dolayı, umutsuzluğu üzerimden atabilmem çok zor oldu. Diğer taraftan ise en büyük mutluluğum; şansım diyorum ya, bu rüyam hayatla aramdaki en önemli bağım...
Düşünüyorum da bu hayat yolculuğunda ayakta kalabilir miydim, bu düşüm olmasaydı? İdeal bir insan için, öylesine büyük itici bir güç ki, bunu anlatmak için ne yazarsam yazayım, ideallerimin gücünü yeterince anlatabileceğimi sanmıyorum. İdeallerimiz; fırtınalara kapıldığımızda, gövdesine sarıldığımız güçlü bir ağaca benzer.
Her şeye rağmen benim şartlarımda biri için en büyük adım ilk adımdır. Allah'a şükürler olsun ki, geç de olsa ilk adımı atabildim. Küçük de olsa, bir başarı elde ettim. Bazı mahalli gazetelerde yazılarım yer aldı.
Kendime çok haksızlık ettim, yazma arzumu bastırarak. Bunun acısını ise, boşa akıp giden yıllar olarak ödedim. Ve öyle bir an geldi ki, kendi kendime, ben yazmalıyım dedim. Hayatımızın ellerimizin arasından akıp gittiğini görmek, inanılmaz acı bir duygu. Bugün geriye dönüp ne diye bu kadar beklediğimi düşündüğüm zaman, diğer engellerle birlikte, en büyük engel kendime güvensizliğim... Yanı sıra kendi gücümün, cevherimin farkına varmamış olmamdı. Yine de kendimi şanslı görüyorum. Kendini irdeleyen, kendi ile hesaplaşabilen bir insanım. Bakın işte, kendimi aşma yarışında, umutsuzluğumu bile yıkmaya başladım. Ve size yazacak güveni kendimde bulabildim. Sevgiyle...
REŞİDE BALER
Tanımamıştı, tanımamıştı...
Bilmezdi hayatı boyunca gönülden sevmenin bu kadar acı ve dayanılmaz olduğunu. Sevgisi için terkedileceğine.. insanların bir elveda dahi demeyişine tahammül etmek o kadar zordu ki... Kanatları kırılmıştı. Ama bunu inkar etmeyen gururlu ve mahcup bir yüreği vardı. Kılcal damarlarındaki her ses ona, 'ha gayret' diyordu. Aslında dayanmak zorunda olduğunu hissetmek olmasa, çoktan çıkmıştı bilinmezliklerin yaşandığı ve duyguların yüzüstü bırakıldığı yollara. Bir oraya bir buraya gitmek değildi içini acıtan; asıl kendini sürgün ettiği bu yollarda hep böyle mi yaşayıp gidecekti? Her beklentinin hüsranla sonuçlanmasının ardından gelen kanlı damlalar içini acıtıyordu. Çünkü insandı, ve bir yere kadar beynine hükmediyordu.
Çoktan her şey kabul görmüştü, suların sessizce aktığı durgun yüreğinde... İsyan edecek ne gücü, ne de cesareti kalmıştı. Nasıl çıkardı ki, yağmurun son bıraktığı sessizlikten fırtınalı bir geceye. Keşke gecenin karanlığında bile ne kadar iyi görebildiğini bilseydi. Ama her an zincirlerini kırmaya hazır kalbinin keskin gözleri onları anlamaya çalışıyordu. Körebe oynarken bile kalbiyle herkesi gören o değil miydi? Her ne kadar başaramasa da, başına gelen her felaketin eşiğinden körebe oynayarak kurtulmayı denerdi.
Bir eksiklik ya da bir hata vardı, hesap soran sorumsuz gecelerin bencilce tavırlarında. Suçlu kimdi ve kim olacaktı? Bir bilse bir çözebilse bu soruları, belki de kördüğüm çözülecek ve yeni mevsimin tazeliğinde ferah bir nefes alma şansını yakalayacaktı... En iyi becerebildiği şey; kendini kaybedercesine düşünceye dalmaktı. Keşke her dalışta nefessiz kalmanın korkusuyla telaşlanmasa ve zor çıkışlar yaşamasaydı. Düş aleminde bıraktığı yerde özünü bulamamak onun suçu muydu? Arada bir pehlivan edasıyla, 'Bu dert beni bir gün hasta edecek!' derdi. Hastalandığı zaman bile kimse inanmamıştı ona. Hayat umurunda değildi ki, sevgisinin hesabını sorsun ve karşılığını isteyebilsin. Çoğu umutlarını alıp götüren o düşünce yolculukları, adım attırıyordu titrek kış sabahlarının dondurucu soğuklarına... 'Ölüm er ya da geç gelmeyecek mi?' sorusu daimi misafiri olmuştu artık. İşte bu yüzden sevgisi için her an ölmeye hazırdı. Kendine acı çektirmek istercesine beynini bile zincirleyip boğmaya çalışırdı, korkusuz askerler gibi... Aslında hep yürekli bir kadın olmak isterdi, ama hiç olamadı. Sevgiyi yüreğinin en hafif dalgalanmalarında hissedebildiği ve bunu göstermek uğruna hiç pes etmediği için henüz anlayamamıştı nerede ve ne zaman hata yaptığını... Çoktan keyfini yaşamıştı, sevgiye mezar olan şu dünyadan ölüp gitmeye razı olmanın. Sanki arkasından ağlayanı olacaktı? İki üç damla gözyaşıyla bir avuç toprak kapatacaktı hayatının cesedini. 'Sonlara hep böyle mi yaklaşılır?' diye düşünmekten kendini alamazdı. Oysaki yüksek kaldırımlı ıslak yollardan geriye ayaz bir sonbahar akşamı kalmıştı. Zaten düş dünyasındaki pembe bulutların yavaş yavaş uçmaya hazırlandığını hisseder olmuştu.
Zevkleri, ilk gençlik heyecanları ve tutkuları hep sadakat uğruna cızırtıyla yanmıştı. Ama her bahar gelişinde o kalan külleri düşünür; bu külleri, meltem rüzgarlarının ince esintisine teslim ederek pişmanlığını kapatmaya çalışırdı. Artık o narin ve incitilmeyecek kadar temiz olan kalbinin her heyecanlanışında; dudaklarından dişlerine, ellerinden ayaklarına bütün bedeni uzun depremler yaşıyordu. İşte bu zaman anlamıştı hastalanmaya başladığını..
Bakışlarını anlamak çok güçleşiyordu. Çocuksu düşlerle avunduğu zaman, ya bakışlarına manasızlık ve acıların esrarengiz sorgusu yerleşirdi ya da hırçın ama ürkek bir kuş gibi kaskatı kesilen bedenini suçlarcasına bakardı. En cani cellatların yapamayacağı eziyetleri bile ruhuna yapmaktan çekinmiyordu. Aklından başka kaybedecek neyi vardı ki? Atıyordu kendini dipsiz kuyulara.. bu kuyularda en büyük teselliyi buluyordu... Hiç tatmamıştı ki terketmeyen sevgiyi, doyumsuz mutluluğu...
Çünkü tanımamıştı Rabbini...
Tanımamıştı, tanımamıştı...
FİLİZ TANIŞ
Var olmak ve var kalmak gibi bir şey...
Şubat sayısında yayımlanan 'Aşk: Bülbül Hastalığı' başlıklı yazımızdan sonra aldığımız mektuplarda, aşka dair bir çok soru soruluyor. Hem bu sorulara cevap vermek, hem de bu konuda zihinlerde oluşan bazı istifhamları dağıtmak için diyoruz ki:
Aşk, insanın sevgi halidir; kinin, açgözlülüğün, kaba kuvvetin, nekrofilliğin sustuğu yürekte veya zaman aralığında filizlenir. Aşkı 'mecazi olan'la sınırlamıyorum; onu, hayatın içinde bir duruş biçimi; bütün bir varlıkla, Yaratıcı'yla kurulan diyalogta yaşanan bir hal olduğunu düşünüyorum. Aşk olmak, aşkça durmak, aşkça yaşamaktan bahsediyorum; var olmak ve var kalmak gibi bir şeyden...
Bu zamanlarda insanlar ne yazık ki aşk dilini unuttular. Kalpten bakmıyorlar; gönülden uzak sürgün bir hayatı yaşıyorlar. 'Aşkın gözü kördür' derler. Bu şu demektir; aşkın gözü dünyayı, dünyevi iktidarı ve dünyaya ait kazanımları görmez. Oysa bugün insanlar, dünyayı ve dünyaya ait herşeyi vazgeçilmez görüyorlar. Başarmak; başarılı olmak; çok kazanmak; çok üretmek; çok tüketmek; büyük, büyük bir adam olmak; uluslararası platformda kendinden söz ettirmek.. bu zamanların bir rüyası... Bu çağ küçük sevinçleri, azla yetinmeyi, mütevazılığı, yardımlaşmayı (çünkü geri düşenlere yardım etmek, hem zaman kaybı hem de maddi kayıp anlamına geliyor), dolayısıyla bir anlamda fedakarlık olan aşkı lanetliyor. Çünkü üst sıraya yükselmek, bir numara olmak daha önemli görülüyor. Böyle olunca herkes kendini önceliyor; 'başkasının canı cehenneme!' diyor. Ben aşk derken; insanın kendine eğilmesinden, kendi üzerinde düşünmesinden söz ediyorum. İnsan yüreğini dinlesin, gönlünü beslesin, içindeki kötüyü sustursun, iyi biri olsun diyorum; kendini bu dünyanın, dünyanın içindeki herşeyin sahibi olarak görmesin... insanların, börtü-böceğin hukukuna tecavüz etmesin...
İnsanın yanılgıdan, yani kibirden kurtulmasında aşkın katkısı olabileceğine inanıyorum; çünkü ancak aşk durumunda varoluşa dair sorular insanın başına üşüşür. Katı pozitivizm ve sekülerizm o kadar yaygın ki, topyekün bir aşk çarpmasına ihtiyaç var. Zygmunt Bauman, 'Ölümlülük, Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri' kitabında, psikolog Otto Rank'ten önemli bir tespit aktarıyor: 'Tanrı'dan yoksun kalan çağdaş insan, çökmekte olan toplu ideolojileri değiştirmek için birisine ihtiyaç duyar.' Bu şu anlama geliyor: Tanrı'dan, yani aşkın olandan yoksun kalan çağdaş insan, karşı cinse duyduğu aşkla, aşkınsızlığın kendisinde oluşturduğu boşluğu doldurmak istiyor. Ruhunun ikizini bulduğunda sanıyor ki, kendisini rahatsız eden boşluk duygusu giderilmiş olacak. Ancak görünen hep o ki, her ilişki sonrasında bu boşluk dolmuyor, duyulan susuzluk daha da artıyor. Adayda isabet edilmediği düşünülüyor ve yeni bir ilişkiye giriliyor. O da oluyor, ancak yine boşluk doldurulmuyor. Murathan Mungan, 'bir aşk bir aşktan yapılıyor' derken, her yeni aşkın, bir önceki ilişkinin dolduramadığı boşluğu karşılayabileceği yanılgısına işaret ettiğini düşünüyorum. Şunu diyorum: Yaşanılan bir çok aşka rağmen dolduramadığımız o iç boşluğumuz, aşkın olana uzaklığımızın altını çiziyor. Aşkın olanla irtibatımız zayıfladığı için sahiden aşık da olamıyoruz. Bugünkü 'aşk ilişkileri', aşktan çok, birbirinden faydalanmaya ayarlı. Karşılıklı bir alışverişten bahsediyorum. Bu ise biraz da serbest piyasayla ilgilidir. Samuel Beckett'in 'Aşksız İlişkiler' kitabını okurken, 'Olur mu aşkı, aşkından bihaberin?' demiştim. Hala öyle düşünüyorum; aşkın olana yakın durmayanın aşkı da olmaz.