Sızıntı Arşivi

Mayıs 2001 · s. 200 · 5 dakikalık okuma

His Ve Düşünce Ufku

Mehmet Erdoğan · Edebiyat


Dedenin umudu
Vakit epeyce ilerlemişti. Usul usul yaklaşıyordu akşam. Tekrar yola koyulmanın vaktiydi. Yerinden doğruldu, dalgın dalgın yürümeye başladı. Sırtında bir çanta, elinde bir bavul ile hava kararmadan köyüne varmak, yıllarca gözünde tüten ailesine sürpriz yapmak istiyordu.
Anayola biraz uzakçaydı köyleri. Yarım saat kadar yürümüş, yolun çoğu kısmını tüketmişti. Az ötede bir çınar ağacı, onun yanı başında da şırıl şırıl akan bir pınar olacaktı. Çocukluğunda çok severdi orayı. Ne hatıralara tanıklık etmişti çınar ağacı ve yanıbaşındaki pınar.... Çeşme dedesinin yadigarıydı. Sanki ölmeden yetiştirmek istercesine gece dememiş, gündüz dememiş, o sert kayaların arasında yollar aça aça suyu bir boruyla yolun kıyısına kadar indirmiş, sonra bir de kendi elleriyle çift oluklu taştan bir çeşme yapmış, birkaç hafta sonra da vefat etmişti. Şöyle yazdırmıştı dedesi çeşmenin başındaki taşa: Çağlasın kıyamete dek şu berrak su, / Serinlesin çeşmeden bu yolun yolcusu, / Hayır işledim amma, günahım çok daha, / İç suyu da, oku içten bir fatiha!... Bu mısralarla birlikte akıp gitti maziye, ya da mazi akıp geldi o ana. Ah, her hatırlayışta yüreğini burkan o güzelim günler... Kuş olup çocukluğunun masmavi düşlerine kanat çırpabilseydi keşke. Dedesinin ilk torunu idi o. Çok severdi dedesi onu, ismini o vermişti, 'Umut' olsun demişti. Eşinin ölümünden sonra torunundan ayrı kalamaz olmuştu Arif dede. Birlikte sık sık yollara düşer; bağlara, bahçelere yahut da çamlığa gider; her mevsimde tabiatın seyredilecek ve sevilebilecek pek çok güzellğini bulur; kuş, böcek ve su sesleri arasında dertleşirlerdi.
Nelerden bahsetmezdi ki dedesi. O ılık yumuşak sesiyle; şiirler, ilahiler okur; hikayeler, masallar, kıssalar anlatırdı. Okula gidememişti, fakat kendi gayretiyle okuma-yazmayı öğrenmiş, o kıt şartlarda kitaplar, dergiler getirtmiş, alim zatların sohbetlerinden istifade etmişti. Öylesine dolu dolu yaşamıştı ki hayatı, yazılsa kitap olurdu. Dinlemesini ve dinletmesini iyi bi-
lirdi, insanlarla çok samimi olmasına rağmen vakarını korurdu hep. Onun için çınar ağacıyla dedesinin resmi daima yan yana dururdu hayalinde. Çok uzaklardan bile akıl danışmaya gelenler olurdu ona. Çözerdi çoğu meseleyi, çare yollarını sayardı tek tek. Sonra da bu bilgi ve becerisini Allah'ın bir lütfü sayar, kibirlen-mezdi.
Kırlangıçların gurbet ellerden dönmeye başladığı taptaze bir bahar gününde bahçedeki yeni çiçek açmış badem ağacının dibine oturmuş, meyve yiyorlardı. Cevabını çok merak ettiği önemli bir soru vardı kafasında. Kestiği elmanın bir dilimini dedesine uzatırken de sormuştu: 'Dedeciğim, bilirim sen düşünmeden bir şey yapmazsın. Benim adım niçin Umut?' Dedesi, 'Evladım, şu dünyada insanı canlı tutan, neşelendiren, geleceğe kararlılıkla yol aldıran ve korkudan, karam-. sadıktan uzaklaştıran umuttur. Umut mutluluğa, başarıya uzanan yolun ilk basamağıdır. Ben şu dar çevrenin dışına çıkamadım. Kendime ve insanlara yeterince faydalı olamadım. Kendimi aramanın telaşı içinde koskoca bir ömrü harcadım. Yine de umutsuzluğa kapılmadım. Ben olmasam, dünyadaki rolümü hakkıyla oynamasam bile, sen varsın ya! Sen umudumsum benim, geleceğimi süsleyen to-murcuğumsun.' dedikten sonra ona göstermeden yaşlarını sildiği gözlerini çok ötelere dikmiş, derin düşüncelere dalmıştı. Şimdi ise ağlayan Umut'tu; yıllar önce güle oynaya, dedesiyle bilmem kaç kez geçtiği şu yolun tozlu sahifesinde derin bir hicranın ve sorumluluğun ifadesi olan damlalar süzülüyordu yanaklarından. 'Ya dedemin umudu olamadıysam, ötede o-nun yüzüne nasıl bakarım?' diyordu.
Bir su şırıltısıyla birden sıyrıldı dalgınlığından. Dedesinin çeşmesiydi bu, ariflerin çeşmesi... Sanki dedesine kavuşacakmış gibi bir hisle koştu çeşmeye. Kana kana içtiği her tasın ardından fatihalar gönderdi ona. Dedesinin, 'Umut'um, umudum!' diye seslendiğini duyar gibi oldu. İçine serinlik, ruhuna ferahlık geldi. Öyle bir dedesi olduğu için şükretti Allah'a. Biraz sonra varacağı evine doğru güçlü ve kararlı adımlarla yürürken sevincine diyecek yoktu.
Mutlu Gavcar


Sahipsiz sözler
Güneş dürülüp de battığı zaman
Gündüz perdelerin çektiği zaman
Gecenin koynuna girdiğin zaman
O gün ne işledim amelin düşün

Gözünü mal hırsı sardığı zaman
İhtiras ruhunu boğduğu zaman
Zenginlik şımartıp azdığın zaman
Yetimi, yoksulu, garibi düşün.

Fakire kem gözle baktığın zaman
Mazlumun ahını aldığın zaman
İnsanın kalbini kırdığın zaman
Allah'ın evini yıktığın düşün

Gaflete gömülü kaldığın zaman
Ruhunu maddeye sattığın zaman
Hep böyle yaşarım sandığın zaman
Sana da gelecek ölümü düşün.

Denizler tutuşup yandığı zaman
Yıldızlar dağılıp koptuğu zaman
İsrafil borusun çaldığı zaman
Geride ne koydun hesabı düşün

Mücadele aşkın söndüğü zaman
Yüreğine korku sindiği zaman
Ümidin yitirip solduğun zaman
Uhud'ta savaşan Resul'ü düşün

Kendine kem gözle baktığın zaman
Batı kompleksine düştüğün zaman
Bir kimlik peşinde koştuğun zaman
Üç kıtaya hakim ceddini düşün

Karanlık içinde kaldığın zaman
Bir ışık arayıp durduğun zaman
Şaşırıp yolundan saptığın zaman
Hidayet rehberi Kur'anı düşün

Dost bildiğin ağyar çıktığı zaman
Yaranın çevrenden kaçtığı zaman
Yıkılıp diz üstü düştüğün zaman
Yegane dost olan Mevla'yı düşün
Mustafa Akçay


Gecelerimde

Yine esrarını çözemedim gecelerin,
Koca gölgenle sen vardın.
Yatırdım minik yüreğimi, yanında seslerin,
Sor, düşlerimi neden sen sardın...

Belki karanlıkların sonunu biliyorsun,
O yüzden etkilemiyor kıvranan gökyüzü.
Halbuki yıldızlarda sen bana geliyorsun,
Benmişim gecelerin tek öksüzü.

Ağlarsam anlar mıydın alev renkli
Yolu cehennemli gözyaşlarımı?
Alır mıydın gecemi davudi sesli,
Bir kez daha öldürmek için beni?

Yürüyen ben değilim, ayaklarım değil;
Bu yol sonunda sen yoksun.
Yine gecelere ediyorum meyil,
Bulamadığım sen, acı veren oksun
Rüveyda Gönülgülü


Mutlu Gavcar'a;
"Öyle bir ilkyaz ol ki korkut yaprakları/ Öyle bir son yaz ol ki tut yaprakları,/Sararıp dökülürken güz rüzgarlarında/Ardında savrulsunlar, unut yaprakları./Sevinçlerinde onlar vardı, hüzünlerinde onlar/Seninle yeşerdiler, seninle soldular./Olsunlar senden sonra da umut yaprakları." diyor bir hikayenizde Özdemir Asaf. Umudun sevinç ve neşe içinde gizli bir güç şeklinde var olduğunu vurguluyor böylece... Her şey solsa da geriye umut edecek bir şeylerin kaldığını hatırlatıyor... Siz de şiirinizde aynı umudu vurgulamışsınız. Dedenizin dilinden aktardığınız umut sözcükleri bir tohum gibi zaman toprağına düşüyor... Orada yeşerecek vakti bekliyor... Mevsimi gelince daha nice umutlar yeşerir kim bilir? Hiç bilmediğimiz ve ummadığımız yerden çıkar gelir, filizini hayata uzatır, meyveye durur....

Mustafa Akçay'a;
Şİiriniz halk edebiyatından çizgiler taşıyor. Aşık Veysel, Karacoğlan, Yunus Emre'den bir ses bir seda sızmış mısralarınıza.. Bu tarz şiirlerin en son ve en iyi temsilcisi Rıza Tevfik Bölükbaşı'dır.. Halk Edebiyatından aldığı sesi kendi şiirine mayalamış ve onu bambaşka bir şekilde karıp şekillendirmiş bir şairdir o... Sizde de böyle bir ses mevcut... Ama bu sesi işlemek ve zirveye erdirmek için ciddi bir gayret gerek... Düşün ve his karışımı bir iklimde orjinal imajlar, tamlama ve deyimlerle şiiri örmek ciddi ve zorlu bir iş...

Rüveyda Gönülgülü'ye;
Şiirinizin ilk bölümleri gayet içli bir ses ve ustaca bir örgüleme ile ele alınmış. Ama sona doğru araya biraz dolgu mısralar girmiş. Bu kafiye yapma zorunluluğundan kaynaklanmış, Yok ile ok'u kafiye yapmak gerekir miydi? Çok, tok gibi kelimeler de var onunla kafiyelenecek. Yine gecelere ediyorum meyil, de öyle... Meyil etmek deyimi burada parçalanmış. Pek iyi düşmemiş..

Son iki mısra: "Titriyen yüreğim, dudaklarım değil,/Bağrıma saplanmış alevden oksun..." tarzında ele alınabilir miydi bilmem. En güzel mısranız: "Benmişim gecelerin tek öksüzü."

Üzerinde kuyumcu hassasiyetiyle çalışılmış yeni şiirler, iyi metinler bekliyoruz.