Nisan 2001 · s. 150 · 6 dakikalık okuma
Diyalog Köşesi
· Edebiyat
Düşüncemin hapishanesi
İşte yine aldım kalemi elime. Yazdıklarım ve yazamadıklarım... Yazamadıklarım diyorum; çünkü içime bir ur gibi yerleşip midemi kemiren bir yarasa oluyor. Ne acı yazamamak, bu cesareti kendinde bulamamak ve sonsuzun dehlizlerinde peynirini arayan fare gibi, labirentler arasında bir sağa bir sola... Ama hayır içimin sızlanmalarını dinlemeyecek ve onları kağıda hapsedeceğim artık. Çekmek istemiyorum yazamadıklarımın derdini, çilesini. Bırakacağım biraz da diğer yazamayanlar benim iç burkuntularımla esef edip dilinin, kalbinin zincirlerini kırsın.
İçini dökmüş olmanın verdiği hafifliğin sınırsız rahatlığını onlar da hissedeceklerdir. Kelebekler misali uçuşan kelimeleri kalem okuyla yakalayıp düşüncelerime prangaladım ve ayrılmaz bir ikili oluşturdum. Ben onları birbirine bağlayıp hapsettiğimde adım adım özgürlüğe emekliyorum. Emekliyorum zira zordur özgürlüğe ulaşmak.
Karanlığımın koridorlarında sitemkarca uçuşan güvercinlerimi salıverdim bembeyaz sayfalarına kitabımın. Artık onlar için iç geçirmeler, oflamalar, bunaltılar olmayacak. Göz bebeklerimin ışığıyla aydınlanacak bugün dünya. Ve ben yazdıklarımla yeniden doğacağım, sahil kenarlarında, engin dağların zirvelerinde ve yüce çınarların en tepesinde.
Korku güvercinlerim dağıtacak zihnime pusu kuran sisleri. Engelleri aşacağım kelime atlarımın tırısa kalkıp koşmasıyla. Bir kelebeğin kanadından dökülen toza üzülüp yeni doğan bir güne sevineceğim yazılarımda.
Şiirimin kafiyesini, redifini hayat diye oluşturacağım. Romanımın kahramanı sessiz ağlamalarım olacak. Tuvalime sevincimin türküsünü resmedeceğim ilmek ilmek.
Son bir defa, evet son bir defa da olsa son nefesimde dikmeyi istediğim ağacımın meyveleri yazdıklarım olsun istiyor ve insanlara dostluk boyasıyla aydınlık bir dünya açsınlar, diliyorum.
ALİ SAĞIROĞLU
Yıllarca aramıştım...
Hep birilerine mektup yazmak istedim hayatım boyunca. Yani mektuplaşmak... İçimi dökmek, dert dinlemek, paylaşmak için. Ama olmadı! Günlük tutmak istedim; yaşadıklarımı belgeleştirmek istiyordum. O da olmadı, yapamadım. Belki şartlar buna imkan vermedi, belki de gerçekten yapmak istemedim bunları; bilemiyorum.
Herkes gibi benim de dünyaya dair yapmak istediklerim vardı; bütün kitapları okumak, geceleri kaygısızca pencerede oturup yağmuru seyretmek, hızlı hızlı yürümek, hiçbir sebebi olmadan ağlamak ve gözyaşları içinde gülmek, gülmek, gülmek... Derken... birgün bu dergiye abone oldum... ve sonra bu kararımla ne kadar doğru bir karar verdiğimi farkettim. Dinlediklerimi, okuduklarımı, izlediklerimi hep bir şeyleri ararcasına yapardım. Evet işte yıllardır aradığımı, hasretini çektiğimi Sızıntı'nın Aralık sayısında Osman Alagöz'ün şu cümlelerinde bulmuştum: 'Benim kendisine sensiz ulaşamayacağımı bilen Rabbim karşıma Seni çıkardı.' Dedim ya yıllarca aramıştım bu muhteşem ifadeyi. Bulduğumdaysa defalarca okudum, ve sevincim şaşkınlığa dönüştü; tek bir cümle bütün bir hayatımı özetliyordu sanki. Sonrasında siz... ikinci duygu patlamasını da siz yaşattınız bana. Ocak sayısında, Aşk: Bülbül Hastalığı başlıklı yazınızı normal bir seyirde okumaya başlamışken ilerleyen satırlarda gözyaşlarına boğuldum; yazının tamamını zor da olsa okuduktan sonra artık kendimi tutamıyordum. Saatlerce ağladım!... Hissetmek, paylaşmak bu olsa gerekti. Ve ben de anlatamadığım, paylaşamadığım duygularımı, hep yazmak isteyip de hiç yazamadığım 'o mektubu' size yazdım. Hiçbir şeyin içten yaşanmadığı, insanların birbirlerinin gözlerinin içine bakamadığı bu dünyada sizler kalbinizin güzelliklerini, o çok değerli duygularınızı bizlerle paylaştığınız için onur duyuyoruz. Gözlerimize nem, yüreğimize umut, gönüllerimize merhamet kazandırdınız.. teşekkür ediyoruz!... Bu güzellikleri her zaman yaşamak ve paylaşmak dileğiyle...
SELMA SAÇCIOĞLU
Beni yağmala gönlüm
...
Bir kız çocuğu gülümseyerek bana bakıyor. Gıcırdayan bir bahçe kapısı bana bakıyor. Cam pervazına düşen kar tanesi bana bakıyor. Aklından yük vagonları geçen bir adam bana bakıyor. Bir demet konuşkan papatya bana bakıyor. Evimin sıcacık dokunulmuşluğu bana bakıyor. Hep bize ait kalacak o sokak bana bakıyor. Uzak ormanları saran yabani mantarlar bana bakıyor. Yayları tarihe dokunan koltuklarım bana bakıyor. İçimi dolduran ateş bana bakıyor. Belli belirsiz mırıldanan şarkı bana bakıyor. Aptal zamanlarımın sözleri bana bakıyor. Fincanın içine bıraktığım çay kaşığı bana bakıyor. Yanıbaşımdan geçen kalabalık bana bakıyor. Buzlarımı eriten kardelen bana bakıyor. Gölgeme düşen güneş bana bakıyor. Göğüsler daraltan sıkıntı bana bakıyor. Kendini kısaltan mesafe bana bakıyor. Söylenmeden duyulan sözcük bana bakıyor. Parmak uçlarımda ısınan şiir bana bakıyor. Yüzme bilmeyen deniz yıldızı bana bakıyor.
Ruhumu dolduran güzellik bana bakıyor.
***
Beni yağmala gönlüm, her yeri kapla.
Loşluğumu kıran pencerelerle doldur duvarlarımı. Işık düşür camlarına pencerelerin. Serseri yağmur damlaları düşür. Dünyanın uzak hikayelerini düşür. Duvarlarımı, pencerelere esir düşür. Beni yalnızlıklardan uzağa düşür.
Bir şömine yak bütün üşümelerime. Bir sıcaklık yay gizli kalmış köşelerime. Beni ısıt, yoldaş ol buzullar düşkünü sözcüklerime. Dağla kanayan yerlerini ateşinle sözcüklerimin. Bütün üşüyen eller adına ellerimi ısıt.
Kırlardan yapraklar getir, dağlardan rüzgar getir, yükseklerden bulutlar... Beni bir çocuğun uçsuz bucaksız hayallerinden geçir. Beni bir çocuğun aklından geçir. Renklerden ve yıldızlardan geçir.
Bahçelerimi dallarla donat. Kuşlar çağır sonra dallarıma. Sesler çağır, baharlar çağır, güzler çağır. Yapraklarla ört örselenmiş toprağımı. Yeşeren yapraklarla yeşert beni. Sararan yapraklarla sarart.
Beni mevsimler gibi durmadan değiştir. Durmadan yürüt kadim patikalarda. Adımlarımı say parmaklarınla. Saatlerimi kur bitmeyen heyecanınla. Günlerimi sırala ardı ardına. Notlar iliştir hakkımda takvim yapraklarına.
Beni soy, beni arındır, beni yıka berraklığınla. Beni ıslat, beni kurut, beni savur avuçlarında. Beni dolaştır hayatla ölümün vardiyalı çalıştığı mezarlıklarda. Beni dolaştır hayatın hüzne ve coşkuya mayalanmış muhitlerinde.
Beni bırakma gönlüm, beni donat, beni süsle sır tutan söylencelerinle.
Beni yağmala, beni yağmala gönlüm, her yanımı yalnız içimle kapla.
GÖKHAN ÖZCAN / Gerçek Hayat
Nisan'dayız ve herşey bitti, öyle mi?
Piyasalar bozuk; esnafın diliyle, para dönmüyor! Kepenkler alım gücünün üzerine kapanırken, paranın özne olduğu ve aktörlük yaptığı ilişkiler can çekişiyor. Ancak bir şey daha var: Ekonomi piyasasının diline ayarlı hayata kilitlenen ve ona asılarak varlığını gerçekleştirenler, nicedir unutulan gönül piyasasındaki durgunluğu, zihinsel iklimin fukaralığını farkediyor ve düşünüyorlar mı?
Alt, çok alt kimliklerin; hayatın kılcal damarlarından çıkıp gelmedikleri için bir şey söylemeyen, ama sahiplerinin hürriyetini sınırlayan, başkalarının hürriyetini de tehdit eden dillerin zindana dönüştüğü bir gerçeklikte yaşıyoruz.
Birkaç sayfalık metne sığan yorumları ölümüne savunan; bunları hayatı, herşeyi, bütün soruları izah eden bir manifesto gibi gören; ideolojisini, söylemini bir yeryüzü cenneti için olmazsa olmaz bir prensipler kitabesi olarak değerlendirdiği için herkesi bunu benimsemeye çağıran, çağrılarına olumlu karşılık vermeyenleri de düşman telakki edenlerin belirlediği bir iklimi solukluyoruz.
Sözün, kelamın, anlama çabasının geliştirdiği yakınlıklardan çok, ölümüne savunduğu görüşlerine güvensizliğinden doğan korkuyla yaslandığı güçleri harekete geçirenlerin mesafeleriyle kuşatılmış bulunuyoruz.
Evet Elias Canetti çok haklı, mesafeler insanı çoraklaştırıyor; insan kendini küçücük evrenine hapsettiğinde, kısa bir süre sonra taşlaşıyor. Ne yazık ki bugün buna şahidiz; üretilmiş bir aşk biçiminin melankolisine el açıyor insanlar. Ahmet İnam'ın dediği gibi, 'Kimse kimseye mektup olarak gitmiyor. Kimse, kimsenin mektubu değil. Yazacak mektubu olmayanların dünyasındayız. Mektuplanmış, zarfa konmuş, boynu bükük bir hayatta, bizi yazıp gönderenler belli değil, adres meçhul. İçimizdeki mektupları yazacak iç gözümüz, iç insanlar yok. Yüreğimize hançer gibi saplanıp kalmış; yazılmamış, okunmamış mektuplarla ölünceye dek kanayıp duruyoruz.'
Peki ne olacak böyle? Sahiden yazılacak bir şey kalmadı mı? Kalem bitti mi, yani? Yürek sustu ha!...
Bayramlık elbiseleri içinde heyecandan heyecana koşan çocukların acemi sevinçlerine benzer çiçeklerle pembeye bürünen badem ağaçlarından bir şeyler koparamaz mıyız? Çılgın bir yeşilin sere serpe uzandığı ovalarda yayılan koyun sürüsünün ardı sıra giden çobanın kavalından bir güfte, bir nağme duyamaz mıyız? İnce kıvrımlarla ve sağdan soldan kendisine katılan sularla sıradağları aşıp bir denizde biten ırmaklardan dağ hikayeleri dinleyemez miyiz? Kışların içinden yürüyerek yüreklere varan ve bir nisan vaktinde en zalim yüzünü gösteren aşka dair bir kelam edemez miyiz?
Bunu kabullenmiyorum! Dün söylenecek çok şey vardı, bugün de var!... Ve yarın da öyle olacak!... Kalbine yaslananların, oradan beslenenlerin sözleri tükenir mi hiç?
Yazık değil mi?
'Evet öyle!' diyorsanız, göğünden aralıksız yağmur yağdıran bir yer edinin kendinize. Sere serpe uzanın orada. Doyasıya ıslanın. Eviniz, düşünceniz size zindan olmasın. Başka gönüllere yolculuklar yapın, mektuplar okuyun.
Bu satırların yazarı bu sıkboğaz havadan etkilenmiyor, anlamı çıkarılmasın. Sonuçta bu ülkede yaşanan onca trajikomik hadise; ekonomik sıkıntılar, hak ihlalleri, bir garip kişilerin faşizane uygulamaları... bizi de vuruyor. Doğrusu tebessüm eden bir yaşanmışlığa sahip olmak nerdeyse imkansız. Çocuklarını okulların kapısından kovan, üniversitelerini kapatan bir ülke burası!... Ama her şeye rağmen kalbimize yaslanarak, küçük sevinçlerin ardına düşerek yaşıyoruz. Büyümemek, daha çok büyümemek için...